Cinselliğini bırak da gel!

Cinselliğini bırak da gel!

İçten içe, kadın cinselliğini fitne ve fesadın asıl kaynağı, yoldan çıkarıcı, provoke edici, erkekleri birbirine düşürücü, günaha sokucu bir kötülük olarak görüyorlar. Gülay Göktürk’ten ‘her şeye rağmen’ hemcinsini savunan bir yazı...

İki olay art arda gelmeseydi belki de yazmazdım bu yazıyı. Önce, Kandilli Rasathanesi Müdürü Prof. Gülay Barbarasoğlu'nun bir törende giydiği kıyafet dolandı dillere... Arkasından da Sibel Can'ın tangası...


Bazı yazarlar Barbarosoğlu'nun Tayyip Erdoğan'ın da katıldığı o törende giydiği kıyafeti, makyajını, takılarını "ciddi bir kuruluşun başındaki bir kadına" yakıştıramadılar. Sulhi Bey de karısının giydiği mayoyu "üç çocuk annesi bir kadına" yakıştıramadı.


İki olayın birbiriyle ne alakası var diyeceksiniz. Hem de çok var. Çünkü her iki tepki de biz kadınların çift kişilikli bir yaşama mahkûm edilişimizin tipik örnekleri...


Sağolsunlar erkeklerimiz, Tanzimat'tan bu yana biz "eksik etek"leri çalışma hayatına, siyasete, sosyal ve kültürel faaliyetlere katmak için cansiperane uğraşıyorlar. Nankörlük edecek değiliz. Ayrıca "cinsi latif" adını takmalarından da belli ki, kadınların cinsel kimlikleriyle de özde bir sorunları yok. Tam tersine, aşk meşk, flört, cinsellik, hovardalık, eğlencelik, seyirlik durumlar söz konusu olduğunda "cinsi latif'in bütün letafetini en cömert bir şekilde sergilemesi için tempo tutup duruyorlar. Ama bu "icazetli" bir sergileme ve önemli istisnaları var.


En önemli istisnası annelik... Sulhi Bey'in de özlü bir şekilde ifade ettiği gibi, "cari kültür" cinsellikle anneliği asla bir arada düşünemiyor. Çünkü annelik kutsal, kadın cinselliği ise çirkin ve pis. Cinsellik kadını kirlettir, bozar, değerini düşürür. O yüzden de en iyi anne "cinsiyetsiz anne"dir. O masum varlık, yani çocuk, annesinin seksüalitesini, bu utanılası zaafını hiçbir zaman görmeden, fark etmeden, fark etse de inkâr ederek ve yok sayarak büyümeli; onu hep "tertemiz", el değmemiş kutsal bir varlık olarak bilmelidir. İşte, bir "anne"nin tanga mayodan fırlamış kalçası, bu yüzden provokatiftir ve bu yüzden Sulhi Bey gibi milyonlarca erkeği "cari kültür" icabı rahatsız etmiştir.


Oysa, çocukların kafasında yaratılan bu "kutsal anne" tablosunun en büyük zararını da çocuklar -özellikle de erkek çocuklar- çeker. Erkeklerin daha çocukluk yıllarında yaşadıkları o kahredici ikilemin; kutsal anne-şehvetli kadın ikileminin hayatlarını nasıl cehenneme çevirdiğini, ruhlarını sakatlayıp bedenlerini iğdiş ettiğini; sırf bu yüzden milyonlarca ve milyonlarca erkeğin sevdikleri kadınla şevişemez, seviştikleri kadını sevemez hale geldiklerini; annelerine cinselliği bir türlü konduramadıkları için sevgi ve şehvet kavramlarının kafalarında nasıl zıtlaştığını psikiyatrlar yıllardır yazıp duruyor.


Kadın cinselliğine "vize" verilmeyen bir diğer alan ise üretim, ticaret, siyaset gibi "ciddi işlerin" yapıldığı kamu alanı...


Bu alanın "veto hakkına sahip" güçlü ve kıdemli üyeleri, yani erkekler, kadınların da bu alanlara girmesine izin veriyorlar. Ama bir şartla: Cinsel kimliğin kapı önünde bırakılması şartıyla... İşte kamusal alanda kadınlara ilişkin bütün giyim kuşam ve davranış kodları, bu sınırlı kabulden kaynaklanıyor.


Kadından, bu alana adım atarken kadınlığın alamet-i farikası olan işvesini, cilvesini dışarda bırakması, bırakamadıklarını da - kalçasını, belini, vücut kıvrımlarını- kamu alanının "kadın üniforması" olan tayyörünün usta kesimiyle gözlerden uzak tutması isteniyor.


Peki neden bu korku? Çünkü erkekler hâlâ, kendilerine uzatılan o yasak elma yüzünden kaybettikleri cenneti unutamıyorlar. İçten içe, kadın cinselliğini fitne ve fesadın asıl kaynağı, yoldan çıkarıcı, provoke edici, erkekleri birbirine düşürücü, günaha sokucu bir kötülük olarak görüyorlar.


Para kazanmak, bilim yapmak, dünyayı idare etmek gibi önemli alanları bu tür felaketlerden korumak güdüsüyle, kadının bu alana ancak aseksüel bir görüntüyle girmesini şart koşuyorlar.


Ama bu arada olan kadınlara oluyor. Kadın gündüz insan gece kurt misali parçalanmış bir hayat yaşıyor. Bu parçalanma yüzünden hiçbir parça kendi dengesini bulamıyor.


Gülay Göktürk-Bugün