Yörükler nasıl yaşıyor?
Mersin’in dağlarından çıkıp Konya’ya göç eden Sarıkeçili Yörükleri hayatlarını nasıl sürdürüyorlar? Ne tür sıkıntıları var? Karşılaştıkları zorluklar neler? Yerleşik düzene geçmek istemiyorlar mı?
***
Mersin’in dağlarından çıkıp Konya’ya göç eden Sarıkeçili Yörükleri hayatlarını nasıl sürdürüyorlar? Ne tür sıkıntıları var? Karşılaştıkları zorluklar neler? Yerleşik düzene geçmek istemiyorlar mı? Bu soruların yanıtlarını okurlarımız için araştırdık. Yörüklerin hayatı hakkında görüşlerine başvurduğumuz Sarıkeçililer Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Genel Başkanı Pervin Çoban Savran, Yörük yaşamını ve karşılaştıkları sıkıntılarını anlattı.
***
Kendi yurtlarında yabancı milletlerin çocukları gibi görüldüklerini, Yörüklere ikinci sınıf insan gibi bakıldığını belirten Savran: Çocuklarımız 6-7 yaşına geldiğinde eğitimden uzak kalıyor. Erkeklerimiz okuma yazmayı askerde öğrenir. Kız çocuklarımız şehir merkezlerinden gelen, alfabe olarak gördüğümüz çay paketlerinin üstündeki yazılardan öğreniyor okumayı. Kalemimiz ormandaki kuru ağaçlar. Defterlerimiz de topraklar…
Hüseyin Öğüt -Memleket
- Pervin Hanım bize kendinizi tanıtır mısınız?
İsmim Pervin Çoban Savran. 1959 doğumluyum. Sarıkeçililer boyundanım. Biz hala 300 aile konargöçer olarak geçimimizi sağlıyoruz. Hiç kimseye yük olmadan 300 aile, 2 bin 700’ün üzerinde kişi olarak yaşıyoruz. Bu şekilde konup göçerek, bir odamız olmadan yaşamımızı sürdürüyoruz.
- Geçiminizi ne ile sağlıyorsunuz?
Hayvancılıkla uğraşıyoruz. Bizim geçim kaynağımız hayvancılıktır. Bu bizim ata kültürümüz, dede kültürümüz. Dünyaya geldiğimiz günden bu zamana kadar doğayla hep içiçeydik. Buralarda, bu çadırlarda gözümüzü açtık. Kopamıyoruz, yaşayan bir kültür olduğumuz için biz başka bir şey yapamayız. Hayvancılıkla uğraştığımız için göçe devam ediyoruz.
- Yaşayan bir kültür olduğunuzu söylediniz. Bu konuyu biraz açar mısınız?
Gerçekten yaşayan bir kültürüz. Yerleşik düzene geçen insana milyarlar da verseniz bir hafta dağda hayatını sürdüremez. Ama biz hiçbir şey beklemeden ormanlarda geçimimizi sürdürmekteyiz. Keçilerimizi ormanlarda otlatıyoruz. Isınmak için ormanlardaki kuru ağaçlardan yararlanıyoruz, ekmeğimizi, her şeyimizi bu ağaçlardan çıkarıyoruz. Gerçekten yaşayan bir kültür bu. Öyle bir kültürüz ki dünyada bilmiyorum belki de nadirdir, bizim gibilerin eşi benzeri yoktur. Zaten Türk milletinin aslı Orta Asya’dan gelmiş, konargöçermiş. Yani Yörüklerdi. Yüzyıllardır iskana zorlanmış, yerleşik düzene geçmiş bizim Yörükler. Bizim çeşitli Yörük boylarımız var: Karakeçili’si, Avşar’ı, Tekeli’si, Honamlı’sı, Bahşişli’si... O kadar çok ki. Konargöçer olarak yaşayan sadece Sarıkeçililer boyu kalmıştır. O da az bir grup, 300 kişilik bir ailemiz var.
- Kampüse gelmenizdeki amaç ne?
