Ben de yandaş gazeteci olacağım
Akşam'ın polemikçi yazarı Oray Eğin neden 'yandaş gazetecilerin' arasına katılacağını söyledi?
Havaalanında göz göze geldiğimiz an
Pazar öğleden sonra. Atatürk Havalimanı, VIP salonu. Havasız, Ortadoğu'nun izbe havaalanlarını andıran, kötü bir mekan. Tıklım tıklım. Her partiden, her renkten insan var...
'Özlem siyasette yeni' diye ünlenen Özlem Türköne mi istersiniz, 'Babanızı burada bekleyelim' diyen partililere karşı 'Önce şurada bir namaz kılalım' diyen Fatih Erbakan mı...
Ben Deniz Baykal'la İzmir'e gideceğim. Ona özel özel uçakta dört gazeteci eşlik edecek: Hürriyet'ten Ahmet Hakan, Sabah'tan Muharrem Sarıkaya, Habertürk'ün Ankara Temsilcisi Çiğdem Toker ve ben... Son ikisi Ankara'dan Baykal'la gelmişler, Ahmet Hakan'la ben İstanbul'dan katılıyoruz.
Çağlayan'daki mitingi tamamlayan, kendinden memnun Baykal bir süre sonra yoğun bir uğurlama heyetiyle geliyor.
Herkes var ama bir kişiyi göremiyorum. 'Yaşasın, galiba o adam artık yok' diye düşünürken kalabalığın arkasından çıkıveriyor: Mehmet Sevigen! Epey tenzil-i rütbeye uğramış. Genel Başkan'a nazik bir 'Merhaba' ve yeni yerine, arka saflara geçiyor. Eskiden uçakta baş köşede olurdu, şimdi ona yer yok...
'Siyaset zalim bir iş' diye düşünmeden edemiyorum...
Deniz Baykal'la göz göze geliyoruz. Son derece nazik. Partililer Genel Başkan'a yer ayarlamaya çalışıyor, 'Siz nerede oturuyorsunuz, biz de yanınıza gelelim' diyor. Daha ilk andan kendini belli ediyor: Etrafına hakim. Bütün zamanlamalar ona ait. Hiç çaktırmadan kaptanlık yapıyor...
'Hadi şimdi kalkalım, hadi şimdi gidelim' gibi...
Ben de uçağa alındım... Ben de yandaş gazeteci olacağım...
Deniz Baykal gizli organizatör kimliğini sekiz kişilik özel uçakta da sürdürüyor. 'Ne içersiniz'den tutun da çantaların nereye konacağına, montların nereye asılacağına kadar. 'Lütfen siz böyle oturun' gibi cümleleri nezaket gereği değil, içinden geliyor.
Yanına ben oturdum. Uçağa davet edilmişim, Genel Başkan'la yan yanayım, ağırlanıyorum... 'Hayat ne güzel böyle' diye düşünüyorum, 'Acaba yandaş gazeteci olsam mı?' gibi düşünceler aklımdan geçiyor!
Düşünsenize ana muhalefet partisinin uçağı böyleyse, ANA uçağı kim bilir nasıldır? Burada böyle ağırlanıyorsam, kim bilir Başbakan'ın uçağında nasıl hizmet verilir!
Ey yandaş medyanın gezi düşkünü yazarları... İlk defa sizinle empati yapabiliyorum!
Neyse, şaka bir yana...
Deniz Baykal'la geçirdiğim saatler sırasında tuttuğum notlara göz atmaya geldi sıra...
Baykal gurme çıktı...
Deniz Baykal 'Madem İzmir'e geldik, simge yerlerinden birine gidelim, Deniz Restaurant mesela' diyordu ama partililer İzmir Belediyesi'nin restore ettiği Asansör Restaurant'ı ayarlamışlar... Miting sonrası yemekteyiz.
Hiyerarşik bir oturma düzeni. Alt katta diğer partililer, üst katta Genel Başkan ve Belediye Başkanı.
Deniz Baykal 'Şöyle gazeteci arkadaşlarımla oturayım, sohbet edelim' diyor. Asansör Restaurant kasvetli ve sevimsiz bir yer... Deniz Baykal'ın canı çektiği için şevket-i bostan otu ve kurutulmuş kabak ve elma cipslerinden oluşan tatlı dışarıdan getirtilmiş.
