A. Hakan en "dinci" günlerini anlatıyor

A. Hakan en "dinci" günlerini anlatıyor

Yazılarıyla çok tartışılan Ahmet Hakan Coşkun, Murat Menteş'e konuştu...

EMİN ÇÖLAŞAN YA DA FEHMİ KORU OLMAK İSTEMİYORUM

‘İdeolojik olarak değişen’ Ahmet Hakan niçin değişmeye devam ediyor? Nişantaşı’na ne zaman taşındı? Kendisine yönelik tepkileri ciddiye alıyor mu? Hürriyet gazetesindeki köşe yazılarıyla çok tartışılan Ahmet Hakan Coşkun, Star Pazar’a her şeyi anlattı

Yazılarınızda mizahi bir yön var.
Güldürmeye çalışmıyorum fakat. O yüzden ‘sarkastik’ diyelim.

Müstehzi yani?
Evet. Bir yazar olarak stratejik herhangi bir ön hazırlığım yok. Kendiliğinden oluşmuş bir şey bu.

Öfke dolu yazılar yazdınız mı?
Hayır.

Heyecanla yazdığınız da mı olmuyor?
Yok. Memleketimizde olup biten siyasi gelişmeler beni ne heyecanlandırıyor ne de öfkelendiriyor.

Nasıl geldiniz bu heyecansızlık evresine?
Ben yakın tarihle ilgili anılar okuyorum. Menderes dönemi, 12 Mart, 12 Eylül... Üç yıldır bu alanda yazılmış hemen hemen tüm anı kitaplarını okudum, o kadar iddialıyım yani. Gördüğüm şey şu: Türkiye’de her şey tekrarlanıyor. Tarih de, siyaset de, magazin de tekerrür ediyor. Bir türlü çözümlenemeyen meseleler durmadan yineleniyor. Bu da bir deja vu duygusu yaratıyor. Herkes pozisyonlarını almış, oradan konuşuyor. Pozisyonları da sınıfsal kökenler belirliyor. Hiçbir şekilde ciddiye alınmaması gereken, mizahla geçiştirilmesi gereken olaylar...

Yeni şeyler oluyor mu?
Olmuyor. 27 yıldır türban meselesini tartışıyoruz. Bıkmadan, usanmadan. Şu mavi göğün altında, şu kara toprağın üstünde bu konuda söylenmemiş söz kaldı mı?

Kalmadı.
Ama yine tartışıyoruz. Bu, insanda bir heyecan yaratabilir mi?

Anı kitapları okurken...
‘Bizim anılarımızı yazmışlar’ duygusuna kapılıyorum. Mesela, 27 Mayıs İhtilali’ni yapan Cemal Gürsel ile Ali Fuat Başgil arasında, din ve laiklik konusunda bir konuşma geçiyor. O konuşma bugün Recep Tayyip Erdoğan’la Deniz Baykal arasında geçen laiklik konuşmasının tıpkısı!

Yani?
Sahne aynı, dekor aynı, replikler aynı, oyuncular farklı.

Siz de seyirciler arasında mısınız?
Mecburen. Fakat sık sık dışarıya da çıkıyorum.

TEPKİLERİ ÖNEMSEMİYORUM

Siyasete, gündeme yabancılaşmayı seçiyorsunuz?
Yabancılaşıyorum evet. Emin Çölaşan ya da Fehmi Koru olmak istemiyorum.

Nasıl dışarıda kalıyorsunuz?
Hürriyet’te yazıyorsanız, televizyonda program yapıyorsanız, sizin için hazır yargılar var. Ben onların hepsiyle dalga geçiyorum, onlarla hesaplaşıyorum.

Tepkileri önemsemiyor musunuz?
Önemsemiyorum. Basit bir tutumum var: Ben ‘yazı meselesinde’ babamı bile tanımam! Kimsenin işaretine bakmam.

Aynı zamanda?
Aynı zamanda bu tutum bir ferahlık, bir rahatlık da getiriyor. Ne yapacağına, yazacağına kendin karar veriyorsun. Konforlu değil fakat rahat.

Acayipmiş?
Bakın mesela, beni yarın işten atsalar, büyük bir tepki oluşacağını sanmıyorum.

Ben de... Maalesef.
Telefonlar yağmayacak. Bir odağa yaslansam, cemaatim hemen örgütlenip harekete geçebilir ama öyle bir topluluk yok. Kimse ‘Ahmet Hakan’ı işten atmışlar! Yuuuh!’ diye gösteri yapmaz. Herhangi bir siyasi parti liderinin bu konuyu meclis gündemine taşıyacağını sanmıyorum.

