'Gel kayıkçı kavgası yapalım'

'Gel kayıkçı kavgası yapalım'

Taha Kıvanç Yeni Şafak'ta bir yazarın bir başka yazara yaptığı "Gel kayıkçı kavgası yapalım" teklifini sevecen buldu, ama bu teklife muhatap olanın "Olmaz" cevabına daha çok sevindi.

Şu bizim medya

Geçen gün, bizim gazetenin bir yazarı bir başka yazarımıza, "Gel birbirimize kılçık atıp sureta kavga edelim" teklifinde bulundu. Teklif aleniydi, cevap da sütunda verildiği için olumsuz olduğunu herhalde hatırlıyorsunuz. Masum bir 'kayıkçı kavgası' teklifinin kesin bir "Olmaz" ile karşılaşması bu gazeteye özgü bir durum. Hemen bütün gazetelerde kayıkçı kavgaları sürüp gidiyor zira.

Bir profesyonel okur olarak bu tür kavgalardan müthiş keyif alıyorum; hergün okumak zorunda olduğum yazı sayısını azaltmaya yarıyor o kavgalar çünkü. Karşılıklı odalarda oturup her onbeş dakikada bir çay molası yapan yazarları birbirinin boğazına sarılmış halde gözümün önünde canlandıramıyorum bile...

Gazeteler yazarlarına merkez binada mutlaka yer ayırırlar. Yazar dediğin isterse evinde de yazabilir yazısını, bugünün teknolojisi tek bir gün işyerine gitmeksizin görevini yerine getirmesine izin verir yazarların... Pekâlâ 'bankamatik yazar' da olunabilir. Gazete yönetimleri, öyle olmasın diye, yazara oda tahsisi uygulamasına önem verirler.

Odalar yalnızca bir işyeri ortamı disiplini getirmiyor yazarlara, gazetenin genel çizgisi dışına düşmeme imkânı da sağlıyor. Kimse "Yazını şöyle yaz" demiyor gazetelerde, yazı disiplini 'emir-tâlimat' uygulamasıyla sağlanmıyor, gazetelerin genel havası, ortam belli bir çizgiyi kendiliğinden oluşturuyor...

Gazete yönetirken yazarların gazeteye muntazaman devam etmesini sağlamaya çalışırdım. Gazeteyle yazarı arasında sorun, daha çok, 'devamsız yazarlar' arasından çıkar çünkü... Devamsız yazar takım ruhu içerisine giremez, öyle olduğu için de, kendi kafasına göre takılabilir. Takılsın da, ara iyice açıldığında, bu durum ciddi sıkıntılara yol açabiliyor...

Uzun yıllar çalıştığım bir gazetede, özellikle son zamanlarında, iyice 'devamsız bir yazar' haline dönüşmüştüm; "Acaba devamlı bir yazar olup hergün gazeteye uğrasaydım kopmamı getiren şartlar yine de oluşur muydu?" sorusunu kafamda bugün bile taşırım. O gün bugündür, gazetemi 'ilk adres' halinde tutuyorum...

Türk basın tarihine meraklı olanlar eski üstadların anılarından bayağı içiçe bir hayat yaşadıklarını öğrenmişlerdir. O günlerin basın hayatı yalnız gazete binalarında içiçe değildi, farklı hatta rakip gazetelerde çalışanlar bile birbirlerini sıkça görebiliyorlardı. Gazetelerin yönetim merkezleri aynı muhitteydi çünkü... İstanbul'da Cağaloğlu semtinde (Bâbıâli) yoğunlaşmıştı gazeteler, Ankara'da da Rüzgârlı Sokak'ta...

Medyadaki kayıkçı kavgalarını tebessümle karşılarım, hatta köşelerinden öteki köşelere saldıranlara bile hoşgörüm sonsuz... Ancak aynı anlayışı ve hoşgörüyü maalesef kendime gösteremiyorum. Birini sertçe eleştirmem gerekirse ona bayağı kızmam şart; çok kızdığım ve aleyhinde sertçe kalem oynattığım biriyle dostluğumu sürdüremem...

Çalıştığım ortamda herkesin beni sevmesini bekleyemem, ama saygı duygusunu yitirmiş insanlarla çevrildiğimi fark ettiğimde o muhitte bağlasanız beni tutamazsınız... Hayatımda birkaç kez muhit değiştirdiğim oldu; bir kez bile geriye bakmak içimden gelmedi. Kendim için belirlediğim ilke şudur: "Geride bıraktığının yasını tutma, içinde bulunduğun imkânların keyfini çıkar ve hep ileriye bak..." Eskiler "Ayrıldığın eşinin topuğuna bakma" derler ya, işte ona benzer bir ilke bu...

Biliyor musunuz: Bu gazetenin bir yazarının "Gel kayıkçı kavgası yapalım" teklifini nasıl sevecen bulduysam, bu teklife muhatap olanın "Olmaz" cevabına da o kadar sevindim.

Yeni Şafak/Taha Kıvanç