Dünya Benim Olsa !

“Nereye gittin?”

“Hiçbir yere gitmedim.”

“Eğer bir yere gitmediysen, niye avarelik ediyorsun? Okula git, öğretmenin  önünde dur, ödevini ezberle, okul çantanı aç, ağabeyin senin için yeni tablet yazarken kendi tabletini yaz. Ödevini bitirip gözetmenine gösterdikten sonra yollarda oyalanmadan doğruca bana gel. Şimdi ne olduğunu anladın mı?”

“Anladım, baba sana tekrar edeyim mi?”

“Pekala, şimdi tekrarla.Söyle.Haydi, söyle bana.”

“Bana okula gitmemi, ödevimi ezberlememi, okul çantamı açmamı, ağabeyim bana yeni tablet hazırlarken kendi tabletimi yazmamı söyledin. Ödevimi bitirdikten sonra, gözetmenime göstereceğim ve senin yanına geleceğim. İşte bana söylediklerin bunlar…”

 

“Bana bak, adam ol. Meydanlarda başıboş dolaşma, caddelerde sürtme. Sokakta yürürken çevrene bakınıp durma. Alçakgönüllü ol... Meydanlarda başıboş dolaşan sen mi başarılı olacaksın? Okula git yararını görürsün. Oğlum, önceki kuşaklara bak, araştır onları. Tanışlarımla konuştum, onların çocuklarıyla karşılaştırdım, ama aralarında senin gibisi yok.

Şimdi sana söyleyeceklerim, eğer dinlersen , aptalı bilge bir adama çevirir, yılanı büyülenmiş gibi durdurur, seni asılsız sözlere kanmaktan alıkoyar. Yüreğim senin yüzünden bezginlikle dolduğundan, senden uzaklaştım, korkularına ve homurdanmalarına aldırmadım – evet korkularına ve homurdanmalarına aldırmadım. Bağırıp çağırmaların yüzünden sana dargındım – evet sana dargındım. Sen insanlıktan çıktığından, yüreğimi şeytani bir rüzgar ele geçirmişti. Homurdanmaların beni yedi bitirdi, ölüm döşeğine düşürdü.

Ömrümde sana sazlıktan kamış getirtmedim. Yeni yetmelerin ve küçüklerin taşıdığı sazları sen hayatında taşımadın. Sana asla ‘kervanlarımla git’ demedim. Seni asla çalışmaya, tarlamda saban sürmeye göndermedim. Seni asla tarlamı bellemeye göndermedim. Seni asla işçi olarak çalışmaya göndermedim. Ömrümde sana ‘git çalış, beni geçindir’ demedim.

Senin yaşındakiler çalışıp anne babalarının geçimini sağlıyorlar. Arkadaşlarınla konuşup, söylediklerine değer verseydin, onları örnek alırdın. Her biri 10 gur (72 kile) arpa getiriyor – küçükler bile babalarına 10 gır arpa getiriyor. Babalarını arpaya boğuyorlar, onu arpa, yağ, yün içinde yüzdürüyorlar. Ama sen haylazlıkta üstüne yok, onlarla karşılaştırınca adam bile değilsin. Elbette sen onlar gibi çalışmazsın – onlar çocuklarını çalıştıran babaların oğulları, ama ben – ben seni onlar gibi çalıştırmadım.

 

Öfkelendiğim haylazın teki –hangi insan oğluna gerçekten kızgınlık duyabilir – tanışlarımla konuştum da şimdiye değin fark etmediğim bir şey buldum. Şimdi sana söyleyeceğim sözlerden kork ve kendini bunlara hazırla. Yoldaşın, okul arkadaşın – onun değerini bilmiyorsun, niye onu örnek almıyorsun? Ağabeyini örnek al. Ülkede var olan her tür (güzel sanatlar ve zanaatlar tanrısı) Enki’nin ad verdiği  kadar çok zanaatkarlık içinde, adını verdiği yazı sanatı kadar güç iş yoktur.

Çünkü şarkı (şiir) olmasaydı – denizin kıyıları, uzak kanalların kıyıları, şarkının yüreğinin uzaklığı gibi – benim öğütlerimi işitemezdin, ben de babamın bilgeliğini sana aktaramazdım. Enlil’in belirlediği yazgıya göre, oğul baba mesleğini sürdürür.

Ben senin yüzünden gece gündüz azap çekiyorum. Sen gece gündüz sefa sürüyorsun. Bolluk içinde yüzüyorsun, enine boyuna büyüdün, semirdin, koskocasın, güçlü kuvvetli ve şişkosun. Ama seni sevmeyen tanıdıkların ümit içinde senin çöküşünü bekliyorlar, bu da onları sevindirecektir, çünkü sen insani niteliklerine önem vermiyorsun…” diye devam eden mektup / vasiyet bir Sümer tabletinden …Baba ve oğlun sohbeti ile başlayıp sadece babanın eleştiri ve öğütleriyle devam eden metin 17 tablet sürüyor bir kısmı kırılsa da anlam bütünlüğü var.Sonu ise onca olumsuzluğa rağmen babanın şiirsel duası ile tamamlanıyor:

“Seninle kavga edenden, tanrın seni korusun...Tanrının gözüne giresin.İnsanlığın seni yüceltsin, boynunu, gönlünü...Kentindeki bilgelerin başı olasın.Kentin adını en gözde yerlerde ansın, Tanrın sana seçkin bir adla seslensin…”

 

Size de ilginç gelmedi mi ? Bazı özel isimler kaldırılsa mektubun bu devirde yazıldığı zannedilir.Oysa milattan 4000 yıl önce başlayan bir uygarlıktan kalma…

Bunu sizlerle neden paylaştığıma gelince, tarihi neden bu kadar sevdiğim soruluyor çoğunlukla .Bunu annemin yanında soran olursa o şöyle diyor : Çocukluğundan beri böyle, herseye meraklı ama tarih başka.Nerde bir yıkık duvar , birkaç eski taş görse başına oturur kalır.Burada ne oldu, kimler yaşadı, ne hissettiler neler düşündüler diye sorgular durur…

O anlatırken ben de kendimi çözmeye başladım .Tarihi bu dünyada ne kadar geçici olduğumu bana hatırlattığı ve yoğun bir şekilde hissettirdiği için seviyorum . 6 bin yıl önceki bir babanın derdi ile bugünkü babaların derdi arasında hiç fark yok işte…

 

Dünya benim olsa da ben dünyanın değilim.Bu dünyaya ait değilim.Dünya kalacak ben gideceğim .Hem de çok kısa bir süre sonra…Ama aynı zamanda burada kaldığım sürece olup bitenden gücüm ölçüsünde sorumluyum.Bütün mesele bunun dengesini kurmakta yatıyor.Tarih belki bu bilinci içimizde hakim kılmakta önemli bir rol üstlenebilir …

Ve ünlü bir düşünürün dediği gibi : Kendi zamanı için en iyisini yapmış olan tüm zamanlar için yaşamıştır.

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum