Çeyizlerin baştacı ipekli yorgan
Emine kızın eğri boyuna sözü verildi / Üç yüz atlıyla gelin almaya gelindi / Bir ipekli yorgan çeyiz üstüne serildi...İsmail Detseli yazdı...
İsmail DETSELİ
Yorgan insanlığın yaşamında çok önemli bir konuma sahip olan, hatta hayat ile bağdaştırılan insanların vazgeçilmeyen örtünmede, korunmada kullanılan bir ev eşyasıdır.
Eğer bu yorgan bir de yeni gelin-güvey ve sünnet çocuğu açısından düşünülürse o zaman çok daha ayrı bir özellik taşır. Şimdi günümüzde giyim kuşam ve örtünme eşyalarının çokluğu bazı şeylerin önemini biraz kaybettiriyor olsa da yine de bilhassa Türk ve Anadolu insanlarının vazgeçilmez ve çok değerli eşyalarındandır yorgan.
Eskiden bu yorganın bile bazı ailelerde bulunmadığı yıllarda, evdeki ıstar tezgâhlarında dokunmuş olan ve makat adı verilen son zamanlarda daha modern isimler alan -haneli gibi- gece örtünme aletleri de kullanılmış ama günümüzde pelüşler, nevresimler, battaniyeler, son günlerin modası elyaftan yapılmış yorganlar daha çok rağbet görür oldu.
Jarse, basma, pazen, dokuma, dimi gibi yüzler ile yapılan yorganlardan bahsettikten sonra gelelim bizim başlıkta ismini kullandığımız ipekli yorgana ve onun yıllar önce yaşanmış olan önceleri neşeli sonraları dramlı olan hikâyesine.
Güzel Anadolu’muzun bir yöresinde rençperlik ve malcılıkla uğraşan bir köyü vardır; ismi Deştina köyü. Bu köyün yayan 2-3 saat kadar uzağında bir köy daha vardır ki bu köyün imsi de Eğriboyun köyüdür. Anadolu’da genelde eskiden köylerde yaşayanların içinde bir veya birkaç tane köy ağası olur, ağalık vermeyle yiğitlik vurmayla derler ya… En iyi ağalık verme ile olanıdır vurmaya pek bakma, ama hakkını da korumayı bileceksin. İşte Deştina köyünün eli vergili gönlü zengin bir Memiş ağası vardır. Bu yerlerin ağasının ve orta hallisinin yanında fakir ve düşkün olanları da vardır.
Bu Deştina köyünün ağası Memiş efendinin bir kızı var ki amanın dillere destan, adı Çakır Emine’dir. Emine kızın Çakır gözleri, kalem kaşları, sırma gibi uzun saçları ile köydeki delikanlıların dilinde olduğu kadar civardaki köylerin delikanlılarının da ve halkının da dilindedir. Aylar, yıllar, günler geçer ve Çakır Emine kızın gelinlik çağı geliverir. Kendi köylerinden ve başka köylerden kendini Memiş ağaya denk gören veya oğlunu yiğitliğine güzelliğine güvenen tüm oğlan babaları Memiş ağanın ‘Çakır’ına dünür olurlar. Ama ne var ki kız Emine her gelen ııh olmaz der günlerce süren bu dünürcülüklerden sonra uzaklarında ki eğri boyun köyünden birazda Memiş ağagile uzaktan akraba çalan Çavuş Hüsnü oğlu Memet’e Çakır Emine’ye dünür olur. Yalnız köy uzak olduğu için zamanın ulaşım aracı olan tatar arabası diye biline at arabasına iki tane yağız at koşan ve sürücülüğünü de kendi yapan Memet getirir babasıgili Deştina köyüne. O yiğit şahbaz Memet başında kalpağı ipekten beyaz göyneği, üzerinde önden u şeklindeki siyah moriskin (siyah kumaş) yeleği, ayağında körüklü cizmeleri ve İngiliz kilotu tabir edilen bacaklara doğru daralan ve düğmelenen pantolonu ile Memiş ağanın kapısının önüne gelirler. Memet atların gemini çekerek arabanın üstünde ayağa kalkıverir ve atlara ‘dürssss’ der. Atlar da durur. Bu gelenleri kapı aralığında gözetleyen Memiş ağanın güzel Çakır’ı Emine’nin gönlünden bir sızı çöker ve Memed’e vuruluverir gönlü.
