Dert yumağı belde: Aşağı Hadim
Köşe Bucak gezen Zeki Oğuz, vatan millet Sakarya edebiyatı yapanların tarihe sahip çıkmamalarına bir anlam veremiyor.
Zeki OĞUZ
“Bir pürçük taze soğan yiyemez olduk…”
Aşağı Hadimli Müjgan Ana, yumak yumak olan dertlerini sıralarken aynen böyle diyor. Düşünebiliyor musunuz yılın nerdeyse on iki ayı toprakla cebelleşen bir ananın bir taze soğana bile hasret kalmasını.
Bayramın ikinci günü Aşağı Hadim’in yetiştirdiği değerli aydınlarımızdan Mustafa Orhan’ın konuğuyum Aşağı Hadim’de. Daha doğrusu her ikimizde onun annesi Fatma Orhan’ın konuğuyuz. Fatma ana yalnız yaşıyor. Mustafa Bey birgün önce gelmiş, kurbanları kesmiş hem de annesini bayram günü yalnız bırakmamış. Telefonda, “sen de gel”, deyince Umutcan’la düştük yola.
Fatma Orhan, Aşağı Hadim’in yetiştirdiği, ülkemizin en değerli aydınlarından biri olan Musa Kazim Efendinin yeğeni. 84 yaşında ama zihni 15 yaşında gibi. Bahar aylarında gidip onun bütün hikâyesini dinleyeceğim.
Musa Kazim Efendi, 1881 yılında Aşağı Hadim’de doğmuş. İlk medrese tahsilini Hadim’de yaptıktan sonra Konya hukuk mektebini birincilikle bitirmiş. İstanbul’da Meclisi Mebusan’ın dağıtılması üzerine 1920 yılında Konya mebusu olarak Ankara’ya gitmiş ve dört dönem mebusluk yapmış. 1930 yılında tedavi için gittiği Viyana’da vefat etmiş.

Musa Kazim Efendi’nin üç oğlundan İhsan Onar şehrimizde yıllarca baro başkanlığı yaptı. Ahmet Onar, Cumhuriyet senatosu üyesiydi. Orhan Onar Anayasa Mahkemesi Başkanlığı yaptı.
Plevne Savaşı kahramanlarından biri olan Abdülezel Paşa da Aşağı Hadimli. 1831 yılında doğan Abdülezel Paşa’yı Osmanlı askerleri o köyün yakınlarında koyun otlatırken ailesine bile haber vermeden askere götürüyorlar. Daha on altı yaşındadır. Bütün yaşamı savaşlar içinde geçer ve 1897 yılında Osmanlı-Yunan harbinde şehit olur.
Ben keçi sürüleri ve iskân derdiyle yalnız göçer Yörüklerin karşı karşıya oldukları sanırken aynı dert burada da karşıma çıkıverdi. Daha ben montumu çıkarıp oturur oturmaz Müjgan Ana anlatmaya başladı.
“Bizim halimize bir çare” diyordu, Müjgan Ana.
“Artık bizim buralarda geçim iyice zoraldı. Bir geçim kaynağımız keçilerimiz vardı, şimdi ormancılar keçilerimizi fundalığa sokmuyorlar. Bu malı nerde güdeceğiz, suyunu otunu nerde bulacağız? Devlet yasaklayacaksa yasaklasın amma karşısına bir çare getirsin. Keçileri alsın yerine koyun mu verecek, bir başka ekmek kapısı mı açacak, bulsun bir çaresini.”
Müjgan Anayı bir pürçek soğana muhtaç eden düşman ise bağa bahçeye dadanan domuz sürüleriymiş. Büyük ağaçlara bile zarar veriyormuş domuzlar. Önceki yıllar floksera hastalığına kurban giden bağların kalanını da domuz sürüleri harap etmiş. Ba
hçelere avar ekemez olmuşlar.
