Bilim neden geri kalmıştı?

Bilim neden geri kalmıştı?

Genelde İslam dünyasının modern bilimsel gelişmelere ayak uyduramadığı ileri sürülür. Ancak, hemen herkes, bilim anlayışı bakımından Ortaçağ dönemi Avrupası ile İslam Dünyası arasında da önemli bir fark olduğunu kabul eder.

Cambridge Üniversitesi, Ekonomi Tarihi Profesörü M. Postan'ın konuya ilişkin bir makalesinden önemli gördüğümüz bazı parçaları sizler için derledik.
Ortaçağların, klasik dönemin bilimsel birikimini daha sonraki dönemlerin kullanımı için koruduğu genellikle kabul edilir. Bu yargı Ortaçağ uygarlığının, bilim yönünden hem başarısını hem de başarısızlığını dile getirir. Başarısı, dolaylı olması nedeniyle daha da büyüktür. Ortaçağ insanları yaşadıkları Batı imparatorluğu'nda, Arapların doğu kesiminde buldukları ölçüde zengin bir bilim geleneğine sahip değillerdi. Batı kesiminde bilim daha sonra. 12'nci ve 13'üncü yüzyıllarda Arap ve Yahudilerin etkisiyle başladı. O dönemde kendilerine o denli uzak ve yabancı insanlardan bilimsel bir kültürü almak ve özümsemek gerçekten küçümsenebilecek bir basarı değildir. Ama, sadece bu kadar, daha fazla değil. Bir kez aldıkları bilimi pek zenginleştirdikleri söylenemez. Nitekim bilime katkıları o denli azdı ki. bilim tarihçileri ortaçağları bir duraklama dönemi saymakta birleşirler.

Gerçi bu duraklamada hiçbir kıpırdama yoktu denemez. Ortaçağ insanları yüzyıllar boyunca bir ölçüde pratik el sanatlarını, biraz da doğa bilgilerini geliştirmekten geri kalmadılar. Hatta 12'nci ve 13'ûncü yüzyıllardaki başarıları, bilimsel bir uyanma ya da Rönesans'tan söz etmemize olanak verecek derecede önemliydi. Bu uyanışın sonucu olarak bilimsel alanda daha önceki düzeyi çok aşan bir bilgi birikimi oluştu. On birinci yüzyılın başlarında bile matematik bilgisi basit hesaplamalardan, Pythagoras öncesi geometriye ait birkaç önermeden, "abaküs" denen sayma çerçevesi ile ondalık kesirler bilgisinden ileri geçmiyordu. Oysa, 13'üncü yüzyılın sonlarına gelindiğinde durum değişmiştir Matematikçiler artık Pythagoras geometrisinin üst düzeydeki problemleriyle uğraşmakta, konilerin kesişmeleri yoluyla kübik denklemlerin çözümüne yaklaşmakta, küresel trigonometriyi tartışmakta, hatta diferansiyel hesaplar yönteminin eşiğine adım atmış bulunmaktaydılar. Aynı, dönemde, astrologlar yalnız antik dünyaya ait Batlamyus (Ptolemy) astronomisini özümsemekle kalmamışlar, aynı zamanda, göklerin haritasını çıkarmayı, gezegen ve yıldızların geçiş yollarını da öğrenerek

Kopernik'in büyük devrimine yol açmışlardır. Gene o dönemde simyagerlerin, metal ve gazların özelliklerine ilişkin kimi yeni bilgilere ulaştıklarını görüyoruz, öte yandan, işlenmiş büyülü ya da değerli taş listeleriyle yararlı bitki ve özellikle hayvanların huy ve özelliklerine, ilişkin alegorik masal koleksiyonları, o dönemin daha sonra 16 ncı ve 17 nci yüzyıllarda botanik ve zoolojide girişilen büyük sınıflama çalışmalarına zemin hazırlayan etkinlikleriydi. Kimi araştırıcı ve meraklı kişiler daha da ileri gitmişlerdi. Pek çoğumuz II. Frederick'in hayvanlar üzerindeki teşrih (diseksiyon) çalışmalarını duymuşuzdur, ama bu tür araştırmalara girişen bir tek o değildi. Gerçekten ortaçağların sonuna geldiğimizde, büyük ölçüde anatomide, biraz da insan fizyolojisinde, önemli bir bilgi birikimiyle karşılaşmaktayız. Hatta ilkel düzeyde de olsa, yer yer birtakım deneysel çalışmaların da yapıldığı gözden kaçmıyor.

