İncelmiş Türkler çıt diye kırılıyor
İsmet Özel’le son kitabı Kalın Türk üzerine yapılan röportajdan seçtiğimiz parçaları aşağıda bulacaksınız. İşte yeni kitabı büyük ilgi gören İsmet Özel…
Yeni kitabınız Kalın Türk’ün önsözünde “Elinden iş gelip de üzerinde toplum baskısı hissetmeyen insan yok gibidir” diyor ve “Ortalamaya rıza dayatması”nın devreye gireceğini belirtiyorsunuz. “Onlar beni aldatacağına ben onları aldatayım” tavrı gösteren bir “cinci hoca” tipinden söz ediyorsunuz. Türk aydını sizin nazarınızda cinci hoca mı?
İki kategoriyi tespit etmek lâzım. Birisi, ağzı açık ayran delisi yığını. Mesela, Avrupa’da kulağı küpeli, burnu hızmalı, uyuşturucu kullanan bir genç, Alman kültürünün baskıcı vasfına karşı söz söyleyen birisidir. Ama, Türkiye’de küpe ve hızma takan kimse, yalakalıktan başka hiçbir şey yapmıyordur. Çünkü ona, hakim bir kültürel zümre, yer açmak için böyle bir küçülmeyi kabul etmesi şartı koşmuştur. O da bu şarta rıza göstererek ve de adamdan sayılabilmek için böyle bir zavallılığa uğramıştır. Sürüyle sürüklenmeyi biz belki Tanzimat’tan beri yaşıyoruz. İkinci kategoride de, dikte eden unsurun ajanı pozisyonunda olan “biraz” kitap okumuş, ama “biraz”, buna çok dikkat edin, kimseler var. Yani hiçbir konuda uzmanca ve yetkin ifadelere kavuşamamış bir topluluk. Kimileri bunlara “aydın” diyor.
Kendinizi “Kalın Türk” olarak adlandırıyorsunuz nedir Kalın Türk?
Evet, çünkü Türkiye’de incelmiş Türkler var. Türkiye’de çıt deyip inceldiği yerden kopacak Türkler yaşıyor. Ben gevrek Türk değilim. Kalın Türk olduğumu söylüyorum. Şiir, sosyalizm, İslam dolayısıyla yaşadıklarım beni kalınlaştırdı. Ama sesim Davudi bir ses oldu mu? Mesele orada.
Yani?
Gavurlar; Tevrat’ta ve Kur’an’da adı geçen Hz. Davud’un temsilcileri artık kendileri olmadığını biliyorlar. Kendilerinin Golyat’laştıklarını biliyorlar. Şimdi bir Türk olarak sen Davut musun, değil misin? Mesele burada.
“Laik-Müslüman çatışması bir tezgahtır. Böyle bir şey yoktur, olmamalıdır da” diyorsunuz.
Tabii ki. Sözgelimi, diyorlar ki “Türkiye’de tarım çöktü.” Peki bu kadar yıl faaliyet gösteren ziraat fakülteleri ne iş yapıyordu? Bu ne mantıksızlıktır? Ziraat fakültelerinde, Türkiye’nin atılım yapmasına itiraz eden, karşı çıkan kimse yok gibi görünüyor. Kimse, “Kardeşim tarıma ne gerek var? Olmasın. Çürüsün, çöksün” demiyor, fakat gizlice bu oluyor. Laik - Müslüman çatışması göstermelik bir hadise, anlamsız.
Çatışma hiç mi yok?
Asıl çatışma, din gününe inananlarla inanmayanlar arasındaki çatışmadır. Yani Allah’a verilecek hesabı olduğuna inanan insanlar var, “Allah’a hesap vermek palavradır” diyenler var. Çatışma bundan ibaret. Allah’a verecek hesabı olan insan, milliyetçi olmayı korkulacak
Çılgın değil, Kalın Türk
Kalın Türk’ün yazarı olarak, çok satanlar listesinden inmeyen Şu Çılgın Türkler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ben, Kalın Türk kitabının Şu Çılgın Türkler’le bir alakası olduğunu düşünüyorum.
Ne gibi?