Aşağı Hadim Konya’ya 122, Hadim ilçe merkezine 4 km. uzakta çok güzel beldelerimizden biri. Aslında ilk gezginliğimi buraya yapmıştım. Arkadaşım Muzaffer Toptaş ile 1968 güzünde gitmiş, on gün kadar bağlarda avar toplamış, günlerce pekmez kazanlarının başında beklemiş, yaşıtlarımızın evlerinde sabahlara kadar muhabbet etmiştik.
O yıllarda beldenin önemli geçim kaynaklarından biri bağcılıktı. Sebze ve meyveyi de kendilerine yetecek kadar yetiştiriyorlardı ama geçim şartları kolay değildi. Belde insanı başka illere çalışmaya gitmek yerine bütün şartlarını zorlayarak çocuklarını ya okutuyor ya da ticarete yönlendiriyordu. Bu yüzden devlet dairelerinde ve ticari sahalarda o beldenin insanı çoktur.
Yetmişli yıllarda floksera hastalığı bağları mahvetmiş. Birkaç yıldır da domuz sürüleri dadanmış. Ormanlık ve meseliklerin arasında bu sürüleri takip edip imha etmekte oldukça zormuş.
Ormancıların müdahalesi nedeniyle malcılık da ölme noktasına gelmiş. Buradan hiç ayrım gözetmeden bütün milletvekillerimize sesleniyorum; başta göçerler olmak üzere bu keçi olayına bir çözüm bulmaları gerekiyor. Adaletli bir çözüm. Bu insanlara yeni aş-ekmek kapıları yaratarak. Aşağı Hadimlilerin anlattıklarına göre keçilerine alıcı bile çıkmıyormuş. Diyelim ki çıktı, sonra ne olacak? Hazıra dağ dayanmaz. Hazır para yendikten sonar ne yapacak bu insanlar? Karaman’da sarı evlere iskân edilen göçerlerin halini gördüm, içler acısıydı.
Büyük şehirlerin sorunlarından biri kırsal kesimden göç. Ekmeğe aşa muhtaç kalan insan ne yapsın? Aşağı Hadim’de konuştuğum insanlar “burada genç nesil kalmadı, eli ekmek tutan delikanlı, evlenen kız göçüp gidiyor” diyorlardı. Bütün köylerimizde yaşanıyor aynı sorun.
Küçüklüğümde abam ıstar dokurdu. Dokuduğu yolluk, heybe, kilim gibi şeylerle aile bütçesine büyük bir katkı yapardı. 1940’lı yıllarda Sümerbank’ın destek ve teşviki ile burada da nerdeyse her eve bir tezgâh verilmiş.
Fatma Orhan “çocuklarımı bu tezgâhta dokuduğum şeylerle adam ettim” diyordu. Şimdi sadece Müjgan Akdemir’in tezgâhı kalmış. Müjgan Ana bu tezgâhta sofraaltı bezi, gömlek, pijama, yatak örtüsü olabilecek bezler dokuyormuş. Yıllar önce yaklaşık 350 hanenin üretim yaptığı bir işkolu bitmiş. Bitiş nedenleri ise hammaddeyi bulamamaları ve ürünlerinin pazarlanamayışı.
Yolculuğa çıktığımızda puslu, pis bir hava vardı şehrin üzerinde, Sarıoğlan’dan sonra günlük güneşlik bir bahar havasına giriverdik. Hadim ilçe merkezini dolaştık; o günlük güneşlik havaya rağmen hiç bayram havasında değildi insanlar. Zabıta Durmuş’un, o güzelim Müftüler Konağı’nın yıkılacağını söylemesi bir başka acı ekti yüreğimize. Her ağızlarını açışta vatan, millet, Sakarya diyenlerin kulağı çınlasın. Ata yadigârlarına sahip çıkarak değil, onları yıkarak böyle nereye kadar gideriz? Musa Kazim Efendi’nin, Abdülezel Paşa’nın kemikleri sızlamaz mı?