Asıl amacımız yüzyılları bugüne taşıdığımızı, bu çadır altında hayatımızı sürdürdüğümüzü canlı olarak gençlerimize gösterebilmek, sergileyebilmek. Burada canlı bir müze gibi kültürümüzün yaşadığını gençlere anlatabiliyoruz.
- Peki aile yapınızla ilgili bir soru sormak istiyorum. Dışarıya kız veriyor musunuz?
Biraz zor. Çünkü toplumdan uzak yaşıyoruz. Toplumda kimseyle karşılaşmıyoruz. Keçi güderken, develeri güderken, kendi boyumuzdan, aşiretimizden olan gençlerimiz birbirini görürse ancak. Başka türlü kız vermiyoruz. Yapamazlar çünkü. Yerleşik düzende bizim kızlarımız o düzene ayak uyduramaz. Bir başkasının hayatına niye gölge düşürsün? Kültürümüz neyse onu yaşatmak için kendimizden kız alırız, kendimizden veririz.
- İsteyen olursa ne yapıyorsunuz?
Saygı duyarız, ama her şeyden önce gönül işidir. Gönül rızası olursa kimse önüne geçemez. Bizde zoraki dışarıya kız verilmez. Ama kızımız istediyse bu gönül meselesi. Aile büyükleri de onaylıyorsa, kızımız da tamam derse, neden olmasın?
- Konargöçer yaşıyorsunuz. Geçiminizi nasıl sağladığınızı biraz daha ayrıntılı anlatabilir misiniz?
Geçimimizi otlattığımız kıl keçilerden sağlıyoruz. Her ne kadar Sarıkeçili olsak da hayvanlarımıza kara kıl keçisi deriz. Bunlar yola dayanıklıdır. Kıl keçilerinden elde ettiğimiz kıllarla çadırlarımızı dokuyoruz. Çadır kıllarını kendimiz eğiririz. Istarlarda, tezgahlarda kendimiz dokuruz. Çadırımızı kendimiz dikeriz. Ve fazla çadır olursa satarız. Yine her yıl keçilerimizden, oğlaklarımızdan ihtiyacımızdan fazlasını satarız. Satmış olduğumuz hayvanların karşılığında da kıyafet, çay, temizlik ürünleri alırız dışarıdan. Çok fazla bir şey almayız. Hayvanlarımızın etinden, sütünden, peynirinden istifade ederiz. Geçimimizi sadece ve sadece bu kıl keçilerden sağlamaktayız. Bugüne kadar kimselere yük olmadık, bundan sonra da yük olacağımızı zannetmiyorum.
- Çankaya’ya yürümek istediğinizi söylemiştiniz. Neden Çankaya’ya yürümek istediniz?
Biz yüzyıllardır kenarda, köşede, dağlarda kültürümüzle baş başa vatanımıza, kültürümüze ve küçücük bir hayvana bile zararımız dokunmadan yüzyıllardır bu şekilde yaşayagelmişiz. Ama bizim varlığımızdan, çok üzülerek söylüyorum bizim varlığımızdan çoğu vatandaşımızın, başbakanımızın, cumhurbaşkanımızın haberinin olmadığına inanıyorum. Çünkü haberleri olsa bizim de bir yerlerde ismimiz geçer ya da var olduğumuz zikredilir. Biz de Çankaya’ya yürüyelim dedik. Develerle birlikte yüzyıllardır atalarımızın taşımış olduğu kültürümüzü Çankaya kadar götürelim dedik. Biz otağ ağabeylerimizle, çadır büyüklerimizle, konargöçer büyüklerimizle toparlandık, bu konuyu konuştuk. Değerlendirdik. Önce olumlu bir karar alındı. Tamam dedik, bir Çankaya ziyaretinde bulunalım. Develerimizle birlikte yola çıkalım dedik. Daha sonra yol hazırlığı yapıldı. Yola çıkmak için gerekli izinleri alalım. Gerekli müracaatımızı yapalım, ondan sonra Çankaya’ya bir ziyarete çıkalım dedik. Bizim aşiret büyüklerimiz, oba büyüklerimiz dedi ki biz yüzyıllardır sessiz bir topluluğuz. Bu vatanı biz kurtardık, bu Cumhuriyeti bizler kurduk, bizim dedelerimiz kurdu. Gerek kamuoyu olsun, gerek bizi tanımayan halk olsun, bizi isyanlar olarak, devletimize başkaldıran bir topluluk olarak algılarlar. Biz bu çileye razı olalım, bu yürüyüşten vazgeçelim dediler. Var bir bu sıkıntıyı yaşayalım. Bizi bilen bilir, duyan duyar. Duymazlarsa da kaderimize razı olalım. Bu yürüyüşten vazgeçelim denildi. Biz de saygı duyarak kabul ettik. Zaten bizim oba büyüklerinin almış olduğu karar bizim için çok önemlidir. Biz bu yürüyüşümüzü biraz erteledik. Hala da kendi aramızda konuşuyoruz. Gençler biz bu yürüyüşü gerçekleştirelim diyorlar. Ama oba büyüklerimiz böyle deyince yapamıyoruz. Biraz erteledik diyebiliriz. Biraz sineye çekildik. Zaten sineye çekilme bizim kişiliğimizde var, yapımızda da bu var. Kendi işimizi sinemizde hallediyoruz, kimseye böyle duyurmadan kendi kendimize halletmeye çalışan bir topluluğuz.