Gazete yazarı olarak ilkeleriniz?
Kendime şunu sordum: Birileri beni sevsin, kollasın diye mi yazı yazacağım, yoksa bağımsız bir gazeteci kimliği mi edineceğim? Fikri hür, vicdanı hür, müstakil bir kişilik olarak ortaya çıkmayı seçtim. Yazının namusuna sadakat gösterme kararıyla yola koyuldum. Bunun doğal sonucu sizden nefret ederler, kimse sizi tam olarak benimseyemez. Bu oldu, oluyor. Bir gün birinin işine yarayan bir şey yazarsınız ‘Aaa, iyi yazmış’ der ama ertesi gün onun işine gelmeyecek bir şey yazarsınız bu sefer sana düşman olur. Bir odağa yaslanmama kararı böyle bir sonuç getiriyor.

Tehdit alıyor musunuz?
Tehdit alıyorum ama o başka bir şey. Fazla cüretkar bir yazı yazarsan, korkutmak, sindirmek isteyen çıkar. Hükümete ya da silahlı bürokrasiye yaslanmadan, kimsenin adamı olmadan yazmaktan bahsediyorum. Seni seven hazır bir kitle yok. Tehdit edildiğinde kimseye sığınamazsınız.

Geçenlerde Emin Çölaşan, sizi Hürriyet’e Başbakan Erdoğan’ın yazar yaptığı söylentisinden bahsetti?
(Gülüyor) Ben bir odağa bağlı değilim. Bu durumda hükümetle aramın şahane olması mümkün değil. Kimseye ‘Sizi asla eleştirmem, hep överim’ gibi garantiler vermedim.

İyiymiş?
Zaten o zaman, yaptığınız şey has yazarlık, hakiki gazetecilik olma imkanı içermez ki? Aydın Doğan’la iş görüşmesi yaparken şunu söyledim: ‘Beni hükümetle, başbakanla aram iyi diye işe alıyorsanız, bilin ki öyle bir şey yok.’ O da ‘Bu konuyu kapatalım, gündemimiz bu değil’ dedi.

İdeolojik açıdan değişim geçirdiğinizi yazıyorsunuz.
İnsanlar 7’sinde neyse, 70’inde de o değildir. Öyle olsa, ilkokulu bitiremezdik. İnsan değişir. Fiziksel, zihinsel, kültürel, ideolojik... Yani her bakımdan değişirsin. Değişime ‘Aman adam ne kadar da değişmiş, olacak şey değil!’ demek saçmadır. Ben doğal olarak olaylara, dünyaya, insanlara bundan 10, 15, 25 sene önce baktığım şekilde bakmıyorum.

CENTİLMEN OL CANIMI YE!

Eskiden nasıldınız?
15 sene önce İslam’ın bir devlet düzeni öngördüğünü düşünüyordum.

Şimdi?
Bakın, ben ideolojik makaleler, kitaplar yazmış biri değilim. Fikir üreten bir kanaat önderi değildim ki? Benim değişimim kişisel bir olaydır. 10 sene önce kitlelere bir şey söyledim de, şimdi tersini mi söylüyorum?

İdeolojiden daha önemli şeyler var mı, varsa nelerdir?
Bir şık duruş, bir klas duruş, daha önemli. Hakkaniyet duygusu daha önemli. Objektif bakış açısı yakalamayı, haksızlık etmemeyi daha çok önemsiyorum. Centilmen ol, canımı ye. (Gülüyor)

Şehitlerimiz ve askerî operasyon hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kimi askerî uzmanlar, bugüne kadar operasyonlarla çözüme varılamadı, bundan da bir sonuç alınamayacak, diyor. Bazıları da bu operasyonun etkili olacağını söylüyor. Hangi görüş isabetli bilmiyorum... Milletimiz çok duygusal. Bu duygusallığı alevlendirmeye çalışan unsurlar var. ‘Kamuoyunda tepki oluştu, gittik vurduk’ olmaz.

Şehit cenazelerinden etkileniyor musunuz?
Çok üzülüyorum. Fakat üzüntüme dayanarak ‘Gidelim, vuralım, yok edelim’ demiyorum. Bu düşük yoğunluklu savaşın 28 yıldır neden hálá bitirilemediğini düşünüyorum.

İLGİ ALANIM GENİŞ

Kendinize yakın bulduğunuz ve severek okuduğunuz köşe yazarları?
Yazarlardan ziyade, yazılar üzerinden konuşmayı daha uygun buluyorum. Bugün Ertuğrul Özkök, İbrahim Karagül ya da Mehmet Barlas iyi bir yazı yazmış demek daha doğru. Çünkü köşe yazarları her zaman aynı performansı gösteremezler.

