Kapitalizm der ki: Ne olursan ol yine gel

Kapitalizm der ki: Ne olursan ol yine gel

Mevleviliğin içi boşaltılmakta ve sahip olduğu tekilliğin homojenleştirici bir söylem içinde erimesine izin verilmektedir.

ARTIK dünyamız, Deleuze’ün söylediği gibi, içinde devletlerin bile ancak birer parça olarak işlev gördükleri devasa tek bir ‘şehir’, tek bir megapol haline gelmiştir (Deleuze ve Guattari 1987: 434–35). ‘Zira ulus-devletler mevcut yapı içinde özellikle iktisadi anlamda ayakta durabilmek için, denetleyici ve kontrol edici aygıtlar olarak işlev görmek yerine kapitalizmin gerçekleştirilmesini mümkün kılan bir model olarak işlemektedirler.

 

Bu büyük ‘şehir’ içinde ulus-devletlere yüklenen rol, küresel bir kapitalizmin daha da küreselleşmesine katkıda bulunmaktan ya da ‘şehrin’ her yerde daha sağlam bir biçimde inşa edilmesi sürecine iştirak etmekten öte bir şey değildir. Zira ‘şehir’in bizatihi kendisi, ‘şehir’in dışında hiçbir şeyin kalmasına müsaade etmeyen, bu suretle onların üzerinde egemenlik kurulmasını emreden bir mantığa göre şekillenmektedir. Negri ve Hart bu mantık üzerinde temellenen yeni küresel egemenlik biçimini ‘imparatorluk’ diye tabir ediyorlar.

 

Melezliğin piyasası

 

İmparatorluğun belli bir sınırı olmadığı gibi tek bir teritoryal iktidar merkezi de yoktur. O bütün bir ‘şehir’e hükmetmektedir ama bunu herhangi bir imparator olmadan yapmaktadır. İmparatorluk içinde hiçbir devlet tek başına egemen olamaz zira en başta da söylediğimiz gibi devletlerin varlığı doğrudan imparatorluğun egemenlik biçimine ve mantığına bağlıdır. İmparatorluk sadece dünya nüfusunun ve toprağının idare edilmesine değil, siyasi, iktisadi ve kültürel hayatın ya da daha yalın bir ifadeyle bizzat hayatın ta kendisinin tanzim ve tertip edildiği bir sürece de tekabül eder.

 

Hülasa, bugün hayatın ve dünyanın bütününe hükmeden yeni bir yapıyla karşı karşıyayız. Ve bu yapı herkese kabaca ‘gel, gel, kim olursan ol yine gel’ demektedir ve bunu öyle söylemektedir ki bizlere başka bir şans tanımamaktadır. Bu post-modern yapının her şeyi içlemesine ve her şeye hükmetmesine imkân veren koşullar içinde konumuz açısından iki önemli husus ise dünya piyasasının günümüzdeki gerçekleşmesine eşlik eden melezleşme ve metalaşmadır.

 

Farklılık iyidir çünkü...

Mevcut dünya piyasası, ırkçı ve cinsiyetçi modernist piyasa teorilerinin aksine farklılığı ve çeşitliliği öne çıkaran bir anlayışa sahiptir. Her farklılık yeni bir tüketici grubu anlamına gelir. Fakat farklılıkların ortaya çıkartılmalarından sonra onlarla kurulacak piyasa ilişkisi genelde tam da bu farklılıkları izafileştirmeye yönelik bir biçimde cereyan eder. Bir taraftan satıcı grup kendi elindeki ürünü tüketici grubunun farklı hususiyetlerine göre yeniden biçimlendirir, diğer taraftan tüketici grup kendi farklı hususiyetlerine uygun hale getirilmiş ama yine de yabancı olan yeni ürünü almak için yeni ve farklı bir tüketim alışkanlığı geliştirir.

 

İftar sofralarının ayrılmaz parçası haline gelen kolanın sırrı tam da burada yatmaktadır. İşte bu noktada melezleşme diye tabir edilen mefhum ortaya çıkar. Piyasa içinde farklı tüketici gruplarının ortaya çıkması eş-zamanlı bir biçimde melezleşmenin (hem ürünlerin hem de kültürel hayatın melezleşmesi) tezahür etmesi anlamına gelir. Melezleşme, bir tarafıyla, farklı olanın farklılığını mümkün kılan antagonistik muhtevanın olabildiğince uysallaştırılması, hatta yok edilmesi anlamına da gelir.

 

Din turizmi mukaddestir!

İmparatorluğun, üzerinde vücut bulduğu süreç tam da melezleşme minvalinde cereyan eder. Yani günümüzdeki egemenlik süreci bilhassa piyasa vasıtasıyla her farklılığın melezleştirilmesi ekseninde tezahür etmektedir. Ve farklılıkların tanınıp küresel kamusal alana dâhil edilmelerini söylemselleştiren bütün siyasetler, şu veya bu şekilde, mezkûr melezleşme sürecine hizmet ederler.

 

Diğer taraftan dünya piyasası içinde, mümkün olduğunca her şey metalaştırılmaktadır. En başta tabiatın bizatihi kendisi bir meta haline getirilir. Camel Throphy diye tabir edilen etkinlik süreciyle beraber çöl öylesine metalaştırılır ki sonunda çöl ‘şehir’leşmeye başlar; kendisine uygun olarak tasarlanmış arazi arabaları, kıyafetleri, kamp çadırları, medya araçları, ritüelleri, yarışmaları, reklâmları, sağlık ekipmanları, imajları ve görsellikleriyle çöl artık kesinlikle ıssız ve ‘dışarıda’ bir yer değildir.

