Yazarlar Seydişehir'i yazdı
Geçtiğimiz Cumartesi günü TYB Konya Şubesi'nin düzenlediği Seydişehir gezisine katılan yazarlar, izlenimlerini aktardılar. Ahmet Köseoğlu, İbrahim Demirci, Atilla Yaramış, Fatih Özkafa, İsmail Detseli, Hacer Kara ve Fahri Kubilay'ın yazıları...
Ahmet KÖSEOĞLU
TYB Genel Sek. Yard.
Konya Şube Başkanı
Velvelit’in Seydişehri
Fâkih Ahmed Kudbeddin
Sultan Seyyid Necmeddin
Mevlânâ Celâleddin
Ol Kutb-ı cihan kanı
-Yunus-
Tac, taht, kaftan, meliklik sizin olsun, bana Hakk’ım (işareti) gerek, verin bana bir hırka, bir asa, bir lokmada katık, diyerek, erenler diyarı Horasan’dan çıkıp, işaretini aldığı Diyar’ı Rum’a revan olan Seyyid Hârun Veli ile başlar Seyyid Şehrinin kuruluş öyküsü.
Selçuklu harap olmuş, taht devrilmiş, hovarda mirasçılar beyliklerini ilan etmiş, her yer toz duman, dönem sıkıntı ve buhran Hoca Ahmed Fakîh, Seyyid Necmeddin, Mevlânâ Celaleddin gibi tasavvuf pirleri dahi vuslata ermiş.
Tastamam kırk muhibbanı ile yola koyulan Seyyid Hârun, Bağdat’a varır. Muhteşem bir karşıla(ş)ma; İmam Caferi Sadık’ın neslinden âlemin kutbu Şeyh Alââddin’le, Peygamberimizin mübarek soyundan İmam Mûsâ Kâzım’ın torunu Seyyid Hârun, kırk gün halvete girerler. Tasavvuf şerbetini içip, Şeyh Alââddin’den destur alıp yola düşerler.
Kendilerinin geleceğini önceden sevenlerine haber veren Hoca Ahmed Fakîh’in rahmeti Rahman’la buluşması, Hârun Veli ile kavuşmasına mani hal olamaz. Keşfü keramet Hoca Ahmet, uzatır elini sandukasından Hârun-u Veli’ye, öper Horasan Sultanı, Konya’nın mürşidinin mübarek elini. Kon-ya-da kırk gün kırk gece tefekkür, tezekkür ile münacat edip Allah ü Teala’ya iltica eder. Nihayet, ‘Ey Hârun! Rum’a çık, Karaman ilinde Küpe Dağı derler bir dağın şarkından yana bir şehir inşâ eyle, o şehrin halkı süleha ola, şâki olanın akıbeti hayır olmaya.’ diye Horasan Meliki iken kulağına kudretten gelen ilâhi sesin gereği çıktığı hayırlı yolun sonuna, Küpe Dağı’nın eteğine gelirler.
Bilinebilen tarihin tamamına şahit olan yaşlı Kıtanın Anadolu’sunun her bir yanı gibi burası da, Hititler ve Romalılarla birlikte bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış. Seyyid Hârun’un kurduğu şehrin, milattan önceki çağların Velvelit kalıntılarıyla inşa edilmesi, medeniyetlerin birbirini emzirmesine de delâlet etse gerek.
Bugün, bağlı bulunduğu vilayetin (Konya) belediyesiyle aynı tarihlerde kurulan Seydişehir Belediyesi'nin (1871) hizmetlerini mütevazı bir şekilde yapmasını da Hârun’u Veli’ye dayandıranlar yok değil. Küpe Dağı’nın hemen eteğindeki doğal yeşillikten ve tatlı sudan istifade ederek, güzel ama abartısız düzenleme ile hoş bir park yapmış belediye. Adı da ‘Kuğulu Park’. ‘Sâhi kuğuları nerede bu parkın Sayın Başkan? Yoksa Ankara’nın Çankaya’sında betonların arasındaki ‘Kuğulu Parkın’ küçük havuzundaki, hallerinden memnun olmayan kuğular sizin miydi?’