Hiçbiri mi?
Hiçbiri. Ben dahil. Bir köşe yazarı her gün harikalar yaratamaz.

Magazin konuları hakkında da yazıyorsunuz?
Benim ilgi yelpazem geniş.

Magazinle siyaset arasında benzerlik var mı?
Siyasetçilerle, magazin dünyasının kahramanlarının bazı refleksleri örtüşüyor... Eleştirilere ölçüsüz tepkiler vermek gibi.


EN ‘DİNCİ’ GÜNLERİMDE DE NİŞANTAŞI’NDA OTURUYORDUM!

Zengin muhiti olan Nişantaşı ile özdeşleştiniz?
Ben bu Nişantaşı denilen tuhaf semte 10 sene önce tanıştım. Yani, Kanal 7’de çalışırken, 28 Şubat’ta aslanlar gibi bir direniş sergilerken bir Nişantaşı çocuğuydum aslında.

Aaa?
Ne zaman ki Hürriyet gazetesine geçtim, benim burada oturuyor oluşum, bazılarının dikkatini çekti. Şöyle bir hava oluştu: Ben Hürriyet’e geçmişim, Sultanbeyli’deki gecekondumu terk edip Nişantaşı’na taşınmışım!

Bu havayı dağıtmaya çalıştınız mı?
Hiç de bile. ‘Ey insanlar ben en karanlık, en ‘dinci’ günlerimde de zaten burada oturuyordum’ demedim. ‘Evet, buraya yeni taşındım, Sultanbeyli’deki kulübeyi demin terk ettim, ne olmuş yani?’ diyerek kafa buldum. En aşırı solcusunun bile zihninin arkasında ‘herkesin sınıfsal konumuna göre davranması gerektiği’ fikrinin yattığını deşifre etmek istedim.

Başarılı oldunuz mu peki?
Kesinlikle başarısız oldum. Çünkü bizde mizah duygusu gelişmediği, yazılanların sadece lafzına bakıldığı, mecazdan çakılmadığı için, sanki gerçekten buraya yeni gelmişim gibi bir hava oluştu ve bu üzerime yapıştı kaldı.

Başka yargılar var mı üzerinize yapışan?
‘Erbakan’ın kızını istedi’ şeklinde bir iftira vardı mesela, hálá gerçek sanılıyor. O da yapıştı.


AL PACINO, BEETHOVEN, FARGO, ÖZDENÖREN, ILGAZ...

Sevdiğiniz kitaplar?
Ben biraz tiryakimeşrep bir okurum. Belli dönemde belli kitaplar okuyorum. Bilinmeyen Menderes, Mükerrem Sarol’un yani Menderes’in Akif Beki’sinin kitabı, iki cilt. Çok ilginçti. Ali Fuat Başgil’in hatıralarına mutlaka bakın derim. Emin Karakuş’un İşte Ankara diye bir kitabı var ki muhteşem anekdotlarla dolu. Çağlayangil’in Anıları da okunmalı.

Sinema denince?
Al Pacino ve Robert De Niro’yu severim. Yönetmenlerim: Ridley Scott, Coen Kardeşler, David Fincher ve Tarantino.

Müzik?
Klasik Batı Müziği dinliyorum. Bir entel hevesi olarak değil, hakikaten bu müziğin derinliklerine varmaya çalışarak, hakkında kitaplar okuyarak dinleme gayretindeyim. Bach hayranıyım. Mozart, Beethoven, Brahms gibi üstatları dinliyorum.

Dizi izliyor musunuz?
Lost’u denedim, sarmadı.

Özel hayatınızla ilgili pek konuşmuyorsunuz, neden?
Önceden söyledim: Mahremiyete önem veriyorum.

Gazete yazarlığı mı, televizyonculuk mu?
Gazete yazarlığı daha keyifli. Çünkü tek başınasınız.

Yapmak isteyip de yapamadığınız şeyler var mı?
Üniversitedeyken hikaye yazardım. Bir-iki tanesi Yedi İklim dergisinde yayınlandı. Fakat sonra sürdüremedim.

Niye?
Edebiyat ciddi bir iş. Onu hakkıyla yapamayacağımı anlayınca terk ettim. İyi bir hikayeci olabileceğimi söyleyen iyi hikayeciler vardı aslında.

Kimlerdi onlar?
Rasim Özdenören, Afet Ilgaz. Hikayecilik, içimde ukte kalmıştır (gülüyor).


Murat Menteş / Star pazar