YOL PARASI

YOL PARASI

1949 yıllarının sonlarına doğruydu. Güz ayları anne ve babalarımızın hep hüzünle düşündüklerini, bazen de annem rahmetlinin gizli gizli ağladığını hatırlıyorum. İsmail Detseli yazdı.

İsmail DETSELİ


 


1949 yıllarının sonlarına doğruydu. Güz ayları anne ve babalarımızın hep hüzünle düşündüklerini, bazen de annem rahmetlinin gizli gizli ağladığını hatırlıyorum. Sanırım her evde konuşulan şeylerdi. Emlak, miri, öşür, yol parası gibi ifadelerdi konuşulanlar. Benim bunlardan anladığım tek şey devlete ait vergiler olduğuydu.


Öşür, harmandan alınan, daha tınaz savrulduktan hemen sonra çıkan çeçin (buğday yığını) devletin memuru olan öşürcü tarafından ya ayak hesabıyla ya da elindeki asa ile ölçülerek şu kadarını devlete vereceksin, kalanı da senin denmesiydi. Aile fertlerine yeter ya da yetmez, onu hiç ilgilendirmezmiş. Ben bunları hatırlamıyorum ama büyüklerin anlattığına göre evvel tarlada hesaplanır, dönüm başı buğday talep edilirmiş. Bakmışlar bunda kıtlık yokluktan randıman alınmıyor, sonra harmandan almaya karar verilmiş. Bu ayrılan buğdayların bir de devletin depolarına teslim edilme şartı varmış. Kimsenin de ona hesap sorma ve acınma yetkisi yoktu. Çünkü dönem tek parti hükümetiydi. Astığı astık, kestiği kestik bir durumdu. Zaten 1939–1945 arası II. Dünya harbi nedeniyle açlıktan, yokluktan yılmış olan köylüler şimdi de ürettiklerinin birçoğunu devletin elinden almasıyla bir kat daha yoksulluğa düşüyordu. Zaten karasaban ve öküzle tarım yapılıyor, kaldırılan hasat da beslenecek mala yeterli gelmediği için malcılık da yapılamıyordu. Yapılsa da onun da bir hayli güçlüğü vardı. Koyun keçi ve yavrularından alınan miri (vergi) belki o malın yapmayacağı kadar bir ücreti kapsıyordu. Devlet bunu mecbur istiyor, köylü de bu miri vergisini ödememek için çeşitli hile yolarına başvuruyordu.


SIRKAT KAÇIRMA (vergiden kaçırılan davar cinsi mallar)


Devletin memurları miri almaya gelecekleri haberini duyurunca köylülerde bir telaş başlar, örneğin bir evde elli küçükbaş hayvan varsa bunun yirmisini dağa kaçırır, otuz tanesini de köy meydanına götürür, devletin memuruna saydırırdı. Ben de çok küçük yaşlarda, beş yaşımda bunu yaşadım. Evimizdeki on keçiden beşini devlete verilen miriden sırkat kaçırmak için annem merhum bütün dağa çıkan köylülerle beraber beni de onların yanına verip “hadi guzum bunları dağa doğru sür. Köyde sayım bittikten sonra ben de yanına gelirim” dedi. Bize sayım sırası geç gelmiş olacak ki annem benim yanıma öğleye kadar gelemedi. Ben küçücük çocuğum. Dağlarda hem korkuyorum hem de ayağımda pabucum yok. Dikenlerin içerisinde aç susuz, ağlaya ağlaya çektiğim ızdırabı hiç unutmuyorum. Köyde umduğu davar sayısını sayımda bulamayan devlet memurları, dağlara kaçak sırkat aramaya çıkarlar. Yakaladıkları kaçak davardan da iki kat miri alırlardı.