- Gittiğiniz otlaklarda, meralarda neyi göz önüne alıyorsunuz?
Her şeylerden önce hayvanlarımızın suyunu önemsiyoruz. Su olmazsa yaşam olmaz. Pınarlar, subaşları, akarsular, sarnıçlar buna benzer yerleri hayvanlarımızı sulayabilmek için seçiyoruz. Temiz ortama çok değer veririz. Bugüne kadar etimizde, sütümüzde, hayvanımızda çok önemli bir hastalığa rastlanmadı. Bu da bizim göç esnasında dikkat ettiğimiz noktalardan birisi. Temizlik bizim için çok önemli. Doğal ortamdaki temizlik arayıp da bulanamayan bir şey. Hayvanın kırdaki yiyebileceği ota, kekiğe dikkat ederek göçümüze devam ederiz. Ve kimseye zarar vermeden göç ederiz. Hala da devam ediyoruz. Ama yeni yeni sıkıntılarla karşılaşıyoruz. Göçlerin yasaklandığı, kimsenin bir bölgeden bir bölgeye göç edemeyeceği söyleniyor. Resmi bir kaynak olmasa da Orman Bölge Müdürlükleri zaman zaman bizleri ikaz ediyor. “Bundan sonra göç yapılamayacak. Kimse bir bölgeden bir bölgeye gitmeyecek” diyorlar. Özellikle Karaman bölgesinde çok büyük sıkıntılarla karşılaşıyoruz. Geçiş verilmiyor. Ama bazen de göz yumuluyor, geçişimiz sağlanıyor. Bu şekilde göç durumuna devam etmekteyiz.
- Çok büyük sıkıntılarınız var. Bunları bizlere anlatır mısınız?
Hem de çok büyük sıkıntılarımız var. Bunlar dille anlatılacak şeyler değil. Günlerce anlatsam bu sıkıntıları, gözlerinizle görmeniz gerekir yine de. Bizimle iki gece kalsanız, misafirimiz olsanız o zaman anlarsınız. Göç etmezseniz bu sıkıntıları çözemezsiniz. Göç ettiğimiz bazı güzergahtaki muhtarlarla, o bölgenin sorumlu kişileriyle bizim bu sıkıntımız kat kat daha artıyor. Bize en acı gelen şey de bu. Kendi vatanımızda, topraklarımızda sanki yabancıymışız gibi, başka bir milletin çocuklarıymışız gibi görülüyoruz. Bunlar bizim kültürümüze biraz gölge düşürüyor. Bizi göç o kadar yormuyor. Bizim hayvanlarımız uğraşmak, çadır kurmak yormuyor, bizi bunlar yoruyor. Kendi vatanımızda böyle olaylarla karşılaşınca, ikinci sınıf insan yerine konulunca bizi yoruyor. Bu çocuklarımızda psikolojik sorunlara yol açıyor.
- Gittiğiniz yerlerdeki köylülerin tavırları ne oluyor? Otlakları alırken çok mu pahalı fiyat veriyorlar?
