YÖRÜKLER–YAYLALAR 1
Ünlü halk ozanlarımız Karacaoğlan ve Dadaloğlu’nun dizelerinde
Zeki OĞUZ
Elbette daha önceki tarihlerde de Türkler Anadolu’ya girmişlerdi ama kitleler halinde girmeye başlamaları 1071 yılında kazanılan Malazgirt savaşından sonra oldu.
Anadolu Selçuklu devleti gelen aşiret ve boyları egemenliği altında bulunan bölgelere iskan ediyordu. Böylece Anadolu’da büyük bir Türk nüfus oluşuyor, yeni köyler, kasabalar kuruluyordu. Konya çevresindeki dağ köylerinin büyük çoğunluğu o dönemlerde kurulan yerleşim birimleridir.
Orta Asya’daki göçerlik geleneğini sürdürmek isteyen büyük bir kesim Güneydoğu’dan Aydın’a kadar geniş bir coğrafyada yaşamaya başladılar. Özellikle Çukurova’dan Antalya sahillerine kadar olan bölgelere yerleşenler buraları kışlık olarak kullanıyor yaz aylarında ise Ermenek’ten Beyşehir ve Aydın’a kadar uzayan bölgelere yaylaya çıkıyorlardı. Günümüzde de bu geleneği sürdüren yaklaşık iki yüze yakın yörük obası var.
Aslında şehrimiz çevresindeki köylere özellikle dağ köylerine yerleşen Türkmenler göçer geleneklerini tümüyle bırakmış değillerdi. Örneğin bunlardan küçükbaş hayvan besleyenler yaylacılık geleneğini hala sürdürüyorlar. Kış şartlarına göre mallarını kış ağılında besliyorlar, hıdrellezden sonra da yaylaya çıkıyorlar. Bu köylerimiz yakın zamanlara kadar başka yörük geleneklerini de sürdürüyorlardı. Düğün odunu da bunlardan biriydi. Düğün başladığında erkek evinin akrabaları düğün odununa gidiyorlar, dağdan odunu ilk getirene ödül veriyorlardı.
Bu göçerlik hayatı Selçukluların ilk yıllarından bu yana yörüklerin bir hayli başını ağrıtmıştır. Dadaloğlu’nun şiirlerinden sözederken bunu etraflıca anlatacağım çünkü Selçuklu’nun ve Osmanlı’nın iskan politikaları bir başeğdirme ve başeğmeme mücadelesidir ve bu mücadele Dadaloğlu’nu yaratmıştır.
Günümüzde de yörüklerin yaşamı hiçte içaçıcı değildir. Devlet kalan göçerleri de iskan etmek istiyor, ormanları yokeden keçi sürülerini yoketmek istiyor ama iskan edilen insanları ekonomik olarak üzmeyecek bir sistem bulunabilmiş değil. Birkaç yıl önce Karaman’a yerleştirilen bazı yörükler açız, işsiziz, diye yakınıyorlar. Halen göçerlik yaşamını sürdürenler ise sadece varlıklarını koruma çabası içindedirler. Çok büyük zorluklarla karşı karşıyalar. Vereceğim tek bir örnek bu zorlukları anlatmaya yeter sanırım.
İki yıl önce bir gece telefonum çaldı. Sarıkeçililerden bir yörük obası reisiydi arayan. Karaman ile Konya sınırları arasında bir yerdelermiş. Bir gece konaklayıp Seydişehir’e doğru yola devam edecekler. Köy muhtarı gecenin o vaktinde konaklamalarına izin vermemiş. Kalkın gidin, diyormuş. Yörükler yalvarıyormuş. İzin ver sabah gün ışımadan biz yola düşeriz, diye. Gecenin o vaktinde yapabileceğim bir şey yok. Jandarmaya haber verin, muhtarın sizi kovalamaya hakkı yok, dedim. Adam, abi jandarma da yanımızda, onlar da hemen kalkıp gitmemizi istiyor, dedi. Bir şey yapamamamın acısıyla kalakaldım.
Göçer-yörük kültürü aslında sözlü bir kültür. Onlarca halk ozanı yetiştirmiş bu toplum. Hala söylenegelen yüzlerce türkü yaratmıştır. Bir toplumun kimi zaman sevinçli kimi zaman acılı çığlıklarıdır bu türküler. Bu halk ozanlarımızdan iki tanesi vardır ki halk şiirimizin temel taşlarıdır. Biri 17. y.y.da yaşayan Karacaoğlan diğeri ise Dadaloğlu. Her ikisinin de şiirleri türküleri hala dillerde dolanır. Karacaoğlan ve Dadaloğlu’ndan sonra onları aşacak halk ozanı çıkmamış diyebiliriz.
