İskenderiye İzlenimleri
Prof. Dr. A. Kazım Ürün Memleket Dergi için izlenimlerini yazdı...
İSKENDERİYE İZLENİMLERİ
Yunus Emre Enstitüsü’nün davetine icabet ederek bir konferans vermek üzere Mısır’ın Akdeniz kıyısındaki güzel şehri İskenderiye’ye yaptığım seyahat,benim için aynı zamanda tarihe bir yolculuk gibiydi. Antik çağda Dünyanın yedi harikasından biri olan “İskenderiye Feneri” ve uluslararası üne sahip “İskenderiye Kütüphanesi”nin bulunduğu mekanları görebilmenin heyecanını yaşıyordum.
İskenderiye’nin ilk ne zaman ve nasıl kurulduğunu öğrenebilmek için biraz geçmişe gitmek gerekir. Perslere karşı M.Ö. 4. asrın başlarında kazandığı zaferden sonra “Asya Kralı” olarak anılmaya başlayan Büyük İskender, yeni kentler kurmaya başlar. Önce İskenderun (Alexandretta)’u kısa bir süre sonra Mısır’ı fethedince burada adetaİskenderun’a bir nazire olarak İskenderiye (Alexandria) adında bir şehir daha kurar. Büyük İskender’in mezarının da burada olduğu söyleniyor. Burası ayrıca Sezar’ın Kleopetra’yı tanıdığı yer olarak ünlenmiştir.
1517’de Yavuz’un Mısır’ı fethiyle Osmanlılar tarafından fethedilen İskenderiye, bir dönem Baharat Yolu’nun önemli bir kavşağı olmuştur. 1798'de Fransa'nın, 1807'de İngilizlerin işgaline uğradı.1869’da Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla önemi artınca, 1882'de kesin olarak İngiltere tarafından işgal edildi.
THY’nın direk uçuşuyla geldiğim bu güzel Akdeniz şehrinde güne İskenderiye Başkonsolosumuz Sayın Mehmet Akif Özdemir’i ziyaretle başlıyorum. Son yıllarda değişen hariciye profilimizin müstesna bir örneği. Kendisiyle sohbetten büyük keyif alıyorum. Daha sonra İskenderiye Üniversitesini ziyaret ettim. Yıllar önce Kahire Üniversitesindeki günlerimi hatırlatarak tatlı bir nostalji yaşatan bu ziyaretim beni çok duygulandırdı. Bu duygularla konferansımı gerçekleştireceğim İskenderiye Kütüphanesine doğru yola koyuluyoruz. İskenderiye caddeleri adeta makyaj vurulmuş bir yüz gibi. Özellikle sahil boyunda bu makyaj olabildiğince açık bir şekilde gözükürken, biraz içlere doğru girildiğinde makyajın geri planı ortaya çıkıyor ve acı gerçekle karşı karşıya kalıyorsunuz.

Kaytbay Kalesinden İskenderiye Kütüphanesi
İskenderiye Kütüphanesinde geleneksel olarak her yıl düzenlenen Uluslararası Kitap Fuarı etkinliklerineülkemizin yurtdışındaki kültür elçisi Yunus Emre Enstitüsü de çeşitli etkinliklerle katılmış. Bunlardan biri de benim “Kendilerine Nobel Edebiyat Ödülü verilen Orhan Pamuk ve Necip Mahfuz” başlıklı konferansımdı. Gayet verimli geçen konferansım sonrasında kimi konu dışında sorulara muhatap oldum. Sorulardan biri, Arap dünyasında yaygın bir şekilde seyredilen Türk dizilerinin Türk toplumunu yansıtıp yansıtmadığıydı. Tamamını yansıtmadığını ancak bir fikir verebileceğini söylemem, sanırım en uygun cevaptı.Ülkemizin son yıllarda gösterdiği ekonomik gelişme ve kişilikli dış politika,Mısırlı gençlerin ilgisini çekmiş. Arap ülkeleri içerisinde kültürel derinliğe sahip bireylerin en yoğun yaşadığı ülke olan Mısır’da insanlar, kendi kendilerini yönetebilmenin tadına varamamanın üzüntüsü ve burukluğunu yaşamaktalar.
Konferansımın mekanı olan İskenderiye Kütüphanesi, M.Ö.3. yüzyılın başlarında İskenderiye’yi başkent yapan Ptolemaious (Batlamyus) tarafından kuruldu. Bilim ve edebiyata düşkün birisi olan ve Firavun unvanını alan Batlamyus’un yaptığı en önemli eser, saray yakınlarındaki müze ve buna bağlı olan kütüphane idi. Müzede o devirde bütün ülkelerdeki hayvan ve bitkilerin bir örneği vardı. Rasathane ve botanik bahçesinin yanı sıra mumya yapımının geliştiği anatomi salonu ve bütün bilimlere tek tek ayrılmış evler bulunuyordu. Kaynaklarda burada 150 bin cilt el yazmasının olduğu belirtilir. Kimi kaynaklarda Roma İmparatoru Sezar tarafından başka kaynaklarda ise Bizanslılar tarafından yıkıldığı belirtilir. Yakılan kütüphanenin bulunduğu alanda, İskenderiye Kütüphanesi modern bir dizaynla yeniden yapılıp, 2002’de hizmete açıldı. Kütüphane, 7 katı yerin altında olmak üzere 11 katlıdır.
Buraya geliş amacımız olan konferans sonrası İskenderiye’nin görülmeye değer yerlerine kısa bir tur yapıyoruz. Bunlardan biri Kavalalı Mehmet Ali Paşa hanedanının son halkası olan Kral Faruk’un yazları dinlendiği ve 23 Temmuz 1952 ihtilalinde buradan gemiye binerek ülkeyi terkettiği görkemli Muntazah Sarayı’dır. Haremlik ve selamlık şeklinde iki büyük saraydan oluşan bu binaların içerisini ne yazık ki restorasyon çalışmalarından dolayı göremedik.
Bana eşlik eden Yunus Emre Enstitüsünün değerli başkan ve mensuplarıyla, sahilde nezih bir mekanda yediğimiz İskenderiye’nin kendine özgü “sütlaç”ı, günümüze ayrı bir enerji ve çeşni kattı.

