Zeki Oğuz yörükleri yazdı

Zeki Oğuz yörükleri yazdı

"Veli Bacak ile 2008 yılının yaz aylarında Gevne sırtlarında tanışmıştım. Yörük Ali’nin kızının düğününde öteki gençlere yardım ediyordu. Bir taşın üzerine oturmuş sohbet ederken, nerelere göçtüğünü, hangi yaylalarda kaldığını sormuştum"



“Arkamı dayadım sarı kayaya
Yükümü yüklettim tülü mayaya
Canımı değiştim kayma paraya
Ağlasın ağlasın anam ağlasın
Tülü besireğim duda bağlasın”
(Bir Denizli ağıdı)

Veli Bacak ile 2008 yılının yaz aylarında Gevne sırtlarında tanışmıştım. Yörük Ali’nin kızının düğününde öteki gençlere yardım ediyordu. Bir taşın üzerine oturmuş sohbet ederken, nerelere göçtüğünü, hangi yaylalarda kaldığını sormuştum. Her yıl değişik bir yaylaya çıktığını, yıllar önce Yatağan Köyünde Erenkilit yaylasına çıktıklarında babasının orada kalp krizi geçirip öldüğünü, oraya gömdüklerini anlatmıştı.

Veli Bacak’a söz vermiştim, kışlağa indiklerinde yanlarına gidecek, düğün sırasında çektiğim fotoğrafları da verecektim. Mart ayı sonlarında düştüm yollara. Veli bulundukları yeri kabaca tarif etmişti. Mut’a varmadan orman işletmesinin yakınlarında inecek, Dağpazarı yolunda önüme çıkanlara sora sora bulacaktım Veli’nin obasını. Sırt çantam, fotoğraf çantam, çadırım, yani epeyce de yüküm vardı.

Havalar yağışlı gidiyordu, bahar havasıdır, yağar geçer, diye düşünmüştüm ama Sartavulu geçtikten sonra yanlış düşündüğümü anladım. Sürekli çiseliyordu ve vadilerden yoğun bir sis yükseliyordu. Mut’un göründüğü tepeleri aştığımızda Göksu vadisinin sis içinde kaldığını, bulutların rüzgârın önünde sürünerek aktığını gördüm. Kara bulutlar kimi zaman parçalanıyor, dağılıyor mavi gökyüzü ortaya çıkıyor kimi zamanda kararıp kalıyordu hava. Orman İşletmesinin yanında indim otobüsten. İşletmenin önünde beş-altı görevli sohbet ediyorlardı. Derdimi anlattım, bir kısmı ormana gideceklermiş, Veli’yi tanımıyorlarmış ama sorarak bulabileceklerini, onun obasına en yakın yere beni bırakabileceklerini söylediler.

Pırnal, çam ağaçlarının arasında epeyce gittik. Yol kenarında biri dikiliyordu. Şoför, şuna bir soralım, diye durdurdu arabayı. Adam tanıyormuş Veli’yi. Obasının olduğu yeri tarif etti. Etti ama onun tarifi ile benim obayı bulmam mümkün değildi. İmdadıma yine ormancı arkadaşlar yetişti. Adama, ya sen götür bırakıver ya da bin arabaya bize yolu göster, dediler. Adam arabaya bindi, daracık orman yolunda dağın eteklerine doğru ilerlemeye başladık.

Kayalıkların altında, ormanın seyrekleştiği bir yerdeydi Veli’nin obası. Araba obanın yakınlarında durunca köpekler ürmeye başlamışlardı. Köpeklerin korkusuna hiçbirimiz arabadan inmiyorduk. Israrlı korna çalmalardan sonra Veli indi geldi yanımıza. Sanırım ormancılardan ürkmüş, gelmek istememişti. Ormancılar onu daha fazla korkutmamak için vedalaşıp gittiler.

Koyunları, keçileri emiştiriyorlardı ben vardığımda. Veli’de Kuş Ali gibi keçilerin bir bölümünü satıp koyun almıştı. Sürünün yarısı koyun yarısı karakeçiydi. Ağaçları çatarak üzerini naylonla kapatarak kocaman bir çadır oluşturmuştu. Eski kara çadırını ise mutfak ve erzaklarını koymak için kullanıyordu.