Devlet baskıcı, köylü saygılı ve korkak, devletin jandarması, tahsildarı ormancısı bile eli sopalı, herkesin korktuğu, o zamanki köylülerin deyimiyle sanki ala yaran baş kırandı. O yaşıma rağmen iyi hatırlıyorum. Bir sabah erken vakitte atıyla bir tahsildar köyümüze geldi. Öküzleri ile çift sürmeye gitmekte olan Tahir emmiye köyün kıyısında seslendi. “Hey köylü! Muhtarın evi neresi?” Tahir emmi elinde övendiresi ile çok yakın ve görünmekte olan karşıdaki muhtarın evini göstererek “şorası beğim” diyerek işaret etti. Vay sen misin bana el işaretiyle ev gösteren diye Tahir emminin üstüne atını sürdü. Olanca gücüyle kamçılamaya başladı. Tahir emmi “Vurma beğim Allah aşkına göstereceğim” diye yerlerde sürünerek ellerini üzerinde tırmalayıp muhtarın evine doğru elmeleyerek (ellerinin ve dizlerinin üstünde emeklemek) koştuğunu hatırlıyorum. Devletin her gelen memuru köylüler tarafından gayet saygılı karşılanır, hatta yol kenarına çekilerek onlara yol verilir, asker selamı ile de selamlanırlardı. Ama onlar devletin verdiği güçle bütün zulümlerini köylüye uygulamadan çekinmezlerdi. Yokluktan başımıza annemizin çapıttan (bez parçası) dikip de giydirdiği takkeyi veya yünden örme takkeyi yakaladılar mı, bir hayli dayak atarlar ve bir de ceza yazarlardı. Köylünün dağda taşta kendini korumak için taşıdığı kama, bıçak ve silahlar bile yasaktı. Yakalandınız mı vay başınıza gelene… Böyle çok zorluklar çekti zamanın insanları.


GELELİM ESAS KONUMUZ YOL PARASINA


Köylülerin derdinden en büyüğü yol parası idi. Ya on iki gün devletin gösterdiği yerde yol yapımında çalışacaksın, ya da elli kuruş yevmiyeden altı lira devlete yol parası yatıracaksın. Bundan başka kurtuluş yolu yok. Yatakta hasta yatalak olman, yiyecek ekmek parasına muhtaç olman bile bunlardan seni kurtaramıyordu. Rahmetli babam kemik hastası olduğundan senenin iki ayı iyi olursa on ayı hasta yatardı. Değil devlete yatıracak yol parası, cebinde sigara parası bile yoktu. Günler yaklaştıkça annemle dertleşiyor, ikisi de kara kara düşünüyorlardı. Bir gece babam “Yahu karı yakında yol parası için devlet gelecek. Hastayım çalışamam. Para vereyim desen sigara param yok, ne yapacağız?” derken muhtarlıktan bekçi geldi. Evin altından seslendi. “Osman ağaaaa! Acele muhtar odasından çağırıyorlar, oraya gelecen…” dedi. Babam hasta yatalak olduğundan annem beni yanına aldı, muhtar odasına gittik. Annem muhtara “Muhtar, beğim hasta, paramız da yok. Memurlara bi söyle bunun çaresi yok mu?” deyince muhtar Mehmet ağa, “Valla Meryem, gardaşım, iki gün sonra ya Akyokuş’a yol çalışmasına gideceksiniz ya da altı lira para vereceksiniz” dedi. “Ben Osman’ın hastalığını memura ilettim memur ‘olmaz arkadaş, ölü değilse çalışacak, ben hasta anlamam. Devletin emri bu’ dediler” diyerek kestirip attı. Annem üzgün eve geldi. Babama çaresizliğini ifade etti. Köylü onar kişilik gruplar halinde yol çalışmasına giderdi. Ertesi gün annem köyden grupları öğrendi. Babama gelip söyledi. Bir grupta babamın hem arkadaşları hem de annemin amca çocukları olanlar vardı. Onlara şu teklif yapıldı. Babamı da götürecekler Akyokuş’a, babam onların yemeklerini yapacak onlarda taşı kırıp babamın hissesine düşeni yapacaklardı.