O an Baykal'ın da gurme olduğunu öğreniyorum. 'Şevket-i bostanı deneyin mutlaka' diye söze giriyor kuzu etli, şevket-i bostanlı, pilavlı bir yemeği tarif ediyor.
'Ankara'dan arkadaşlarım sadece şevket-i bostan için kalkıp Bodrum'a giderler, 10 saat yol tepip bu otu getirirler' diyor, 'Bunları biliyorum, çünkü böyle yaşayan arkadaşlarım var. Siyaset öncesi hayatımız bizim de böyle geçerdi.'
'Kovboy filmleri izleyip kafamı dağıtıyorum'
- Deniz Baykal her siyasi lider gibi karşısında gazetecileri görür görmez demeç vermeye başlıyor. Anında ciddi konular, gündeme dair değerlendirmeler, sorular-cevaplar... Fakat cümle aralarında çok güzel muhabbet edilebilecek biri olduğu izlenimini de veriyor... Zaten itiraf ediyor, 'off the record' konuşsak daha rahat olacak.
- İlk kez bu seçim kampanyasında profesyonel bir reklam ajansıyla çalışmamış CHP. 22 Temmuz seçimi için rezil bir kampanya kazıklamışlardı. Şimdi yarı-profesyonel ama doğrusu daha etkili bir kampanya yapıyorlar. Bir yandan da büyük tasarruf demek ajanslara paraları kaptırmamak.
- Deniz Baykal'a siyaset hayatında hiç kimse bir 'yol' çizmemiş, önüne bir 'resim' koyup ona uygun davranmasını istememiş. Her şeyi kendi kendine yapmış, kendi kendine belirlemiş. Sadece Rahşan Ecevit, ilk zamanlar hızlı konuştuğunu, kavramların herkes tarafından anlaşılmayacağını söylemiş. İlk günden beri bu uyarı kulağına küpe olmuş.
- 'Hiçbir şey önceden tasarlanmamış' derken meşhur 'Kotları çektik' fotoğrafının da bir kurgu olmadığını söylüyor. 'Kendim düşündüm, kendim giydim' diyor 'genç lider' olduğu yıllarda Hürriyet'in birinci sayfasında çıkan meşhur kotlu fotoğraf için. 'O zamanlar çok ses getirdi, sonraki yıllarda ise kotla miting bile yaptım ben, kimse fark etmedi, umursamadı' diye ekledi.
- Konuşmalarınız ne kadar sürüyor?' soruma Baykal 'Artık biraz dişini sıkacaksın' dedi. Gülüşmeler... Uzun konuşmayı sevdiği bilinen Baykal İzmir mitingi öncesinde de 'Bir saat, bir buçuk saat konuşurum' dedi. Zaman zaman bağırdığını ama sesi kısılmasın diye çeşitli taktikler öğrendiğini de belirtti.
- Baykal konuşmalarını kendisi yazıyormuş ama Batı'daki gibi bir 'speech writer' eksikliğini yıllardır duyduklarını söyledi. 'Tarihi, mitolojiyi, kültürü, bütün geçmişteki lider konuşmalarını bilecek, bunu anlaşılır kılacak ve üstüne üstlük bir de esprili bir dil tutturacak bir ekip' arayışından bahsetti. Duyurulur. Baykal'ın esprileri de kendi ürünü. Amerikan başkanlarının konuşmalarından konuyu açtığımda geçmişte Baykal'ın bütün meşhur konuşmalara hakim olduğunu da öğrendim. Kennedy'nin 'Ich bin ein Berliner'ine gönderme yaptı, Obama'nın üslubunu beğendiğini söyledi.
- Amerikan başkanları hakkında konuşmaya devam: Vanity Fair'in Obama kapaklı son sayısından ve Annie Leibovitz'in fotoğraflarından bahsettim. Muhabbeti kendi ilgi alanlarıma çevirdiğim anlar... Baykal bütün paslarıma çıktı. Fotoğrafçılardan bahsediyorduk, 'Sizi bir dahaki kampanyada Okan Bayülgen çeksin' dedim. 'İyi fotoğraf çekiyor, değil mi' dedi, 'Peki ya Nihat Odabaşı?' diye sormayı da ihmal etmedi. Yine gülüşmeler...