Seyyid, şehrin markası haline gelmiş, her yerde O var. Belediye lokantasındayız, güleç yüzlü, genç biri giriyor içeri. Bölgenin Milletvekili, Hârun Tüfekçi. İsmini aldığına hayır dua ederek başlıyor konuşmasına, hizmet aşkını mütevazılığıyla meczetmiş. Birlikte gezmeyi teklif ediyor, hay hay memnuniyetle diyoruz. Şehrin hemen her yerinde Seyyid Hârun adını görerek ilerliyoruz. Seyyid Hârun Unlu Mamulleri, Seyyid Hârun Kitabevi, Seyyid Hârun Bisiklet Tamircisi, Seyyid Hârun Lokantası, Seyyid Hârun Hamamı ve nihayet Seyyid Hârun Camii ve Türbesi.
Soruyorum yanımdaki belediye yetkilisine; ‘Sâhi ne oldu şu meşhur Seydişehir leblebisine?’ Hiç buralarda göremedim. Yetkili; - Alüminyum Fabrikası kurulduktan sonra azalmaya başladı diyor. Suğla’da nohut yetiştirip Seydişehir’de leblebi yapıp satmak zor gelmiş vatandaşa. Fabrika işçisi olup sözüm ona kolayı tercih etmişler. Hasılı, alüminyum leblebiyi yemiş bitirmiş. Bir zamanlar 300’e yakın leblebici, meşhur Seydişehir Leblebisini Çorum Leblebisiyle yarıştırıyormuş. Şimdi sadra şifa tek kalmış Seydişehir Seyyid Hârun Leblebicisi Hacı Hârun Usta.
Seydişehir’e bir dahaki çağırıldığımızda umar ve bekleriz ki, o günlerde Seyyid Hârun Veli Hazretleri ile çağdaşlarını enine boyuna inceleyen/anlatan sempozyum yapılır, Hazretin külliyesinin etrafı tarihine ve ruhuna uygun tarihi şehir düzenleme örneklerine göre düzenlenir, tarihi Ilıca kaplıcalarının modern dinlenme/konaklama tesisleri bitirilir, Kuğulu Park’ın kuğuları getirilir, Pınarbaşı denilen yerdeki kayalığın üzerinden su salınıp şelale akıtılır. İşte o zaman tüm Süleha Seydişehir halkı ve biz Hârun Veli Hazretleri ve Memiş Efendi’nin talebesi Sultan II. Abdülhamit’in Şeyhi Hacı Abdullah Efendiler başta olmak üzere yaptığımız hayır duanın sevabına nâil olmasını istediklerimize Vekil Hârun Tüfekçi’yi ve İbrahim Halıcı Reis’i de yürekten dahil ederiz.
İbrahim DEMİRCİ
Seydişehir’de bir çeşme
Seydişehir insanı, çok alçakgönüllü, azıcık kırgın ama olgun, sabırlı, mütevekkil ve güzel göründü bana. Tarih ve tabiat zenginliğini, topluca yapılan bir gezinin -ister istemez- hızlı temposu yüzünden yeterince, doya doya teneffüs edemediğimi söylemeliyim. Bölge milletvekili Harun Tüfekçi Bey’i köyünün yakınındaki göletin kıyısında dinlerken, çok ârızalı Türk demokrasisinin istenirse pekâlâ iyileş-tiril-ebileceğini düşünmekten kendimi alamadım. Kayalarla ormanın sarmaştığı dağların dibindeki bu göletin kıyısında bir zamanlar nasıl kitap okuduğunu, ders çalıştığını anlatan bu adam, köklerine o kadar bağlı ki, bugün de sabah namazından sonra bu göletin kıyısında yürüyor, koşuyor; günün erken saatlerinde göletin bir ayna gibi dağı yansıttığını söyleyebiliyor. Güzelliğini düşleyebildiğim bu görüntüyü gözlerimle görerek yaşamayı istedim.
Seyyid Harun Velî külliyesinin alt yanında köşe başında bir çeşme gördüm.