YOLCULUK BAŞLAYACAK


Azıklar hazırlandı. Merkeple yüklendi. İki merkebin üzerine ağaçlarla sal şeklinde bir düzen yapıldı. Babam rahmetli onun üzerine yatırıldı. Dağlar taşlar kat edilerek (tahmini 50 km) yol gidildi. Akyokuş’a geldik. Babam yardımı olur diye beş yanındaydım, beni de yanına almıştı. Akşam namazı geldiğimiz Akyokuş mevkiinde gösterilen taş ocağına konakladık. Herkes yerini ayarladı. Kilimi olan kilimine, keçesi olan keçesinin içerisine, ben de babamla beraber yattık. Sabah erkenden devlerin memurları geldi. Taş kırılacak ocağı ve döşenecek yolu gruplara ve şahıslara pay etti. On iki gün orada çalıştık. Babam bizim gruba yemek yaptı. (Yaptığı yemekler bulgur pilavı, kuru fasulye, nohut gibi hep kuru yemeklerdi.) Onlar da bizim hissemize düşen taşı kırıp döşediler. Yine bir sabah devletin memurlarına yolu teslim ettiler. Bitkin ve yorgun köyümüze döndük. Zaman merhum İsmet İnönü’nün tek parti dönemiydi. Zaten bundan beş-altı ay sonra 1950 Mayıs’ında sanırım Demokrat Parti dört yüz sekiz milletvekiliyle tek başına iktidara geldi. Altmış ihtilaline kadar da ülkeyi idare etti. Bu yol parası olayını ve diğer konuları zamanın âşık ve şairleri hicvederek yazarlar, gizli gizli sokaklarda dağıtırlardı. Aşikâre dağıtmaktan da korkarlardı. Çünkü hükümeti eleştirmek de yasaktı. İşte o zamandan aklımda kalan bazı şiirleri sizlerle paylaşıyorum.


Saygılarımla…


 


Elime bir kazma bir kürek verdin


Yolda çalışırken kuru ekmek yedim


Hep çalışıp devlete vermekti derdim


Yol parası içindi hep bunlar hemşerim


 


Ya on iki gün çalış ya altı lira öde


Mecburi çalışacak hasta veyahut dede


Balyoz sallamaktan büzüşmüş mide


Köyde yol parası bulmaktı derdim hemşerim


 


Öşür miri dedin hep vermeden aldın


Köylüyü kazma kürekle yollara saldın


Yiyecek ekmeğimizi karneye bağladın


Hep bu yazdıklarım yalan mı söyle hemşerim


 


Hastalık mazeret değil yolda çalışılacak


Beklide taş ocağında adamın ölüsü kalacak


Kurtuluşun yok ya da altı lira paran olacak


Bunları hep sizinle yaşadık değil mi hemşerim


 


Zavallı köylü dağda çalışır yollar yapar


Devletin memurları ise yan gelip yatardı


Bir atın kıçında bin tane sinek yaşar dı


Bunları hem yaşadık hem gördük hemşerim


 


Yakar cebimizi yol parasıyla miri


İflah olmaz artık köylü bundan geri


Toprağa gömüverin bizleri diri diri


Gülümüz açmadan soldu bunları bilin hemşerim


 


Keçinin miri parasını (devlete vergi) ödeyemeyen bir köylü keçinin boğazına bir yafta bağlayıp çarşının ortasına salıvermiş (anlatılanlarda Konya diye geçer bu çarşı.


 


Kıymatı (fiyatı) elli kuruş mirisi bir lira


Keşke hiç sahip olmasaydım sana


Beş lirada emlak vergisi geldi tarlama


Ölümü davet eder olduk bunları bilin hemşerim


Deyi salmış sürmüş keçisini çarşıya çaresiz garibim.


Allah o günleri bu millete bir daha göstermesin Amin. Saygılarımla