Ahmet Altan'la kompleksli söyleşi
İnançsız biri olduğunu açıkça ve altını çizerek söyleyen Ahmet Altan’dan dinle ilgili hoş bir tespit duymak, bu kadar önemli mi? Sadece bir duygu olarak inandığını söyleyen Altan, bir de kendisine “yazdırıldığını” söyleyecek kadar “
-Roman kahramanlarınız birbirine çok fazla benzemiyor mu?
Hepsi seçkin, Batılı, kentli, iyi eğitimli, yüksek gelirli ve incelmiş insanlar… Hayır. Ben farklı insanları da anlattım. İsyan Günlerinde Aşk'ta dindar bir insanı anlattım mesela. Kaldı ki dindarlar arasında da çok sığ olanlar da var, çok derin olanlar da. Tasavvufla ilgilenmiş dindarla hiç ilgilenmemiş arasında duygusal anlamda da, dini ve Allah'ı anlama, sevabı ve günahı algılama biçiminde de büyük farklar var. Ben şeyhi çok hoşlanarak yazdım. Din adamını yazmayı severim çünkü, Allah'la ilişkisinde sevgiyi korkunun önüne koymuş, tasavvuftan haberdar biri çok ilgimi çeker.
-Dindar kesim sizi okuyor. Siz dindar kesimin edebiyatçılarını takip edebiliyor musunuz?
İyi şairleri olduğunu biliyorum, mutlaka iyi yazarları da vardır. Dinle edebiyat arasında çok ilginç bir bağ var. Önyargılı bakmak istemem ama dindar kesimin günaha karşı tavrı edebiyatı öldürücü bir tavır.
-Edebiyatçılar açısından mı söylüyorsunuz?
Siyasetçisi, yazarları, gazetecileri, din adamları ile dindar kesime bir bütün olarak baktığımızda bunu görüyorum. Dinin günahı reddettiğini hiç sanmıyorum. Günaha karşı hazırlıklı olunmasını, korunulmasını söyler din.
-Sizin Tanrı fikriniz nedir tam olarak?
Benimki çok sevecen, affetmeye yatkın bir Tanrı, çatık kaşlı değil. Eğer o varsa ve beni yarattıysa onunla bir ilişkimiz var demektir. O'nun en temel fikri bence şudur: Başka bir insan için kötülük düşünüyor mu? Ben insanlar için kötülük düşünmüyorum. Bir dindar bana şunu sevecen bir şekilde söyleyebilir: 'Bunu yapma, çok canın yanar.' Ben de derim ki 'Sağ ol.' İnsanlar günah ve günahın cezası konusunda kendilerini Tanrı yerine koyuyorsa, ben onların dindarlıkları konusunda kuşkuya düşerim. Kendini Tanrı gibi hisseden ve beni korkutmaya çalışan dindarlardan hoşlanmadım. İnanan ve özgür bir insan da günah işleyebilir. Yasaklanan her şey bizde var. Zina yasak ama cinselliğimiz var. Aç gözlülüğümüz, bencilliğimiz, kıskançlığımız var. Bunlar yokmuş gibi farz edersen kendini sakatlarsın. Din bu duyguları yok saymıyor, aksine insanın bu duyguların üstesinden gelmesini istiyor.
-Romanlarınızda 'aldatma' olgusu bunun için mi var?
Musa'nın On Emir'inden birisi 'zina etmeyin'dir. 3 bin yıllıktır. Aynı yasak Hıristiyanlıkta da var. 2 bin yıllık. Müslümanlıkta da var. 1400 yıllık. Bütün dinler bunu yasaklıyor çünkü; var. Var olmayan bir şey neden yasaklansın? Din ile edebiyat burada birbirine benziyor.
-Bu röportaja hazırlanırken sizinle daha önce yapılmış röportajlara baktım. Kısa genel sorular ve uzun ayrıntılı cevaplardan oluşmuş röportajlardı bunlar. Röportaj tam sayfa girmiş olsa bile 5-6 soru ancak sorulmuş. Soruları soranlar araya pek girmemişler. Gizli bir hakimiyet kurmuşsunuz sanki röportaj yapanların üzerinde. Böyle bir iktidar ilişkisi kurulduğuna inanmıyorum. Bu, röportajı yapanların tercihi olsa gerek.
Anlattıklarım soru soranlar için ilginç demek ki kesmiyorlar ama bunu ben demiyorum onlara.
-Röportajcıların genelde kadın, kadınların da çoklukla size hayran olmasıyla ilgili olabilir mi?
Nedenini bilmiyorum ama medyada röportaj alanı genelde kadınların hakim olduğu bir alan. -'Kadınları iyi tanıyan' bir yazar olarak söyler misiniz; neden böyle? Bilmiyorum belki de, onlar daha iyi soru sordukları içindir. Kadınlar daha meraklı ve sorgulayıcılar çünkü.
-Nasıl yazdım bilmiyorum, diyorsunuz. Yazan değil, yazdırılan anlamında...
Ben kendimi böyle hissediyorum. Birinin bana yazdırdığını düşünüyorum. Yazarken bana çok değerli gelen bir önemsizleşme hissediyorum.
-Seçilmişlik duygusu da yaşıyor musunuz?
Böyle söylemek kendimi çok önemsemek olur. Ancak biri bana yazdırıyor gibi hissettiğimde iyi yazdığımı düşünüyorum. Yazma işinde bir alet haline dönüştüğümü düşünüyorum.
Fadime Özkan/Yeni Şafak