Naylon çadırın girişine kocaman bir soba kurmuşlardı. Kuru çam dalları çıtırdayarak yanıyordu. Eşyalarımı bir kenara bıraktım. Veli, abi sen otur ısın, biz malı emiştiriverelim, diye dışarı çıktı. Çisentiye rağmen makinemı kapıp çıktım dışarı. Müthiş bir koşturmaca içindeydi obadaki insanlar. Bir taşın üzerine oturarak doğayı seyre durdum. Kuzu, oğlak meleyişlerinden oluşan harika bir müzik de eşlik ediyordu bu seyrime.

Bulutlar üzerimize üzerimize sürünüp gelirken Muharrem Ertaş’ın ünlü bozlağı kulaklarımda çınlar gibiydi.
“Kalktı göç eyledi Avşar elleri
Aşıp aşıp giden eller bizimdir.”

Çok geçmeden bu insanlar da göçü göçmeni toplayıp, Toros yaylalarına doğru yola düşeceklerdi.
Emiştirme işi bitip körpeler kuzuluklara konduktan sonra bütün oba çadırda toplandı. Ailenin en küçüğü Kezban ayran yapmaya başladı. Senem garı da ona yardım ediyordu. Senem garı 78 yaşındaymış. Öteki çocuklar dağılıp gittikten sonra kızı Halime’nin yanında barınmaya başlamış. Bazı çocukları Karaman’da oturuyorlarmış ama Senem garı sevmemiş apartmanda oturmayı.

Halime, eşi Yatağan’da ölünce on çocukla kalakalmış ama dik durmuş. Altı çocuğu yurt yuva sahibi olup ayrılmışlar obadan. Üçü yanında. İsmail, Veli, İbrahim ve Kezban yanında. Kezban ondört yaşında gülyüzlü bir Yörük kızı. Bütün yaşıtları gibi rengarenk giysileri seviyor. Mavi, kırmızı boncuklar takmış boynuna. Hiç okula gidememiş Kezban. Abileri İbrahim’i Silifke Endüstri Meslek Lisesinde okutuyorlar. İsmail 1976 doğumlu, hiç evlenmemiş. Gönlüme göre bir kısmet çıkmadı, diyor. Veli ise evlenip ayrılmış. Yemekten sonra ormanın içinde develeri aramaya giderken, abi benim destanımı yaz, diyor. Hüzünlü, acılı bir hikâye anlattıkları. Sevmiş, kaçırıp evlenmiş. Sonra ayrılmışlar ama müthiş bir hastalık tebelleş olmuş Veli’de. Hastalığım iki sene sürdü, sonra kurtuldum, bağrım yanıyordu, ne yaptığımı hiç bilmezdim, içimdeki ateş sönsün diye güğümü başıma diker durmadan içerdim, elimden zor alırlardı güğümü, diyor. Anlatırken o hastalık günlerini yeniden yaşıyor sanki.

Yaşadıkları hayat bezdirmiş, bir yerlere iskân olup adam gibi yaşamak istiyor ama Karaman’da olduğu gibi bir apartman dairesine tıkılmaya da gönlü razı değil.
İkindiye doğru Senem garı ile kızı Halime kara çadırda çörek yapmaya başladılar. Kezban da onlara yardım ediyordu. Bu ara bir baykuş ötmeye başladı. Baykuşa dair değişik inançları var onların da. Bir evin damına üç kere konarsa ev sahibi kurban kesmeli, diyorlar.

Kendi çadırımı götürmüştüm ama her yer çamur içindeydi. Gece bütün oba halkı ile sıralanıp yattık ama akşamdan öyle bir poyraz başlamıştı ki uyumak mümkün değil. Rüzgâr çadırı söküp uçuracak, diye korktum. O gece, sıcak bir odada rahat bir uyku uyuyabilmenin güzelliğini bir daha anladım.

Sabah erkenden vedalaşıp ayrıldım. Develerin bir kısmı gece kaybolmuş, Veli hem onları arayacak hem beni ana yola bırakacaktı. Birlikte düştük yola.
Kezban cadıma söz verdim. Yazın Toroslara çıkınca yanlarına gidecek ve ona boynuna takması için rengârenk boncuklar götüreceğim.