Daha pratik düzeyde de. kayda değer bazı teknik ilerlemelere tanık olmaktayız. Örneğin, karanlık çağ dediğimiz ortaçağların başında, çiftçiler o dönem için yepyeni bir sistem olan bir tarımsal tekniği icat edecek ya da hiç değilse, benimseyecek kadar atılım gücü göstermişlerdi. İki veya üç tarla düzeni ile ekin rotasyonuna dayanan bu sistem ağır tekerlekli pulluk, daha da önemlisi, hayvanları omuzlarından koşumlamak gibi Romalılarca bilinmeyen, bilinse bile kullanılmayan, yenilikleri içeriyordu.

Ne var ki, dönemin geniş yaşam panoraması ya da, M.Ö. IV. yüzyıldaki Antik Yunan ve onu izleyen Helenistik çağ biliminin başarılarıyla karşılaştırıldığında bu gelişmeler sönük kalmakta; 17'nci yüzyılın bilimsel etkinliği karşısında ise büsbütün önemsiz görünmektedir. Peki bu durgunluğu nasıl açıklayabiliriz?

Bu soruya değişik pek çok yanıt verilebilir, verilmiştir de. Fakat çoğunda ortak nokta, ortaçağ yaşamında "bilimsel özendirme" diye nitelemek istediğim tutumun yokluğu üzerinde toplanmaktadır. Bilimsel gelişmeye yol açan temel etkenler konusunda bilim tarihçileri ve bilim felsefecileri çoğu kez anlaşmazlığa düşerler. Kimine göre, temel etken kişilerin evreni anlama ya da gerçeği bulma tutkusudur. Kimi ise. bilimsel gelişmeyi, insanların doğaya egemen olma yolundaki çabalarının, üretim araç ve yöntemlerindeki ilerlemelerin bir sonucu sayar. Bu tartışmada şu ya da bu yanı tutmak niyetinde değilim; ancak ortaçağların ve entelektüel ilgi, ne de pratik kaygı yönünden yeterli bir düzeye eriştiği kolayca söylenemez. İki yönden de başarısız kalmıştır kanımca.

Entelektüel başarısızlığı açıklamak daha kolay görünmektedir. Ortaçağlar, bir inanç dönemidir: Bu niteliği ile bilimsel düşünmeye yönelik olması beklenemez. Gerçi, bilim yasaklanmış değildi. Bilim adamlarına suçlu gözüyle bakılmıyordu. Bilimsel düşüncelerinden ötürü kovuşturmaya uğrayan pek az kimse vardı. Daha fazla da olamazdı, çünkü bilimle uğraşanlar zaten parmakla sayılabilecek kadar azdı. Bu demek değildir, ki, "entelektüel dev" diye niteleyebileceğimiz hiç kimse yoktu. Kuşkusuz vardı; ancak kendini inanca bırakmış bir dönemde üstün yetenekli kişiler de uğraş ve ilgilerini inanç dünyasında bulmuşlardı. Dinsel konuların açıklanması, dogmalar üzerindeki tartışmalar ve dinsel zaferler - işte herkes gibi onları da meşgul eden sorunlar bunlardı. Kısacası, bilim gibi bir uğraş için ne zamanları ne de ilgileri vardı.

Entelektüel özendirme yokluğuna ilişkin söylediklerimizi kesip, pratik alana bakalım. Aynı ilgisizliği burada da bulmaktayız. Doğayı daha iyi anlama pratik alandaki gelişmelerden beklenemezdi; çünkü, teknik gelişmeler zaten çok azdı. Ortaçağ meslekleri yüzyıllarca önemli bir değişikliğe uğramadan aynı yöntemlerle sürüp gitmiştir. 11'inci yüzyılın sonlarındaki büyük gelişmeden sonra, Avrupa'nın büyük bir bölümünde tarım tam bir duraklama dönemine girmiştir. Demir işleme, dokuma ve çömlekçilik 'işlerinde zaman zaman kimi gelişmelere rastlamak olasıdır; ne var ki, ortaçağlar bütünüyle göz önüne alındığında teknik gelişmelerin son derece yavaş ve yetersiz bir düzeyde kaldığı gözden kaçmaz.