Çeşmenin kitâbesi şöyle:
Ey hoşâ çeşme-i cân-bahş u hıyk-ı reşahât
Zencebil ırmağıdır sanki bu nehr-i cennât
Seydişehr içre binâ etdi bir ağa-yı kerîm
Yani Derviş Ali Ağa’dır o sâhib-i hayrât
Sıdk u ihlâsıla âsâr-ı Celîlü’l-hayrı
Heme mevzu ola mîzânına rûz-ı Arasât
Eyledi iki celîlü’ş-şiyemin rûhunu şâd
Biri hemnâm-ı Hüseyn ü biri Harûn-sıfât
Birisi vâlid-i bânîdir o şâh-ı şühedâ
Birisi şâh-ı velâyet ki refî’u’d-derecât
Hele mîzâb-ı şerif gibi olup kıble-nümâ
Teşneler nûş ede abdest ala erbâb-ı salât
Olıcak böyle ola çeşme lâtîfü’l-meşreb
Lülesinden akıdır nice mezâyâ-yı nükât
Bârekallah deyüp eyledi Rüşdî tarih
Ne güzel çeşme-i ra’nâ vü zihî âb-ı hayât
1249
Şair Rüşdî, Derviş Ali Ağa’nın yaptırdığı çeşmeye tarih düşürürken, babası Hüseyin ile Kerbelâ şehîdi Hz. Hüseyin’i sadece adaş olarak değil, yoldaş olarak da birleştiriyor, onların yanına şâh-ı velâyet saydığı Seyyid Harun Veli Hazretlerini de katıyor. Bu çeşmenin onların ruhlarını şâd edeceğini söylüyor. Çeşmenin lülesinden akan suyu, zencefil ırmağı, cennet nehri, âb-ı hayat saymakla yetinmeyip nice nüktelerin meziyetlerini de aynı lüleden akıtıveriyor. Bu ifadelerde şairane abartmaların değil, bütün nimetleri Hakk’ın yüce Zât’ına bağlayan tevhit anlayışının parlamakta olduğunu düşünüyorum.
Çeşmenin şurasına burasına yazılmış gereksiz şeylerin çirkinliği, kitabesindeki güzelliği daha çarpıcı hâle getiriyor.
Biliyorum, Seydişehir’e, bu efendi kente yeniden gitmem gerekecek.
Fatih ÖZKAFA
Şehirlerin Beslendiği Damarlar
Bir insan, daha önce görmediği bir yeri gördüğünde, ister istemez, zihninde bir karşılaştırma yapar. Bu, doğup büyüdüğü şehirle, ikamet ettiği şehirle ve daha önce görüp gezdiği şehirlerle yeni gördüğü yer arasında yapılan bir mukayesedir. Yeni gördüğü memleket, bir kimseyi daha ilk bakışta büyülese bile, bu büyünün sarhoşluğu azalmaya başlar başlamaz, o kimsenin zihnindeki karşılaştırmalar da başlar. Evet, der insan; falanca şehir de böyle, sırtını ulu bir dağa yaslamıştı veya falan şehrin de ortasından bir nehir geçiyordu.. vs.
İşte insan, hafızasında iz bırakan peyzajlara dayanarak yaptığı bu mukayeselerle, gezdiği şehirleri “çok güzel, sıkıcı, çirkin, ferah... vb.” sıfatlarla tanımlayıverir. Halbuki her şehrin bir hikâyesi vardır; yine her şehrin bir, hattâ birçok efsanesi vardır. Şehirler, efsaneleriyle, hurafeleriyle, yanlış da olsa yerleşmiş gelenekleriyle ve doğruluğu ‘tavatur’ olmuş tarihî gerçekleriyle şehirdir.
Hâl böyleyken, hiçbir yerleşim birimini önemsemezlik edemeyiz. Bu kanaatim (TYB Konya Şubesi’nin düzenlediği) Seydişehir gezisinde daha bir pekişti. Zira, bu şehrin teşekkül hikayesini öğrendiğimizde de, Anadolu’nun pek çok kentinin kurulup canlanmasında olduğu gibi, maneviyat kaynaklı bir öncülüğün, merkezi rol oynamış olduğunu gördük. Konya - Hz. Mevlâna ilişkisi, Bursa - Emir Sultan ilişkisi, Nevşehir - Hacı Bektâş-ı Velî ilişkisi gibi örneklerde olduğu gibi, daha yüzlerce yerleşim merkezi için kurulabilecek bağlantılardan biri de Seydişehir ile Seyyid Harun-u Velî Hazretleri arasındaki ilişkidir.