Anadolu geleneklerine uyularak damat adayı oğlan Memet o köyde babasının bir başka tanıdığının evine gider misafir olur. Baba, ana, dayı, yenge de zaten yabancıları olmadıkları Memiş ağanın evine girip otururlar. Akşam olur, yemekler yenilir, sular içilir… Mesele zaten Memiş ağa ve hanımı tarafından anlaşılmıştır. İşin aslı dünürcülüktür.
Ve Memed’in babası güzel sohbet ve hoş beşten sonra bu konularda usta olduğunu belli eder ve konuya giriverir. Şöyle başlar söze: “Eee ağaların ağası Memiş ağa bizler döktük düşündük, belki zenginlikte varlıkta sana endeş (senin durumunda) olamayız emme gönlümüzden geçenlere de dur diyemedik bizler mehel münasip gördük senin sahavetli ve açık gönlüne güvendik dillere destan olan güzel kızımız Çakır Emine’yi şahbaz oğlumuz Memede istemeyi uygun bulduk. Allah’ın emri peygamber efendimizin kavli üzere kızınıza dünürüz ne dersin?”
Memiş ağa gayet olgundur, samimidir, dinini dolağını iyi bilir. Söz alır ve “Çavuş Hüsnü bunda çekinecek, darılacak, gücenecek bir şey yok. Evinde genç kızı olana, dul anası olana, dul ve kız bacısı olanın evine dünür gelinir; bunlar dinimizin emridir. Dünürün zengini fakiri sorulmaz, gönülden geçeni sorulur. Yiğit anadan çıplak doğar atalarımız ne demiş? Yiğidi yiğide ver de malı Allah’tan iste demişler. Her neyse bu böyle iken biliyorsun bir iki senedir bu kızın yüzünden evde pek ırahatımız (rahatlık) yok. Allah gelen gideni eksik etmesin, birçok dünür var ama bilinmez bir kıza bin kişi talip olur, ama bir kişiye nasip olur, eğer size nasip ise kızımız dilimiz tutulur Hak tarafından” der. Hüsnü Çavuş doğru dersin Memiş ağam şimdi acaba bize cevabınız ne ola ki?
Memiş ağa “Hüsnü Efendi sen bu gün git üç gün sonra inşallah bir daha gel bizde bu arada döküp düşünelim danışıp konuşalım emme velakin vakit de geç olmuştur. Köyünüz ise uzaktır, bu gün bizde tanrı misafiri olun, yatın sabah gidersiniz. Gecenin hayrından gündüzün şerri evladır” der. Hüsnü Çavuş “Sağ ol Memiş ağam atlarımız yeğindir(kuvvetli), gidelim… Bize gösterdiğin yakınlığı Allah da sana göstersin” der ve ayrılırlar, memed’in misafir olduğu eve gelirler. Gece memedi de alıp arabalarına binerler ve köylerine doğru yola düşerler. Çakırın aşkı içine düşen Memet anacığının kulağına eğilir, usulca sorar “hayırlı işin gediş seyri nasıldır gözel anam?”
Ana “Böyle işlerde ecele(acele) garar eyi değildir Şahbaz Mmemed’im, azıcık olumlu gibi emme yine de belli olmaz. Sen galbine mugayyet ol cuvabı (cevabı) birkaç gün soğna virecekler” der.