Bu durumdan en başta o dönemin ekonomik düzenini sorumlu tutmak gerekir. Yüzyıllarca yaşam, bu arada ekonomik etkinlikler, sıkı bürokratik kurallar ağı içinde sarılmıştı. Köylerde bu kurallar, yarıcıların toprak ağasına karşı olan sorumluluklarını düzenlemek için gerekliydi. Ayrıca, köy topluluğunu oluşturan kişilerin hakları, ödev ve borçları da sıkı kurallarla belirlenmişti. Kentlerin pek çoğunda da durum farklı değildi: Aşın kazançları önlemek, fiyat ve kalite denetimini sağlamak, ücretleri belli bir düzeyde tutmak ve özelikle iş sahiplerini rekabete karşı korumak bir yığın yasa ve kuralların konmasına yol açmıştı. Ne var ki, ne amaçla olursa olsun, konan kurallar teknik gelişmeleri tıkamıştı. Çünkü, yasa ve kurallar, eldeki teknik yöntemler çerçevesinde oluşturulduğundan, yeni buluş ve gelişmelere olanak tanımıyordu. Üstelik denetim ve koruma eğilimi o denli kök salmış, öylesine ileri gitmişti ki. her işkolunda teknik yöntemler tam bir gizlilik içinde tutuluyordu. Ortaçağ loncaları kendilerine "gizemli" bir görünüm vermeye özen gösterir, öyle kalmak isterlerdi.

Bu sıkı gizlilik yerel sanatların pek çoğunda vardı. Bilginin bir giz olarak saklanması, örneğin madencilik ve kumaş dokumacılığı gibi ileri tekniğe dayalı endüstrilerin belli merkezler dışına yayılmasını önlemişti. Bilgi alışverişine yalnızca göç ya da yeni yerleşim durumlarında olanak vardı. Endüstri ve pratik sanat kollarında bin bir güçlükle oluşturulan bilgilere, bu durumda bilim dünyasının yabancı kalması kaçınılmazdı, öte yandan bilim adamlarının ulaştıkları birtakım sonuçlar da gene bu yüzden endüstriyi etkilemekten uzak kalmıştı. Nitekim; demirin başlıca özellikleri, bu arada esnekliği, daha ortaçağların başlangıcında keşfedilmişti; ne var ki, 15'inci yüzyıla gelinceye dek spiral yay'ın 17'nci yüzyıla gelinceye dek de yaprak yayın bilindiğine ilişkin ortada hiçbir belirti yoktur.

Arap rakamlarının Avrupa'ya geçişinden yüzyıllar geçmesine, bu rakamların kullanışlığını açıklayan kitapların yayımlanmasından hiç değilse yüz elli yıl geçmesine karşın, ticaret ve devlet muhasebesinde hesapların kullanışsız Roma rakamlarıyla yapılması sürdürülmüştür, öte yandan, endüstride pompanın, özellikle basit şırınga tipi pompanın kullanılmasından yüzyıllar geçmesine karşın teorik mekanik, boşluk kavramından yararlanamaması nedeniyle yanlışlıklar içinde bocalayıp duruyordu. Başta askeri alanda olmak üzere çeşitli alanlarda su ve hava basıncı ya da ısıtılan hava ve buharın genleşmesi gibi olgulardan yararlanılarak yapılan araç ve makinelere ilişkin bilgi ve deneyimlerin hiçbiri, yerleşik hidrostatik teoriyi, gazların genleşmesi veya atmosfer basıncı teorisini etkileye-memişti. Gerçi çok eskiden beri kaldıraç kullanılmakta idiyse de, mekanik bilimi "kuvvet momenti" (tork) kavramına 13'üncü yüzyılın sonlarına gelinceye dek yabancı kalmıştır. Ortaçağ çiftçilerinin, hayvan besleyicilerinin pratik bilgileri de hiçbir şekilde biyolojik teoriyi etkileyememiştir. Boyacıların ve sabuncuların deneyimleri de aynı şekilde kimya bilimini etkilemekten uzak kalmıştır.

Ortaçağlarda teknoloji ve bilim her biri kendi dünyasında ama. birbirinden uzak donuk bir yaşam sürdürmüştür. Gerçekten bu genel durgunluğu hiçbir şey, değindiğim istisnalardan daha iyi örnekleyemez. Ortaçağların ilk sıralarında tarımda yer alan büyük yenilikler, nüfus hareketlerinin canlılığını koruduğu, ekonomik örgütlenmenin henüz katı bir biçim almadığı bir zamana rastlar. Daha sonra, 12'nci ve 13'ûncû yüzyıllarda Hollanda ve Almanya'da gözlenen tarımsal atılım da gene nüfusun hareket canlılığı kazanması ve yeni yerleşim yerlerinin ortaya çıkmasıyla olanak kazanır. Endüstriyel mesleklerdeki teknik buluşların da endüstrinin yerel yönetimlerin buyruğu dışında kalabildiği yer ve zamanlarda ortaya çıktığını görmekteyiz. Savaş teknolojisi prenslerin hizmetindeydi; prensler ise loncaların düzenlendiği ekonomik kurallara bağlı değildi.