Köylülerle çok iyi anlaşırız. Hiçbir problemimiz olmaz. Ama her yerde olduğu gibi bazı ileri gelen, her şeyi maddi düşünen, her şeyi bildiğini sanan, ezbere konuşanların hışmına uğruyoruz. Bizi parasal olarak değerlendiriyorlar. Ama köylüyle, halkla, muhtarlarla hiçbir sorunumuz olmuyor. Bugüne kadar hiçbir sıkıntımız olmadı. Olmamıştır. Hiçbir topluluk bizim gibi hoşgörüyle karşılanmamıştır. Bazı istisnalar dışında. Parayı çok seven, fırsat kollayan, bizim üzerimizden para kazanmakta gözü olanlar, ticaret yapmayı düşünenler, bunlar resmi kişiler değil. Gittiğimiz yerdeki ileri gelenler. Köylülerle iç içe yaşamışızdır, barış içinde yaşamışızdır. Gittiğimiz köylerin camilerini, pınarlarını Yörüklerin o köylülere yapmış olduğu bağışlarla yapmışlardır. O yüzden bizi çok hoşgörüyle karşılarlar, severler.
- Doğada yaşıyorsunuz. Çok sağlıklı bir vücut yapısına sahipsinizdir. Doğal kaynaklarla besleniyorsunuz. Peki çocuklarınızı nasıl büyütüyorsunuz?
Anne sağlıklıysa, baba sağlıklıysa, elbette ki çocuk da sağlıklı olur. Arada sırada rahatsızlanırsa, ölümcül bir vakaysa ölür. Takdir-i ilahi deriz, geçeriz. Ama asıl sıkıntımız o çocuk 6-7 yaşına geldiğinde eğitimden uzak kalıyor. Bize en büyük acı oradan geliyor. Mersin’in Aydıncık, Gülnar, Kızkalesi, Bozyazı’ya yakın olanlarımız çocuklarını 3-4 aylığına okula gönderir. Okuma yazmayı öğreninceye kadar gider. Bir kısım aile de eğitimin fazla kıymetini bilmediği için okula göndermez. Erkeklerimiz askerde okuma yazmayı öğrenir. Kız çocuklarımızdan –üzgünüz- çok zeki olanlar, bize şehir merkezlerinden gelen ve bizim alfabe olarak gördüğümüz çay paketlerinden öğrenirler okuma yazmayı. Onların üstündeki yazıları okurlar. Kalemimiz ormandaki kuru ağaçlardır. Ve defterlerimiz de topraklardır. Kız çocuklarımız da bu şekilde okumayı yazmayı öğrenirler. Büyüğüne, yakınına bu yazıları okutturur ve o çay paketinden okumayı yazmayı öğrenir. Çocuk büyütmek kolay, ama gelişmiş çağa gelince eğitim sıkıntısı başlıyor. Bizim en büyük sıkıntımız bunlar.
- Bizlere son olarak neler söylemek istersiniz?
Yaşayan ve var olan bir kültürüz. Yüzyıllardır kimseden destek almadan, kimseye yük olmadan tarihi kültürümüzü bu günlere kadar taşımışız. Bizlere biraz destek olunsun. Biz maddi destek beklemiyoruz. Biz bağış beklemiyoruz, yardım beklemiyoruz. Biz sosyal hizmetler kapısını çalmak istemiyoruz. Var olan bu kültürümüzü daha ileriye taşıyabilmek için devletimiz tarafından bize belirli bölgelerden, otlaklar, meraların gösterilmesini istiyoruz. Biz de kültürümüzü daha ne kadar yaşatabilirsek, daha ne kadar ileriye götürebilirsek götüreceğiz. Bizim başka hiçbir beklentimiz yok. Birileri bizim sıkıntılarımızı duyar, görür, ilgilenirse en büyük destek yapılmış olur. Bize sahip çıkılsın. Bize alternatif imkanlar sunulsun demiyoruz. Bize sadece belirli mekanlarda, belirli mevkilerde, güzergahlarda yer verilmesini istiyoruz. Hastalığın olmayacağı yerlerde bize yerler verilmesini istiyoruz.