Anadolu topraklarındaki şehirlerin çok büyük bir çoğunluğunun yurt olarak benimsenmesine etki eden faktörler arasında, o yerleşim yerinin coğrafî ve tarihî özellikleriyle birlikte, oradaki manevî bir merkezin önemli rolünü de vurgulamadan geçemeyiz. Klâsik Türk-İslâm şehrinin şekillenişinde kale, cami, yönetim merkezi, çarşı gibi siyasi, askeri ve sosyal yapı grupları, nasıl ki şehrin yapısal gelişimi için merkezi rolde ise, oradaki manevi öncüler de toplumsal ahlâkın, inancın, erdemin, hoşgörünün ve huzurun tesisine katkıda bulunarak ayrı bir merkezi rol üstlenmişlerdir. Bu, tarihsel bir vakıadır ve ülkemizin nerdeyse her köşesinde halkın kutsal addettiği mekânlar, olağanüstü saygı duyduğu kimseler olagelmiştir. Bu olguyu yalnızca sosyal açıdan değerlendirecek olsak bile, toplumdaki kırsal nüfus-şehirli nüfus dengesinin korunmasına yardımcı olmuş bir etken olarak sayabiliriz. Çünkü insanları doğup büyüdükleri yerlere bağlayan, onları orada kalmaya sevk eden, orada kaldıklarında mutlu ve müteselli olmalarını sağlayan nedenlerden biri de, -her ne kadar hurafelerle zenginleştirilmiş olsa bile- o yurdun efsaneleri yani kutsallarıdır.
Seydişehir, coğrafi zenginlikleri ve güzellikleri yanında, Seyyid Harun Hz.’nin sembolleşmiş ve Seydişehir’le bütünleşmiş manevi kimliğiyle de “Seydehirdir. Şehrin nasıl kurulup geliştiğini öğrendiğinizde, Seydişehir’den Seyyid Harun-u Velî’yi çıkarınca Seydişehir diye bir yerin adından bile söz edilemeyeceğini görürsünüz.
Gezimizde de gözlemlediğimiz kadarıyla Seydişehirliler, Seyyid Harun-u Velî Türbesi ve Camii etrafını ideal bir biçimde düzenlemiş olamasalar da, tarihi mekanları istenen estetik seviyede ziyarete sunamasalar da, Tınaztepe Mağarası, Küpe Dağı, Suğla Gölü, antik yerleşim birimleri ve antik Açıkhava tiyatrosu gibi şehrin doğal ve tarihi zenginlikleriyle emsalsiz güzelliklerini yeterince tanıtamamış olsalar da fırıncısından bisiklet tamircisinin işyeri ismine varıncaya kadar Seyyid Harun-u Veli ile bütünleşmiş kimselerdir. Ve bu olgu, Seydişehir halkının kutsalıdır. Halk, kendi kutsalını bağrına basar, onu benimser ve onunla ilgili mekanları çirkinleştirdiğinin de farkında olmaksızın korumaya çalışır. Lâkin asıl kabahat, iyiniyetle tahribat yapan halkın değildir elbette; halkın kutsalını korumayı yine halka tevdi etmiş veya buna göz yummuş olan ilgili kurumlarındır.
Atilla YARAMIŞ
Yazılacak Bir Yer: Seydişehir
Seydişehir’i daha önce görmemiştim. Ancak TYB Konya Şubesi’nin düzenlemiş olduğu bu gezi sayesinde (20.05.2006) anladım ki görülebilecek güzel yerlerden biri de burasıymış. Gökçehüyük, Kuğulu Göl, hele Tınaztepe…
8.30 gibi Konya’dan çıktık. Oraya vardığımızda (saat 10 suları) kafilenin ilk işi bir çay içmek oldu. Oturduğumuz masalara evvela boş bardakların gelmesi buranın farklı olduğunun ilk göstergesiydi. Daha sonra cam sürahilerde (tam sürahi mi bilmiyorum ama çaydanlık değil) getirilen çaylar, bu farklılığı bir kez daha yineledi. İlk olarak Muallimhane Camii’ni gezdik. Caminin tarihi 16.yy’a kadar uzanıyor. Önündeki şadırvanın yeni olduğu her halinden belli. Ancak kubbesi, Selçuklu mimarisini anımsatıyor. Belli ki bu şadırvanı yapanlar, cami ile bir uyum sağlamak istemişler; ama bu stilin en az 300-400 yıl geride kaldığını unutmuş olmalılar. Burayı gezdikten sonra ara sokaklardan ve Seydişehir halkının “bunlar da kim” diyen gözleri arasından Seyyid Harun Veli Cami’sine vardık. Bu camiye ismini veren zât, Seydişehir’e de adını veren kişi. 700 yıl evvel ta Horasan’dan mânevi bir işaretle buraya gelip bir vatan kurduğu söyleniyor. Orada anlatılanlara göre Seyyid Harun’un ilk işi, yeni kurduğu bu memlekete cami, aşevi, hamam ve bir de medrese açması oluyor. Bu o kadar mânidardır ki; Seyyid Harun’un zâtında milletimizin geçmişte, dinine (cami), yoksullara (aşevi), temizliğe (hamam) ve ilme (medrese) ne kadar önem verdiği ortaya çıkıyor.