Başka da bir şey konuşmazlar ve verilen üç gün müddetin sonunda Çavuş Hüsnü bu sefer güzel bir at eyerler ve bir de hanımı için eyerlettirir, sabah erkenden yola düşüp Deştina köyüne gelirlerken köyün kıyısında bir dere kenarında çeşme başında çamaşır yıkayan ve testilerine su dolduran kızlar olduğunu görürler. Onların yanına dururlar ve bir su içmek murad ederler ve attan inmeden bir su isterler. Kızların arasında dünür oldukları gelin adayı Çakır Emine de vardır. Suyu onun vermesini isteyen köyün kız ve kadınları kenara yüzlerini çevirerek oturuverirler. Oradakilere göre daha olgun olan ve gelenleri tanıyan bir kadın Emine’ye “hadi kızım sen veriver suyu misevirlere (misafir) sen münasipsin” der. Emine utanarak çeşmeden doldurduğu bakır tas ile suyu önce atın üstündeki beye uzatır ve ellerini göksü üstüne çaprazlar, suyu içmesini bekler (Anadolu insanında bu usul saygıdandır hep uygulanır) adam suyu içer ve sağ ol kızım su gibi aziz ol dilerim muradını bul Allahım nasip ederse Memed’imin yâri ol der. Kız utanır hanıma “su ister misin” diye bakar, hanım “içeyim hatırın için gözel gızımmm” der bir tasta o içer kadınında birçok iltifatına mahzar olan Emine içinden geleni kimseye bildirmeden usulca söyleyiverir.
“Ana işinizi oldu bilin. İyi haberi benden alın. Bir daha gelirken gayri Memet’le gelin” der.
Çavuş Hüsnü işin bunlar adına olumlu olduğunu anlar ve sevinçle bir kıyıda akşama kadar hanımı ile istirahat eder ve akşam eşi ile birlikte yine Memiş ağanın evine misafir olur ve akşam da tekrar dünürcülüğünü tekrarlar. “Eeee ağa Allah’ın emri peygamberi kavli ile biz yine geldik kapına deyiver bakalım ne deyeceksen” der.
Uzun sohbet ve konuşmalardan sonra Deştinalı Memiş ağadan kızı için “evet” sözünü alır.
Şimdi burada bir şeyi unutmadan hatırlatalım, bizim Çakır Emine’nin köyde çok candan sevdiği bir kız arkadaşı vardır. O da komşu kızı ve yaşları da bir sayılan Elif kız. O dere kenarında çeşme başında Çavuş Hüsnü ve karısı ile konuştuklarında yanlarında Elif kız da vardır, o da konuşulanları dinlemiştir. Akşam Çavuş Hüsnü dünür olurken onlar da yine bir araya gelmişler, yan odada dertleşmektedirler. O gece Çakır Emine ye Elif kız gönlündeki sevdiği delikanlıyı söyleyiverir. Sen gelin olacaksın eğri boyun köyüne bende küstüm gilin Bekir’e aşığım biliyon mu diye çok güvendiği Çakır Emine’ye aşkını söyler.
Neyse kızın sözünü alan Çavuş Hüsnü sabaha kadar eşi ile daha yakın oldukları yeni dünürleri Memiş ağanın evinde misafir kalıp sabah erkenden atlarına binerler ve köylerine sevinçle geri giderler. Birkaç gün sonra gelin kıza ve ev ahalisine aldıkları hediyeleri ile düğün günün kararlaştırmak için tekrar Deştina köyüne kalabalık bir akraba topluluğu ile gelirler. Gelen hediyeler yerine verilir, kız tarafı da güzel ve zengin hediyeler almışlardır, bu tür hediyeleşmeye yörede inandık derler. Alış verişler tamlanır ve düğün günü azami üç ay sonraya kararlaştırılır. Bunlar konuşulurken Elif ile Emine yine bir yan odada beraber oturmuşlar hem gelenlere kahve pişirip hem de yemek sonrası yiyip içecek, çetnevir hazırlarlar ve yine konuşma arasında şöyle bir kavil kurarlar. Elif Emine’ye “sen uzak köye gelin gidiyorsun, belki artık sık görüşemeyiz ben de Bekir ile evlenirsem birbirimize ne yapalım?” Ve şu kararı alırlar: Emine’nin kızı olursa Elif’in oğlu olursa veya Emine’nin oğlu olur Elif’in kızı olursa veya tersi de olsa birbirlerinden alıp verecekler, dostlukları daim olacaktır. Bu minval üzere anlaşırlar.
