• BIST 109.330
  • Altın 155,894
  • Dolar 3,8638
  • Euro 4,5501
  • Konya 12 °C
  • 15 Temmuz Çengelköy ve Kuleli iddianamesi kabul edildi
  • Teröristbaşı Gülen'in örgüt mensuplarına verdiği talimat yazısı ortaya çıktı
  • İYİ Parti'den 2019 için CHP ve HDP'ye ittifak çağrısı!
  • 15 Temmuz Çengelköy ve Kuleli iddianamesi kabul edildi
  • Teröristbaşı Gülen'in örgüt mensuplarına verdiği talimat yazısı ortaya çıktı
  • İYİ Parti'den 2019 için CHP ve HDP'ye ittifak çağrısı!

Muhammed İkbal’de Tecdîd Düşüncesi

Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

İslam düşüncesine İslam’ın ilk devirlerindeki canlılığı tekrar kazandırmak maksadı ile “tecdîd” (yenileme) fikrini yeniden canlandırmaya çalışan mütefekkirlerimizden birisi Muhammed İkbal’dir. Bilindiği gibi İkbal, İslam dünyasında ruhî, fikrî ve içtimaî buhranların adeta doruk noktalara ulaştığı kaotik bir dönemde yaşadı. Fikrî buhran, İkbal’e göre neredeyse beş asrı bulan bir durgunluğun sonucuydu. İslami bilinçte doğan rasyonellik krizi, Müslüman genç nesilleri huzursuz etmekte ve bu yüzden onlar, inançlarının taze bir yorumunu özlemle beklemektedirler. Bunu yapabilmenin ilk şartı ise, Kur’an’ın dinamik dünya görüşüne, yani onun ilahiyat, âlem, insan ve toplum anlayışına dönmek ve oradan alınan dinamik ruhla müslümanın tarihi tecrübesini değerlendirmektir. Bunu yapabilmenin yolu da geleneksel bilgi sistemini ve bilgiyi tekevvün ettirici akıl anlayışlarını yeniden gözden geçirmekten geçmektedir. M. İkbal, İbn Rüşd ve Mu’tezile âlimlerinin soyut akla duydukları aşırı güveni, diğer taraftan da Gazali’nin anti-rasyonalizmini ve kuşkuculuğunu eleştirmiştir. Bu sebeple o, İbn Teymiyye gibi, akıl-nakil arasında bir çatışmanın değil, muvazenenin olduğu fikrine gider. İkbal, hakikatin bilgisine ulaşmada salt akılla yetinmenin bir acizlik olduğunu, burada dinin de devreye birlikte girmesi gerektiğini ifade eder. Ayrıca o,  “akıl-nakil” dengesinin gözetilmesine büyük önem verir ve düşünceyi Cibrîl’in kanadı”na benzetir. İkbal’e göre, nübüvveti inkâr edenler fikrî alanda mükemmeliyete ulaşamazlar. Aksine, cehalet, şüphe ve hayret karanlıklarında kaybolup giderler. Bu aynı zamanda mantıkçı pozitivizmin bilim anlayışına bir tepkidir. Bundan dolayı Batı düşüncelerini de iyi tanıyan M. İkbal, düşünce ehline salt akılla yetinmek yerine zorunlu olarak nübüvvete imanı ve o müesseseden yardım istemeyi vasiyet eder.

Muhammed İkbal’in felsefesi, temelde dinî bir felsefedir. Müellife göre, felsefenin amacı, ruhu, serbest ve sınırsız araştırmadır. Felsefe her yetkiye ve yetkiliye şüpheyle bakar. Dinin temeli ise, imandır. İman, tıpkı bir kuş gibi, aklın takip etmesi imkânsız olan görünmez bir yolu görebilir. Durum böyle olunca, felsefenin tümüyle rasyonel metotlarını dine uygulamak mümkün müdür? Eğer inanma sadece bir duygudan ibaret olsaydı, buna olumsuz cevap ermek gerekirdi. Hâlbuki İkbal, dininkognitif” bir yanının olduğuna dikkatlerimizi çeker. Düşünce ile din arasında hayatî bağlar bulunduğundan söz eden İkbal’e göre, dinin temel ilkelerinin aklî bir temele dayandırılma ihtiyacı, müspet ilim doğmalarının ihtiyacından daha çoktur. Çünkü her iki duygu aynı kökene bağlı olduğu için birbirini tamamlarlar. İkisi de hayattaki fonksiyonları ölçüsünde aynı gerçeği görmeye çalışırlar. H. Bergson’un haklı olarak dediği gibi, “sezgi, akıl ve zekânın üstün bir şeklidir.” İkbal’in bu düşüncelerinden anladığımız kadarı ile o, Mu’tezile’nin akıl anlayışının aksine, hakikate ulaşmanın kavram dışı yollarına da iltifat ederek, dinin salt aklî mefhumlardan müteşekkil bir nizam olmadığını savundu, akıl ve aşk arasında bir senteze gitti. Onun bu sentezinin yeni adı, sezgisel akıldı. Çünkü böyle bir akıl anlayışı, Mu’tezile’nin mekanik akıl ve Gazâlî’nin düşünce ile sezgi ayrımına yol açan akıl anlayışından da uzaktı.  Muhammed İkbal’de sûfi bir yön hissediyoruz. Ona göre tasavvuf, benliği inkâr eden, huzû’, tembellik ve hezimet değil, kuvvet tasavvufudur. O, insanda irade hürriyetini tanımayan bir tasavvuf anlayışına karşıdır. Böylece o, şerefli bir şekilde insan hürriyetini savunmakla, insanda güç ve kuvvet olmadığını iddia eden, özünde cebriye akîdesini taşıyan siyasî ve felsefî âmilleri ortaya çıkardı. O, sürekli olarak tecdîd alanında akıl ile kalb arasını birleştirmeye çağrı yaptı. Descartes, nasıl ki, “düşünüyorum, o halde varım” demişse, Muhammed İkbal de “ben âşıkım, o halde varım” demiştir. O, ruhun hakiki cevherinin aşk olduğuna inanır.

 

UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Memleket | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 352 16 16 | Faks : 0332 352 11 66 | Haber Scripti: CM Bilişim