İlçe merkezine çok yakın bir köy, Gökçehüyük köyü de orada bulunan bir baraja ismini vermiş. Bu baraj gölüne şafak vakti etrafındaki dağların siluetinin vurduğu söylendi. Hayal etmesi bile ne kadar hoş.
Eldeki programa göre sırada Kuğulu Göl vardı. Hani adından da anlaşılacağı gibi şöyle gölün üstünde yüzen kuğular falan düşündük. Ancak birkaç ördeği bile zor gördüğümüzü söyleyeyim. Her ne kadar kuğusuz da olsa, manzara ve ortam çok güzeldi. Pikniğe gelen onlarca aile şehrin insanı yalnızlaştıran havasından bir süreliğine olsun uzaklaşmış, doğanın tadına varıyordu. Elinde çayı olan yaşlı bir nineye “afiyet olsun” dediğimde, ışıl ışıl gözleri ve nurlu yüzüyle “sağol” demesi, Seydişehir’i sevmem için galiba yetti bana.
Sıra Tınaztepe Mağarası’nda. Kuğulu Göl’den otobüsle epey gittikten sonra vardık oraya. Etrafı dimdik dağlarla çevrili. Dağlar “yeşil”in sırrını çözmüş olmalı ki daha bir yeşil. İç taraflara doğru akan mütevazı bir dere.
Mağaranın girişine varabilmek / çıkabilmek için on dakika yürüdük sanıyorum. Çıktığımızda gerimizde nefis bir yar (uçurum) bırakmışız. Mütevazı dediğim dere uçurumun dibine doğru kendini kayadan kayaya vuruyor. Faruk Nafiz’i hatırlıyorum:
“Dökülür köpüklü sular yarından”
…
Suya hayran kalarak mağaranın girişine yürüdüm (bu, birinci ve büyük olan mağara, küçük olan ikincisine vakit darlığından giremedik). Rehberin anlattıklarını duydukça heyecanım biraz daha arttı. Karşımda dünyanın üçüncü; vatanın da en büyük mağarası duruyordu.
- Bismillah!
İçeride nemli ve soğuk bir hava. Söylenene göre yaz-kış, gece-gündüz 9 derece sıcaklık. Astım hastalarına bulunmaz şifa! İkinci bir sürpriz ise “ney” sesi oldu. 1500 m.yi aşan yolculuğun büyük bir bölümünde eşlik etti bizlere. Asırlardır tasavvufun timsâli olan bu ses, her tarafından Yaratan’ın büyüklüğünü dile getiren bu doğa harikası ile adeta bütünleşmiş ve bizi daha bir mest etmişti. Mağara, küçük ama harika bir gölle son buldu. Rehberin dediğine göre bu gölün ardı, ta Suğla Gölü’ne uzanıyormuş.
Yaşım itibariyle belki çok yer görmedim. Onun için yapacağım bir kıyas da sağlıklı olmayabilir. Ama şu kadarını söyleyeyim ki “Tınaztepe’yi görmeden hayatımızın bir bölümü boş kalacaktır.
Bir sonraki adresimiz Gökhüyük’tü. Bu yerleşim biriminin tarihi günümüzden 7000 yıl önceye uzanıyor. Demek oluyor ki yerleşik hayata geçmiş insanoğlunun ilk yerleşim yerlerinden biri burası. Ne mutlu Seydişehir’e, böyle bir tarih hazinesini bağrında tutuyor. Ancak üzücü ve vatanımızca “klişe” haline gelmiş bir durum da söz konusu. Eğer bir çaresi bulunmasa bölgede yapılmakta olan barajın suları, bu “tarih hazinesi”ni boğacak güce sahip olacaktır. Temennimiz şu ki bulunacak/bulunması gereken çare, barajdan daha güçlü olsun.
Gezimizin son durağı Antik Tiyatro. Her ne kadar Aspendos ya da Hiyerapolis kadar ihtişamlı olmasa da biraz ilgi ve bakım bu tarihi yapıyı canlı kılmaya yetecektir. Öyle ki metruk hiçbir mekan bin yıl, iki bin yıl her şeyiyle beraber tarihe kalmaz. Onları özüne sadık kalarak gerekirse yeniden inşa etmeli ve yaşatmalıyız. Maalesef, Seydişehir’deki bu esere en kısa zamanda el uzatılmazsa, yerinde tozlu bir yelin estiğini görmek imkânsız değil.