Yalnız, şu da göz ardı edilmeyen bir gerçektir ki Çakır Emine’yi daha evvel küstümgilin Bekir, Memiş ağadan istetmek için sağa sola haber salmış: Emine’nin annesi bunu Emine kıza duyurunca Bekir’den hiç hoşlanmayan Emine şiddetle bu konuyu red eder ve kendisine dünür gelmelerini önler. Yani Emine Bekir’den hiç mi hiç hoşlanmaz ama bunu da Elif kıza açıkça söyleyemez. Bekir’in anası küstümgilin Ellek Ayşa (Ayşe)ile Çakır Eminegilin arası hiç iyi değildir. Emine dünür teklifini reddedince Ellek Ayşa ona karşı büyük bir kin gütmektedir. Hatta Çakır Emine dünür olacağız dediklerinde onların köyde sevilmediğini bilhassa anasına şunları söyler: “Ana Ellek Ayşa’nın ne mal olduğu belli, ondan olan oğlandan ne olur, osuruklu tazıdan arı enik mi doğar…”
Neyse günler geçmiş. Aileler arasında varılan anlaşma gereğince Çakır Emine’nin düğün hazırlıkları bitmiş, düğünün gerekleri yapılmış ve gelin alma günü gelmiş çatmış. Ve eğri boyun köyünün gençleri her tarafı süslenmiş donatılmış bir at arabasının yanında. Üzerlerine eski giysilerden dizlik cepken şal kuşak ve püsküllü fesleri ile giyinip donatılmış yiğitler. Tam üç yüz kişi ellerinde silahları, bellerinde kılıçları görkemli bir havada Deştina köyüne gelmişler. Kayınpeder Çavuş Hüsnü ve öndeki damat tarafları kısa bir hoş beşten sonra; kızın babasına “yolumuz uzak sevgili dünürüm, emanetimiz gelinimiz hazır mı acaba” diye sormuş Çavuş hüsnü. Kız babası Memiş ağaya, “Hazır dünürüm yalnız gelinden önce çeyizini arabalara yükleyin” demiş. Çeyiz için gelen 5 arabaya zor aldırılmış kızın zengin çeyizi ama son anda bir çeyiz gelmiş ki gelin sandığının konduğu arabanın üzerine örtülmeye parıl parıl yanan bir yorgan serilmiş ki bu ipekli yorgan görenlerin gözlerini kamaştırmış. Hiç o güne kadar bu yöre köylerinde bu tip bir hakiki ipekten yorgana rastlanmamış. Evet, her çeyizde yorgan mutlak yapılırmış ama bu işte dokuma, pazen ya da başka kumaşlardan olurmuş. Bu ipekli yorganı gören oğlan tarafının Eğriboyun köylüleri hemen yorganı dürüp bir yere saklamak istemişlerse de kız babası Memiş ağa buna mani olmuş. Ve “bu yorganı benim isteğim üzere bu vaziyette arabanın üzerine koyacaksınız, parlayıp gidecek. Eğer kirlenir yıpranırsa ben bir daha yaptırırım” demiş. Ve Emine kız bu görkemli düğünle silahlar atılarak, oyunlar oynanarak Eğriboyun köyüne götürülüp yiğit Şahbaz Meme’de eş oluvermiş. Burada bir şair şunları söyler.
Emine kızın eğri boyuna sözü verildi
Üç yüz atlıyla gelin almaya gelindi
Böyle düğün yörede çok az görüldü
Bir ipekli yorgan çeyiz üstüne serildi
Düğün konvoyu birbirine ulandı
Gelin alayı deve geçidini dolandı
Güllü pınarından bütün atlar sulandı
İpekli yorgan ise çamurlara bulandı
Atların ayak nal şakırtısından yorgan çamur oluvermiş.
