Zeki Oğuz'un gözüyle Sivas

Zeki Oğuz'un gözüyle Sivas

Gazetemiz yazarı, öykücü ve fotoğraf sanatçısı Zeki Oğuz’un gezi yazılarından bir yenisi daha

Geçtiğimiz Cumartesi-Pazar Konfad’tan fotoğrafçı arkadaşlarla birlikte Sivas ellerindeydik. Uzun bir yoldu, yorucu bir yolculuktu ama dönüşte çektiğim fotoğraf karelerine bakınca bir o kadar yorgunluğa daha değerdi demekten kendimi alamadım.
Böylesi uzun ve maddi açıdan külfetli yolculukları tek başına yapmak imkânsız. Kapsamlı yolculukları gurup gezileri şeklinde yapmak hem ucuza geliyor, hem daha verimli bir gezi oluyor, hem de yeni arkadaşlıklar oluşuyor.
Aslında Sivas-Divriği gezimizi sanatçı ve sanatçı dostu milletvekili Mustafa Kabakcı’ya borçluyuz. Geçtiğimiz yılın güz aylarında Konfad’da ilk gösteriyi kendisi yapmıştı ve Divriği’yi mutlaka görmemiz gerektiğini belirtmişti. Onun girişimleriyle bu geziyi gerçekleştirdik. Sivas Valiliği iki gün bizi konuk etti. Vali Veysel Dalmaz sağolsun, gezi boyunca rahat çekimler yapmamız, iyi ağırlanmamız için emir vermiş. Gerçekten güzel çekimler yaptık ve iyi ağırlandık. Valilik basın müşaviri Mustafa Apaydın bize rehberlik etti. Gezinin Divriği bölümünde İl Kültür Müdürü ve Müze müdürü de vardı.
Bilgisayarda Sivas-Divriği fotoğraflarını izlerken milletvekilimiz Mustafa Kabakcı’ya, Sivas Valisi Veysel Dalmaz’a, Basın Müşaviri Mustafa Apaydın ve güzel anlatımından dolayı Divriği Ulucami görevlisi Hasan Gürsoy’a teşekkür borçlu olduğumu düşünüyorum.
Sivas deyince birçok şey birden geliyor aklıma. İlkin Pir Sultan Abdal elbette. Sonra Aşık Veysel ve Sivas türküleri: “Sivas ellerinde sazım çalınır…” Ünü dünyayı tutan Kangal çoban köpekleri.
Erzurum Kongresinden sonra 4–11 Eylül 1919’da yapılan Sivas Kongresi ki kurtuluş savaşımızın temel taşları bu kongrelerde atılmıştır.
Sonra. Sonrası acı işte. Sivas’ın alnına kara bir leke gibi düşen Madımak katliamı. 2 Temmuz 1993’te Pir Sultan Abdal Şenliklerinde 37 kişinin can verdiği gerici kıyam. Metin Altıok, Asım Bezirci, Hasret Gültekin, Nesimi Çimen vb. Ülkemizin birbirinden değerli canları kül olup gittiler.
Cuma gecesi saat onikiye doğru düştük yola.
Mustafa Karaçelebi diğer meziyetlerinin yanı sıra iyi bir yol arkadaşı. Onunla yola çıktığınız zaman sıkılmazsınız, zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmazsınız birde ikide bir arabadan inmek zorunda kalırsınız çünkü Karaçelebi çekilecek bir şeyler görmüştür. Onun türküleri şakaları eşliğinde gün ağarırken Kayseri’ye ulaştık. Işıl ışıl yanan şehrin gerisinde muhteşem bir görüntüsü vardı Erciyes dağının.
Sabah dokuzda ise Sivas’da idik. Kent meydanının hemen yakınındaki Büyük Otelin önünde indik arabadan. Diğer arkadaşlar yol yorgunluğunu atmak için odalarına yerleşirken Mehmet,Emre,Umutcan ile birlikte dört kişi fotoğraf avcılığına başladık.
İlk görüntülerimiz daha sonra içini de gezeceğimiz “Atatürk Kongre ve Etnoğrafya Müzesi”nin görüntüleri oldu.Önemli tarihi yapılar kent meydanının çevresinde zaten.Kale Camiini,Çifte Minareli Medreseyi,Buruciye Medresesini görüntüledik. Yorgunluk çayını içtiğimiz bu medrese yaşayan, soluk alıp veren bir tarihi abide.1271 yılında Selçuklu Sultanı 111.Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde yapılmış. Avlunun çevresindeki küçük dükkânlarda esnaflar geleneksel el sanatları işleri yapıyorlar.
Öğleye doğru Valilik basın müşaviri Mustafa Apaydın ve İl Kültür Turizm Müdürlüğünden Sinan ile buluşarak onların rehberliğinde şehri gezmeye çıktık.
Etnoğrafya Müzesini, yeni oluşturulan arkeoloji müzesini ve kent meydanındaki tarihi yapıları gezdikten sonra günün yorgunluğunu tarihi Osman Ağa ve Abdi Ağa konaklarının büyük, serin odalarında dinlenerek çıkardık. Akşam yemeğini ise 11. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün çocukluk döneminde kaldığı İnönü Konağında yedik. Bu konakların yapımında büyük gövdeli dev ağaçlar kullanılmış. Odalar alabildiğine geniş. Sivas ve Divriği’de yol boyunca dikkatimi çeken şey ağaçsız, bomboş dağlardı. Bu konaklardaki ağaçlar ve koca koca odaların ısınma şekli bir şekilde açıklık getiriyordu dağların kelliğine.
Pazar sabahı Divriği yolunda ilk durağımız köpekleriyle meşhur Kangaldı. Bir Kangal Köpeği üretim çiftliğine uğradık. Yavru kangalların tanesini beş yüz liradan satıyorlarmış. Bu güzel, cins hayvanların fotoğraflarını çekerken bizim Tatköyü’nün çoban köpeklerinin hakkının yendiğini düşündüm. Belki Kangaldan daha cins hayvanlar bizimkiler. Bizim köyden bir köpeğin hikâyesi efsane gibi anlatılıyor göçer Yörükler arasında. Bir Yörük Tatköylü bir çobandan köpek alıyor. Yayladan sahile göçtükten sonra köpek obadan kaçıyor ve Tatköyüne geri dönüyor. Nerdeyse üç yüz km.’lik bir mesafe var arada. Yazın Yörükler toroslara çıkınca Tatköylü çoban yörüğe haber salıyor, köpeğini götürmesi için.
Divriği Ulu Cami başlı başına müthiş bir anıt. Bu abide eseri anlatmaya Evliya Çelebinin dediği gibi “Methinde diller kısır, kalem kırıktır…” Bu muhteşem yapıyı Unesco 1985 yılında “Korunması Gerekli Dünya Mirası” listesine almış. Bu yapı hakkında başka sözüm yok. Bu ülkede yaşayıp da bu muhteşem eseri görmeden ölmek büyük bir yoksulluktur.
Ulu Camiye vardığımızda bizi Kaymakam Önder Bakan ile caminin imamı Hasan Gürsoy karşılamışlardı. Hasan Gürsoy’un anlatımı ile bir kat daha zenginleşti gezimiz. Öğle yemeğinde ise yatılı bölge okulunda Kaymakam Önder Bakan’ın konuğuyduk. Güzel bir Divriği pilavı ikram ettiler.
Divriği’de görmemiz gereken çok şey vardı ama birçoğunu göremeden dönüş yoluna düştük.

Zeki Oğuz
[email protected]