***
Hülasa, Seydişehir yazılacak çok şeyi olan bir yer.
Hacer KARA
Küpe Dağı’nın Eteklerinde
TYB Konya Şubesi’nin gerçekleştirdiği doyumsuz gezilerden birini daha geride bıraktık. 21 Mayıs 2006 Cumartesi günü, Konya’nın neredeyse pek çok ilçesini birlikte gezdiğimiz ekibimiz yine tam tekmil hazırdı. Sabah erkenden Seydişehir yollarına düştük. Otobüsün arka tarafını kaplayan çocukların söylediği şarkıların eşliğinde yolculuğun ne kadar sürdüğünün farkına varmadan Seydişehir’e ulaştık. Bir parkta çaylarımızı içip dinlendikten sonra Seydişehir’in anıtsal mimarisini tanımak amacıyla sokakları adımlamaya başladık. (Bu sırada bir leyleği havada görmemiz bu yıl yapılacak diğer gezilerin habercisi olsa gerek.)
Eski bir tarihi geçmişe sahip olan Seydişehir, maalesef tarihi kent dokusunu yitirmiş. Ancak yine de gezilecek eserler mevcut. Seyyid Harun Camii, caminin önündeki Türbeler ve Hamam, Muallimhâne Camii ve Türbesi, Şeyh Hacı Abdullah Efendi Türbesi bunlar arasında yer alıyor. Sokak aralarında gezerken betonârme binaların arasına sıkışmış da olsa hâlâ cumbalı evlere rastlamak mümkün. Bu evleri tarihe tanıklık etmeleri bakımından şanslı sayıyorum. Umarım içinde yaşayanlar da sahip oldukları değerin farkındadırlar. Bu küçük gezintinin ardından öğle yemeği için ara verdik.
Yemekten sonra dağların yanı başındaki Kuğulu Park’a doğru uzandık. Seydişehir burada doğal güzelliğiyle bizi kendine hayran bıraktı. Doruklarında kar, yamaçlarında yemyeşil ağaçların ve rengârenk çiçeklerin bulunduğu dağlar, ressamlara ilham verecek kadar fevkâlade bir görünüm sergiliyor bize. Çaylarımızı daha bir keyifle yudumluyoruz. Buradan Gökçehüyük Barajı’na ve ardından Tınaztepe Mağarasına yol aldık. Çok merak ettiğimiz ve gördüğümüz muhteşem manzara karşısında büyülendiğimiz bu doğa harikasını mutlaka görmelisiniz. 230 milyon yılda oluşan mağara, 1650 m. uzunluğunda, 65 m. derinliğinde. İçine sızan sulardan dolayı traverten, sarkıt ve dikitlerin oluştuğu, küçük göl ve havuzların bulunduğu mağaranın sonunda suyu berrak, büyük bir göl yer almaktadır. Mağara ortamının astım ve bronşit hastalarına iyi geldiği belirtilmektedir. Tınaztepeden dönerken uğradığımız Gökhüyük kazı alanındaki yerleşim, Çatalhöyük’tekiyle benzer özellikler taşıyor. Yan yana kerpiçten yapılan evlerin içinde ocaklar yer almaktadır. Kazılar sırasında çok sayıda, buğday öğütmek için kullanılan topraktan yapılmış küçük değirmen çıkarılmıştır.
Gezinin son durağı, Bostandere Köyü’nde Aktepe mevkiinde yer alan Roma tiyatrosuydu. Çok küçük olan bu tiyatronun basamaklarında oturup kumanyalarını yiyen ekibimize Roma Dönemi’ne ait bir oyun sergilenmiyordu ama İsmail Desteli şiirini, Mustafa Karaçelebi türküsünü okudu. Bu keyifli anlardan sonra geç saatlerde Konya’ya döndük.
Seydişehir’in tarihi hakkında şu bilgileri sizlerle paylaşabiliriz.