At üstündeki gelinin gözleri Çakır
Gelin atının yularını Çavuş hüsnü alır
Gülüp oynayıp gidenlere yol kısa olur
İşte yiğit Memet sağdıcıyla göründü
Diye ağıtlar yakar oğlan evinden kız evine gelen yenge tabir edilen oğlanın akarabasından sayılan hanımında güzellemesi ile gelin Eğri boyun köyüne gelir gelin kapı eşiğinde arabadan inmeden
Benim Çakır gelinim sensin nesli umut
Bu eğri boyun köyünü er vatanın tut
Baba köyün Deştinayı sen artık unut
Hoş geldin gelinim yuvan kutlu olsun
Yiğit şahbaz memedim seninle mutlu olsun
Ve Çakır Emine yeni evinde mutlu hayatına başlar.
Köyde yalnız kalan çok sevdiği elif kızda bu düğünden bir ay sonra kendi köylerinde sade bir düğünle sevdiği Bekir e varmış. Elif kız her ne kadar Çakır Emineyi severse de kocası Bekir onu kendine vermedikleri hatta kulağına gelen laflara göre Emine den hakaretli sözler ettiğini bildiği içinona karşı içinde bir kin beslermiş elif kız Emineyi andıkça sözünü keser belli etmeden başka laflarla karıştırırmış. Böyle günler ayları aylar yılları kovalamış, Elif’in Bekir’den bir dünyalar güzeli kız olmuş Emine’nin de Memet’ten bir oğlu dünyaya gelmiş. Emine baba köyüne gidip geldikçe Elif’in kızını görür Elif de Emine’nin oğlunu görür ve birbirleri ile hasret gideririler ve daha evvelden verdikleri sözleri tekrarlarlarmış. İşte bu dünya düzeni ya gün gelmiş. Elif’in Fatma ismini verdiği kızına Emine ise kayınpederinin adı olan oğlu Hüsnü’ye kocası Memet’le gelip dünür olurlar. Bu dünürcülükte kız evi tarafından ve Bekir’in Çakır Emine’ye duyduğu hınçtan biraz zorlansalar da Elif’in Bekiri ikan etmesi ile nihayet birkaç kez gidip gelinerek evet sözü alınır. Bir unutulan şey vardır ki oda Anadolu geleneklerine uygun olan o zamanın hatası gençlere fikirlerini sormamak Anadolu da bu evvelden beri yaygındır halen daha bu gelenek bozulmamıştır. Ataların değdi dediktir bundan da hep marazlar doğmuştur. Düğün gününe kadar bu güzellikler ve iyi haller devam eder ama Fatma kızın bir türlü eğri boyun köylü hüsnü ye gönlü ısınmaz. Ama bu geleneklere aykırı olduğu için ana babaya da bir türlü bu derdini söyleyemez. Artık tüm hazırlılar bitmiş sabaha gelin gidecek Fatma bir başkasını sevdiği halde bunu dile getirmeyince o gece aklına koyduğunu uygular.