 

Ya da din turizmi adı altında yapılan etkinliklerde de bütün o mukaddes olanın, kendisini bir şekilde maddi olandan tefrik etme, müteal olma iddiasında olanın metalaştırılmaları söz konusudur. Kabe’nin karşısına dikilen beş yıldızlı oteller içinden Kabe’ye bakan mümin için Kabe’nin seyirlik bir meta olmanın ötesinde ne kadar uhrevi bir anlam taşıdığı kesinlikle su götürür haldedir.

 

Bugün Mevleviliğin ve Mevlana’nın yeniden gündeme gelmesi işte bu ‘şehir’leşme ya da ‘imparatorluk’ süreçleri içinde ve dolayısıyla belli bir piyasa mekanizması ve onun dahilinde cereyan eden melezleşme ve metalaşma durumları ekseninde gerçekleşmektedir. Mevlevilik, böylece, hem mümkün olduğunca kolay ve hızlı tüketilebilir hem de mümkün olduğunca piyasanın temel ideolojisi olan liberalizme ve sekülerizme daha rahat entegre olabilir bir hale getirilmektedir.

 

Ecstasy eşliğinde sema

Neticede, her seferinde Mevleviliğin içi boşaltılmakta ve sahip olduğu tekilliğin homojenleştirici bir söylem içinde erimesine izin verilmektedir.

 

Mercan Dede’nin, son derece rahat tüketilebilen (özellikle ecstasy haplarla) ve doğrudan libidoya hitap eden electronica diye adlandırılan ‘clup’ müziğiyle Mevlevi menşeli tasavvuf musikisini birleştirmesi ve ortaya çıkan melez ve amorf müziği ‘clup’ların içinde çalması, tasavvuf musikinin ‘clup’ların (en vulgar haliyle piyasanın) dışında kalamadığını gayet sarih bir şekilde ifade eder.

 

Musikinin ‘clup’ın içine dahil edilmesi, kendisini ‘clup’ müziğinden farklı kılan bütün hususiyetlerin -ki bunlar doğrudan biçimle alakalıdır- yok edilmesiyle mümkün olur. Musiki ‘clup’a ya da ‘clup’ musikinin içine girdikten sonra, geriye sadece ‘club’ta bu müzikle eğlenen insanlar için, kendilerine yeni bir tüketim imkanı sağlayan ‘İmparatorluğa’, direnişten yoksun hakiki bir tebaa olmak kalır.

 

Sadece Mercan Dede değildir Mevleviliğin içlenmesine vasıtalık eden; transparan kıyafetlerin bile teşhir edildikleri moda defilelerinde boy gösteren semazenler de aynı türden bir işlevi yerine getirmektedirler. Tekkelerin girişindeki ‘edep yahu’ lafzını her daim hem kendi nefsine hem de diğer nefislere söyleyen dervişe ‘sus yahu’ ve ‘burada bir dekor ol yahu’ denmekte ve sonrasında da kendileri podyuma çıkartılmaktadırlar.

 

Mevlevi ‘Clup’

Bir de tabi, bu piyasalaşma işinin ne boyutlara vardığını göstermek için, üzerlerine Mevlana resminin baskılandığı kül tablalarını, Mevlana pidelerini, Dönen Derviş dönerlerini, küçük semazen heykelciklerini ve turistik bir gösteriye dönen sema ayinlerini de unutmamak gerekiyor.

 

Son olarak üzerinde durulması gereken husus, Mevleviliğin, liberal ve seküler dünya ile İslam arasındaki antagonizmayı iptal eden ve bu iptal etme neticesinde de hálá İslami olmaya devam eden bir muhteva, bir biçim olarak gündeme getirilmesidir. Mevleviliğin bu minvalde söylemselleştirilmesi, hoşgörü gibi üzerine yeterince düşünülmeden kurulan bir söylemin Mevlana’nın düşüncelerine ve ifadelerine mündemiç olduğu iddiasıyla beraber ortaya çıkar.

 

Tövbe et öyle gel!

Fakat bu meyanda Mevlana’ya atfedilen, ağızlara sakız olmuş, meşhur rubainin: ‘Gene gel, gene gel, her ne olursan ol, gene gel..’ mısralarında bir tercüme hatası yapılmış olması ise fevkalade manidardır. Doğru tercüme ‘Tövbe et, tövbe et; Her ne olursan ol, tövbe et..’ olmasına rağmen Mevleviliğin pasifist, konformist, liberal İslam modeli olarak ileri sürülmesi için işte böylesi bir tezgah kurulmuştur.

 

Velev ki bir tercüme hatası yapılmamış olsa bile, Mevlevilik ve hoşgörü arasında kurulan ilişkiyi açıklamaya imkân yoktur. Zira hoşgörünün makbul bir yaklaşım olduğunu izah etmek imkânsızdır: Hoş görebilmek için hor görebilmek gerekir. Ve hor görülen bir şeye hoşgörüyle bakılmasını söylemek de hiçbir anlam ifade etmez. Olsa olsa kişiye en fazla ‘hor görme’ denilebilir. Kaldı ki, içinde bu kadar kötülüğün meydana geldiği bir dünyaya hoşgörü ile bakmak -şayet mümkünse- ne kadar doğrudur? Ama biz biliyoruz ki Mevleviliğin asıl hoş görmesi istenen tam da ‘imparatorluğun’ hiçbir şeyi dışarıda bırakmaması, sürekli bir biçimde kendisinin içinin boşaltılması ve metalaştırılmasıdır.

 

Süheyb Öğüt / Star - Açık Görüş