Karacaoğlan’ın doğum-ölüm tarihleri kesin olarak belirlenebilmiş değil. Nereli olduğu da kesin olarak bilinemiyor. Ayrıca birçok da Karacaoğlan var. Çoğunun türküleri birbirine karışmış. Saim Sakaoğlu hocamız “Karacaoğlan “Çukurova-Toroslar” olarak ortak bir paydada birleştireceğimiz bir coğrafyanın çocuğudur”der. Bence de doğru olan budur. Karacaoğlan, Yunus Emre gibi kimi değerler paylaşılamaz, onlarca belde bu güzel insanlara sahip çıkmak ister. Ne önemi var onların şuralı ya da buralı olmasının. Yaşamışlar ve kültürümüzün temel taşları olmuşlar, bu yeter.
Tam gezgin ruhlu bir ozan Karacaoğlan. İl il, yayla yayla gezmiş. Gördüğü her güzele bir güzelleme yakmış. Kiminde bu bir yayla güzeli kız olmuş kiminde görkemli bir dağ çiçeği ya da coşkun akan bir ırmak. Kışların bunaltıcı, kasvetli günleri geçip yaz bahar ayları gelince illede yaylada olmak ister Karacaoğlan. Baharın ilk serin yelleri özgürce gezebileceği günlerin de habercisidir aşığımıza. Bunun için şöyle seslenir Suna’sına:
“Yaz olur dağlara ulu yol olur
Aşk olsun sılasına da gidene
Bakın bahçadaki selvi fidana
Allı sunam kalk gidelim yaylaya.”
Bir şiirinde menevşe ile dertleşir aşığımız.
“Yaz gelir de heveslenir bitersin
Güz gelince başın alır gidersin
Yavru niçin boynun eğri tutarsın
Senin derdin benden beter menevşe.”
Kozan Dağları göçerlerin kadim yurtlarından biri. Yıllar sonra Dadaloğlu’da oralardan haykıracaktır bize. Karacaoğlan bir şiirinde, gönlünü düşürdüğü Kozan Dağı’ndan bir yörük kızına şöyle seslenecektir.
“Avşar beğlerinde gördüm bir güzel
Kozan Dağları’ndan çeker göçünü
Kadir Mevlâm öğmüş kendin yaratmış
Sırma ile karıştırmış saçını.”
Burada bir şeyi belirtmeden geçmemek gerekiyor. Toroslar, Konya Ovası göçer-yörüklerin en yoğun yerleşme alanlarından biri. Bu coğrafyada çoğu yayla, belde isimleri yörük obalarının isimlerini taşıyor.
Göçerlik olunca ayrılıklar da kaçınılmaz oluyor sanırım. Bunu bir şiirinde şöyle dillendirmiş ozanımız.
“Eller yaylasına göçtüğü zaman
Bülbül gülden ben yârimden ayrıldım
Dilim söyler amma gözlerim ağlar
Bülbül gülden ben yârimden ayrıldım.”
Ovaya gelmiştir de dağlara yeni geliyordur bahar ayları. Bahar yağmurları yağıyordur, dağlarda karlar yeni erimeye başlamıştır ama obalarda göç hazırlıkları başlamıştır bir yandan. Karacaoğlan şöyle seslenir sevdiğine.
“Ala gözlüm benim ile dilersen
Bahar ayları gelsin de gidelim
Bağlar almış ılkımını karını
Yollar çamur kurusun da gidelim
Erisin dağların karı erisin
İnsin seli düz ovaya bürüsün
Türkmen eli yaylasına yürüsün
Ak kuzular melesin de gidelim.”
Böyle yüzlerce türküsü var Karacaoğlan’ın. En iyisi sözü onun iki dörtlüğü ile bağlamak. Nur içinde yat, bize onlarca şiir kazandıran güzel ozanımız. Bize insanları, yaylaları, doğayı, güzel olan her şeyi sevdirdin
“Yaz gelip de beş ayları doğsun
Kıvrım kıvrım gider yaylanın yolu
Lâlesi sümbülü boynun eğişin
Râyihası tatlı gülü yaylanın
…
Engininden yükseğine çıkılmaz
Kaplan girse meşelerin sökülmez
Kumaş yüklü tor taylağın çekilmez
Evleri sürgüne gitti yaylanın.”
Kaynak: Prof. Dr. Saim Sakaoğlu. Karacaoğlan. Akçağ yay. 1. baskı Ankara 2004.
Alıntı
İki yıl önce bir gece telefonum çaldı. Sarıkeçililerden bir yörük obası reisiydi arayan. Karaman ile Konya sınırları arasında bir yerdelermiş. Bir gece konaklayıp Seydişehir’e doğru yola devam edecekler. Köy muhtarı gecenin o vaktinde konaklamalarına izin vermemiş. Kalkın gidin, diyormuş. Yörükler yalvarıyormuş. İzin ver sabah gün ışımadan biz yola düşeriz, diye. Gecenin o vaktinde yapabileceğim bir şey yok. Jandarmaya haber verin, muhtarın sizi kovalamaya hakkı yok, dedim. Adam, abi jandarma da yanımızda, onlar da hemen kalkıp gitmemizi istiyor, dedi. Bir şey yapamamamın acısıyla kalakaldım.