Ve sevdiği bir başka delikanlıya kaçıverir bu öyle derin bir aşkmış ki bir daha da bulunamazlar. Gerek Emine’ye mahcup olan elif kadın gerekse de Bekir bir türlü kendilerini af etmezler bu tarafta Memet ve Çakır Emine ise çaresiz başları eğik gelinsiz Deştina köyünden eli boş dönerler. Oğul Hüsnü durumu gelenlerden sorunca işin vahametini anlar. Anasına der ki “ne oldu güzel anacığım?” O da “bir soysuza çattık oğul o da bizi bir soysuza sattı” der. Hüsnü o kalabalığın arasından kaybolur ana babaya bir şey söylemeden oraları terk eder, başka şehirlere gider. İpekli yorganı aynı gelin geldiği gibi oğlunu çeyizine koymak ve yatağının üstüne sermek isteyen Çakır Emine’ye hitaben “anacığım artık ipekli yorganı yüke dürmeli” der. Ve giderken de şu ağıtı söyler:
İpekli yorganı da yüke dürmeli
Bir gelin alacağızda gözü sürmeli
O gelini de bir soysuza vermeli
Kaçarak dağları da aştın mı gelin
Akıbet soysuza düştün mü gelin
Pınarın başına vurmuşlar davar
Elinde helkesi de koyunu sağar
Bir kere saraydım vicdansız ne var
O zavallı aklına kandın mı gelin
Akıbet soysuza düştün mü gelin
Mestine de deli gönül mestine
Aşık olan gül gönderi dostuna
Hiç güneş doğar mı gardaş seven üstüne
Beni gurbetlere saldın mı beni
Şimdi sen ellerin oldun mu gelin
Anam için seni baş tacı ettim
Onu hiç kımadım sözünü tuttum
Çalıp şu gönlümü soysuza sattın
Hem kendine ettin hem bana ettin
Sonunda soysuzun oldun mu gelin
Yorgan top edilip yüke sarıldı
İpekleri de tel tel olup dağıldı
Gelin kaçıp gitti de Anne bayıldı
Babanın kinini güttün mü gelin
Aşkı geçmez akçeye sattın mı gelin
Gelin almak için köye varıldı
Kız evinden kara haber alındı
Dediler bu gece kız kaçırıldı
Elif ana ta kalbinden vuruldu
Ondan emdiğin sütü kustun mu gelin.
Bu altmışlı yetmişli yılların türküsünün sözlerini hatırlamamda bana yardımcı olan değerli arkadaşım hacı hasan kaçar beye teşekkürlerimi sunarım.
Hakikaten türküde de geçtiği gibi kendi başına hareket edip toyluğunun acemiliğinin kurbanı olan anayı babayı, hatta sevgiliyi kendi kaprisleri uğruna üzen gelinin sonu perişan oldu derlermiş bilenler. Artık bu yerlere ve hayata küsen Hüsnü, gittiği yerlerde yıllarca kaldıktan sonra bir ara evlendiği eşi ve yanında bir oğlu bir kızı ile köyü Eğriboyun köyüne döner. Bakar ki her yerler viran olmuş, ölen ölmüş, dağılanlar dağılmış, kimseler kalmamış. Pınarlar akmaz olmuş, kavaklar kurumuş, evlerin bacalarına baykuşlar tünemiş ve yine efkârlanan Hüsnü evladı ayaline söyleyemediği sırrını şu Sivas Divriğili Ali Kızıltuğ’un Gel hele türküsündeki dizelerle dile getirivermiş:
Asrı gurbet harap etmiş köyümü
Bülbül gitmiş baykuş konmuş gel hele
Ben ağayım ben paşayım diyenler
Kapılara kilit vurmuş gel hele
Gel hele de suna boylum gele hele
Gel hele de selvi boylum gel hele
Bir ev burada bir ev garşıda kalmış
Sorun hele bizim komşulara nolmuş
Kırk senelik ağaç kurumuş galmış
Bizim köye benzemiyor gel hele
Gel hele de suna boylum gele hele
Gel hele de selvi boylum gel hele
Pınarlarımızın suları akmaz olmuş
Evin damlarına baykuşlar konmuş
Tavlaları göçmüş evleri harap olmuş
Eskidende köyde kimseler yokmuş
Gel hele de suna boylum gel hele
Dön gidelim sevdiceğim dön hele
Sazım elimde şu elleri gezerdim
Dertli gibi bazen destan yazardım
Sen Hüsnüydün niçin saçın ağarttın
Bura bizim köyümüz değil gel hele
Gel hele de suna boylum gel hele
Dön gidelim sevdiceğim dön hele
Bunları söyledikten sonra köyünden hüzünlü ayrılıp gitmiş. Biz de bu hikâyeyi yazarak eskiyi ruhumuzda yaşatmış olduk. Saygılarımla…