İskenderiye’de farklı bir sütlaç örneği
İskenderiye’nin mistik açıdan önemi, tasavvuf dünyasının tanınmış siması Kaside-i Bür’e / Şifa Kasidesiyle ünlü İmam Busiri’nin kabrinin burada olmasıdır. Kullanılan harika taş işçiliğiyle müstesna bir yere sahip olan Abdul Abbas Camii ve yanı başındaki İmam Busiri’nin kabri bulunan diğer cami günümüzde tasavvufa gönül vermiş insanlarla dolup taşıyor.

İmam Busiri’nin kabrinin bulunduğu cami
İskenderiye’yi dünyaca meşhur yapan kanaatimce İskenderiye Feneridir. Günümüzde izi kalmayan İskenderiye Feneri, Ptolemaios devletinin ilk iki kralı tarafından M.Ö. 285-246 yılları arasında deltanın karşısındaki Pharos Adası üzerine yapılmıştır. Kaidesi ile birlikte 135 metre yüksekliğinde olan fener, beyaz mermerden yapılmıştır. Tepesinde bulunan, tunçtan yapılmış büyük bir ayna 70 kilometre uzaklıktan görülüyor ve limana giren gemilere rehberlik ediyordu. Yedi harika arasında toplum yararına yapılan tek eserdir. Değişik zamanlardaki depremlerle yer yer yıkılmış, kalıntıları 15.yüzyılda Kayıtbay kalesinin yapımında kullanılmış, temel yeri deniz altında kalmıştır. Pharos olarak anılan fenerin bu adı, İspanyolca, Fransızca ve İtalyancada deniz feneri anlamına gelir. Günümüzde resim ve kartpostallarda yaşamaktadır.

Kaytbay Kalesi genel görünüm
Kaytbay Kalesi, 1404 yılında Memlûk Sultanı Kayıtbay adına fenerin bulunduğu Faros Adası’nda yapıldı. Kalenin 25 yıl önce restorasyonu yapıldı
Akşamüstü sahilde mümtaz bir yerde şahsım onura verilen ziyafet sonrasında, sahil boyu yaptığımız yürüyüşte adeta şehrin büyülü ve gizemli dokusunun ince detaylarına vakıf olma imkânını elde ettim. Bizim İzmir Kordon boyunu andıran İskenderiye’nin sahil şeridi capcanlı. Kral Faruk’un yazlık sarayının bahçesinde bulunan köprünün (2-3 kat büyütülmüş) bir benzeri olan el-Hüseyn Köprüsü harika bir görüntü teşkil etmektedir. İlerlediğimizde binaların bitişik nizamlı oluşu ilgimi çekmişti. Sorunca kum fırtınalarına karşı bir önlem olarak çok yüksek ve bitişik nizam şeklinde yapıldığını söylediler.
Shakespeare’ninAntonius ve Kleopatra ‘sında geçen şehir, daha sonra ünlü İngiliz yazarı "Lawrence Durrell"in dört kitabından oluşan "İskenderiye Dörtlüsünde mekan olmuştur.

Rabia işareti yapan bir İskenderiyeli genç
Sahil boyu seyyar tezgahlarını kuran satıcılar, bizlere tezgahlarında mevcut olan içecek veya gıdaları satmaya çalışıyorlardı. Aramızdaki diyalog sonucunda Türkiye’den geldiğimizi öğrendiklerinde birçoğu sevinçle “Rabia” işareti yapıyorlardı.
Bu aradaAkdeniz’e batmakta olan güneşin harika bir görüntüsünü hemen makinama sarılıp tescilledim.
İskenderiye’de Akdeniz’e günbatımı"