Şöyle: Şu Çılgın Türkler, İstiklal Harbi’nin de, Cumhuriyet rejiminin de saptırılmış bir yorumunu sunuyor. Benim incecik kitabım bu yorumu itlaf eden bir pozisyondadır. 23 Nisan 1920, 30 Ağustos 1922, 29 Ekim 1923; bunlar birbirini mantık sırasıyla takip eden olaylar değildir. Bunu, Türkiye’de yaşayan, birazcık kafası çalışan herkesin anlaması lâzım. Bunlar bağımsız, mahiyetleri birbiriyle alakalı olmayan üç olaydır. Eğer bunların mahiyetini yüksek düzeyde bir senteze kavuşturmak istiyorsak, bu sentez asla Şu Çılgın Türkler kitabının sentezi değildir. TBMM’nin açılması, 30 Ağustos Zaferi ve Cumhuriyetin ilanı. Bunların manalarının da keşfedilmesi gerekir. Reddedilmelerinden bahsetmiyorum. Tam tersine bunlar müspet aşamalar olarak, birer kazanım olarak tekrar keşfedilmeli. Şu Çılgın Türkler’in yorumu, bu keşfi engelliyor.
bir şey olarak görmez. “Ben milletim için şunu yaptım” demek, Allah katında bizi utandıracak bir şey midir?
Evet… “Fundamentalist üç parmakla yemek yiyen ve bunu imrenilecek bir şey haline getirebilen kişidir” diyorsunuz.
Allah Resulü, Veda Hutbesi’nde ne diyor? “Size Kur’an’ı ve Sünnetimi bırakıyorum.” Müslümanlıkta ayrıca başka bir şey var mı? “Arap töresi ya da sizin parlak fikirleriniz sizi kurtaracak” diyor mu Veda Hutbesi’nde?
Sanırım, sizin Türklük teklifinizin, Kur’an ve Sünnete riayet anlamı taşıdığı tam kavranılmıyor?
Allah Resulü, cihada gitmeyip de onun masrafıyla mescit inşa edenlerin mescidine hiç gitmedi ve o mescit sonunda yıkıldı: Mescid-i Dırar. Ben diyorum ki, Türk olmak, İslamiyet’in ortaya çıkışından bu yana, kafirle çatışmayı göze almakla mukayyettir. Allah Resulü, cihada gitmedikleri için o insanlara ne münafık dedi, ne kafir dedi. Ama mescitlerine girmedi.
Yani biz insanların Müslümanlığına bir şey demiyoruz. Herkes Müslüman. Ama Türk olmak başka bir şeydir. Müslüman olmak Türk olmak demek değildir. Fakat Müslüman olmadan Türk olunmaz. Kafirler bize İslam’dan tamamıyla kopuk bir Türklük yutturdular. Böyle bir şey yok. Türk ırkı diye bir şey tarihin hiçbir döneminde yok. Ama varmış gibi yaptılar. Hâlâ işler böyle yürüyor. Bu yapay ve aşağılayıcı kimlik dayatmasına bir cevabımız olmalı. Müslüman kimliğimize ve ayırıcı vasfımıza sahip çıkalım. Bakın, Müslümanların çoğunluk teşkil ettikleri bütün ülkelerde İslam’ın görüntüsü kafirler tarafından özel olarak değiştiriliyor. Hoşgörü, temizlik… bunlar İslam olarak öğretiliyor çocuklara. Kelimetullah uğruna kılıç çekmek yok. Bu, İslamiyet’in Türk’ten, Türk’ün İslamiyet’ten koparılmasıdır. Kılıçsız, güçsüz, meydan okumak yerine sırıtan bir insan tipi üretiliyor. Çünkü, Türk’ten korkuyorlar. İnce, incelmiş Türk istiyorlar. Kraker gibi.
Kitabınız 1993 yılında İzmir’de yapılmış bir konuşmanın metni. Hayrete düştük. Bunlar söylenmiş, kayda geçmiş, insanlar bu sözlere şahit olmuşlar. Bu durumu siz nasıl izah ediyorsunuz?
Valla böbürlenmekten başka çarem yok. Çünkü siz benim Halkın Dostları dergisinde yazdığım yazıları okuduğunuz zaman da bazı hayretlere uğrayacaksınızdır. “Adam Müslüman da değilken, nasıl olmuş da bunları söylemiş?” diyebilirsiniz. Çünkü öyle başladık biz bu işe. İnsanlar, İsmet Özel’in değiştiğini söylüyorlar. Benim hayat maceram, değişmeme değil, duruşuma bağlı bir maceradır. Aynı yerde duruyorum. Nöbet yerimi terk etmedim.
Kalın Türk olduğunu beyan eden bir şair olarak, sohbetimizin sonunda ne diyeceksiniz?
Ben başkalarının da kalınlaşmasını öneriyor ve bekliyorum. İncelikten şikayetim var. Bugüne kadar incele incele geldik. Bizim incelmemiz başkalarına geçiş kolaylığı sağladı. Biz kalınken geçemiyorlardı. Tekrar kalınlaşmalıyız.