- Çiğdem Toker, 'Hatıra fotoğrafı çektirelim mi' diyor ve fotoğraf makinesini çıkartıyor. Ben de ona karşılık iPhone'umu. Deniz Baykal 'Bu telefonlar iyi çekiyor' diyor; Toker'in iPhone'umdan çektiği kare iyi sonuç veriyor.
- Deniz Baykal, akşam eve gittiğinde eşiyle sohbet ediyor, torunlarıyla oynuyor, asla siyaset takip etmiyor, televizyonun karşısında stres atıyormuş. Digiturk'ün sinema ve dizi kanalların izliyormuş. 'Bir kovboy filmine takılıyorum, daha evvel izlemiş olsam da tekrar izleyip kafa dağıtıyorum' dedi. 'The West Wing diye bir dizi var, onu takip edin bence' dedim, 'Amerikan Başkanı'nı, Beyaz Saray'ı mı anlatıyor' dedi, epey ilgilendi.
- Frost/Nixon' filmini görüp görmediğini sordum. Nixon'ı zor durumda bırakan söyleşiyi anlatan Oscar adayı film... Baykal görmemiş ama o söyleşiye hakim. 'Nixon'ın 'Başkan suç işlerse suç sayılmaz' dediği söyleşi mi film oldu?' diye anımsadı, 'David Frost çok büyük bir iş başarmıştı. Onun yıllar önce 'That Was The Week That Was' diye bir programı vardı' diye anlatmaya başladı. 60'lardan kalma bir televizyon programı bahsettiği! Hayretler içindeyim ve Baykal devam ediyor: 'Aslen İngiliz'dir ama asıl şöhrete Amerika'da ulaştı Frost, önemli bir televizyoncudur.' 'Filmin korsanı var, verelim size' diyoruz, 'Prensiplerime aykırı' diye yanıt veriyor... Yine ve yine gülüşmeler, gülüşmeler...
- Hakikaten gazetelerin eklerini okumaz mısınız? Siz okumak istemediğiniz için Mehmet Sevigen her sabah bunları özenle ayırırmış' diyorum. Asla böyle bir şeyi kabul etmiyor. Bütün gazetelerin eklerine baktığını, merak ettiği bir şey varsa okuduğunu söylüyor.
- 'Sabah yürüyüşleri ne oldu?' diye soruyorum. Belindeki bir rahatsızlıktan dolayı yüzmeye dönmüş. Ama bu seçim sürecinde ister istemez aksatıyormuş, 'Bugün bu yaşta bu tempoyu yıllarca yaptığım spora borçluyum' diyor.
Veda vakti gelmiştir dostlar
DENİZ Baykal'a yemek boyunca onlarca kişi yaklaşıyor. El sıkmak, öpmek, fotoğraf çektirmek için. Hepsini büyük bir ustalıkla idare ediyor. 'Samimi bir mesafe' tutturmuş herkesle; teması çok iyi ayarlıyor, hiç kimseyi geri çevirmiyor, ama masadan da kopmuyor.
'Yoruldunuz mu?' diye soruyorum.
'Hayır ama artık yavaş yavaş kendi kendime kalmak istiyorum' diyor. Ve içindeki o gizli organizatör yine devreye giriyor... 'Çay, kahve içmek isteyen var mı' soruları... 'Haydi o zaman yavaş yavaş uçağımıza gidelim' diye herkese işaret fişeğini çakıyor, herkes harekete geçiyor. Aziz Kocaoğlu, Güldal Mumcu ve Canan Arıtman gibi isimler uğurlama komitesinde.
Baykal'ı seçimden sonra İstanbul'a davet ediyoruz... Bir 'gurme' akşamı yaşamak için... El sıkışıyoruz, veda ediyoruz. Baykal, Ankara'ya dönüyor. Ben de geçici 'yandaş gazeteci' kimliğimi İzmir'de bırakıyorum.