Türkiye, Türkiyeliğinde ısrarlı mı?
“Türkiye olarak adlandırılan ülke Türkiyeliğinde ısrarlı mı?” sorusunu soruyorsunuz kitabınızda.
Bu, hâlâ devam eden bir programın icrası karşısında söylenmiş bir söz. Şu anda yaşadığımız toprakların ismi zaten değiştiriliyor. İnsanlar, Kapadokya gezisi yapıyorlar, Kilikya’ya gidiyorlar. Mavi yolculuğa çıktıkları zaman İyonya’dan, hattâ Karya’dan başlıyorlar. “Pontus” artık rahatça kullanılan kelimelerden biri oldu. Türkiye, bir vatanın adıdır, bu sebepten değiştirilemez. Adı değişirse, Türklerin vatanı olmadığı anlamı çıkar bundan. Millet, vatanıyla adaş halbuki. Kimileri diyor ki “Orası Türkiye ama orada her şey var.” Hayır. Türkiye’de sadece Türkler var. Bazıları, Türkiye’nin adının değişmesine razı; ben değilim.
Mazhar’ın şarkısını beğendim, hattâ bazen söylüyorum
Mahzar Alanson, sizin şiirlerinizden derlediği sözlerle bir şarkı besteledi. Kimileri beğendi, burun kıvıranlar oldu. Siz nasıl budunuz?
“Beraberiz yavrum” gibi sözler Mahzar Alanson’un. “Orman değiliz artık milli parkız” sözünü düzyazılarımdan çıkarmış. Zor Zamanda Konuşmak’tan sanırım. Mahzar Alanson yazdıklarımı izliyor. Onun benim şiirlerime ve düzyazılarına duyduğu ilginin değerli bir şey olduğuna inanıyorum. Yani öyle basit bir hayranlık değil. O yüzden de onun benim yazdıklarımı “kullanarak” bir şey yaptığını düşünmüyorum. Eğer bana şiirlerinden yararlanarak bir şarkı sözü çıkar deselerdi, bu Milli Park’tan daha iyisini yapamazdım. Bence çok uygun bir şarkı sözü olmuş. Milli Park, Mahzar Alanson’un tabii ki katkılarıyla oluşmuş bir İsmet Özel şarkısı. Hiç rahatsız değilim. Hattâ, bir önceki albümlerinde yer alan Ağlamadan adlı şarkıdan çok çok daha iyi olduğunu düşünüyorum. Ve hit olacağını sanıyorum.
Beğendiniz yani?
Tabii ki. Hattâ bazen söylüyorum bile.
Şu günlerde milliyetçiliğin yükseldiği söyleniyor. Sizce de öyle mi?
Hayır. Türkiye’de ne milliyetçilik yükseliyor, ne de millilik. Türkiye’de yükselen şey Hıristiyanlaşmadır. Türkiye’de, süratle, etnik ayrımcılık paralelinde Hıristiyanlaşma yükseliyor. Göreceksiniz bu, yaşarsak, beş sene sonra çok daha bariz bir şekle girecek. İstanbul’un Hıristiyan vasfı, bütün diğer vasıflarının önüne çıkarılacak. Şimdiden ilan ettiler: Kültür başkenti. Ne demek kültür başkenti?
Ne demek?
Burası Hıristiyanlığın ilk başkentidir. Bir süredir “dünya başkenti” de diyorlar. Constantine, Hıristiyan imparatorluğun başkenti yapmış burayı. İstanbul’a “kültür başkenti, dünya başkenti” demek, Müslümanların bu şehri alışına, biçimleyişine, benimseyişine direnç göstermektir.
Öyleyse?..
Bu şehir Türkler tarafından ele geçirildiği zaman, dünyada üstün kültürü Türklerin temsil ettiği bilinciyle bir değişime uğratıldı. Bu yolla “üstünlük Türklerdedir” mesajı bütün dünyaya verildi. Her tepeye bir cami yapıldı. İstanbul’un silueti minarelerle çizildi. Minare, biliyorsunuz ki bazılarına göre bidat-ı hasene olarak kabul edilir. Yani İslam kültürünün bariz göstergelerinden değildir. Minare, Türklerin dünyaya “İslam budur” diye kabul ettirdikleri şeydir. Minarenin, Türklüğün bir işareti olduğu hatırlanırsa ya da fark edilirse, insanlar bundan güç alacaklardır. Minare, kimliğimizin mimari belgesidir.