Tarihçe
Seydişehir Konya’nın güneybatısında, Konya’ya 92 km. uzaklıktadır. Küpe ve Eğriburun Dağları’yla çevrilidir. Göller Bölgesi (Psidya) sınırları içinde yer alan Seydişehir’in tarihi Prehistorik devirlere kadar iner. Beyşehir ve Suğla Gölleri arasında Prehistorik devir araştırması yapan J. Mellart bu iki göl arasında bulunan Çamur, Bucak, Dereköy, Gençali, Kaşaklı, Toprak Tol ve Burun höyüklerinin yüzeyinden topladığı seramik parçalarından, bu höyüklerin Neolitik ve Kalkolitik devirlerden kaldığını tespit etmiştir. Bugün Seydişehir’de MÖ. 5500-5000 yıllarına ait en eski yerleşme olarak bilinen Suberde Höyüğü’nden sonra Prof. Dr. J. Bordaz 1974 yılında Beyşehir Gölü güneyindeki Erbaba Höyüğü’nde bir kazı yapmış ve burada MÖ. 5800-5400 yıllarına ait bir Neolitik Çağ yerleşmesi tespit etmiştir. Bütün bu araştırmalardan Beyşehir ve Suğla Gölü arasındaki bölgenin günümüzden 7500-8000 yıl önce Neolitik Çağları yaşayan bir medeniyete sahne olduğu, insanların bu bölgede küçük topluluklar halinde köyler kurduğu, toprağı işlediği, ormanlarda avcılık yaptığı sonucu ortaya çıkmıştır. MÖ. 1800’lerden itibaren bölgeye önce Hititler, ardından Frigler hakim olmuştur. Hellenistik, Roma ve Bizans devirlerini de yaşayan Seydişehir’de Roma döneminden kalan bir tiyatro bulunmaktadır. Antik tiyatro 1969 yılında Bostandere Köyü’ne su götürmek için su yolu açılırken ortaya çıkarılmıştır.
1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’nun kapısı Türkler’e açılmıştır. Ancak Seydişehir’in asıl kuruluşu, Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından hemen önce, bölgede Eşrefoğulları’nın hâkim olduğu sırada, yaklaşık olarak 1300’lü yılların başında gerçekleşmiştir. Seydişehir, Seyyid Harun Veli tarafından kurulmuş ve onun ismi ile anılmıştır. Seyyid; emir, bey, reis anlamlarına geldiği gibi, peygamber soyundan gelenlere de verilen bir unvandır. Rivayete göre; Seyyid Harun Veli Horasan’da beylik yaparken aldığı ilâhi bir işaret üzerine Anadolu’ya göç etmeye karar verir. Kendisinden Karaman İli’nde Küpe Dağı’nın doğusunda bir şehir kurması istenmiştir. O da bunun üzerine emirliği terk ederek kırk kişilik maiyeti ve ailesiyle yollara düşer. Kafile Bağdat üzerinden Konya’ya gelir. Konya halkının orada şeyh olarak kalmasını rica etmelerine rağmen yolculuğa devam ederler ve kafileye kılavuzluk eden bulut nihayet Küpe Dağı’nın doğu yanında durur. Seyyid Harun yakınlardaki Elita (Vervelit) şehrinin harabelerinden getirilen taşlarla burada bir şehir kurar. Bilindiği gibi Anadolu’nun imarında ve İslam dininin buralara yayılmasında Horasan Erenleri’nin büyük önemi vardır. İşte Seyyid Harun Veli bu görevi başarıyla gerçekleştirmiştir. 1320 yılına kadar yaşayan Seyyid Harun’un vefatından sonra vasiyeti üzerine önce kızı Halife Sultan, ardından kardeşi Bedreddin’in oğlu Musa Bey postnişin olur.
Karamanoğulları ve Osmanlı Devleti arasında sık sık el değiştiren Seydişehir, Fatih Sultan Mehmet’in 1473’te Karamanoğullarını ortadan kaldırması üzerine Osmanlı topraklarına dahil olur.
Seydişehir 1874 yılında belediyelik, 1915 yılında ilçe olmuştur. 1960 yılında aliminyum tesislerinin kurulmasıyla ekonomik açıdan gelişme göstermiştir.
Seyyid Harun Külliyesi
Seyyid Harun Camii
Seydişehir’in güneyinde yer alan Seyyid Harun Veli Külliyesi’nin ana yapısıdır. Kitabesi olmamakla birlikte kuzeybatıda camiye bitişik olan Seyyid Harun Veli Türbesi’nden yola çıkılarak caminin 1302–1320 yılları arasında Seyyid Harun Veli tarafından yaptırıldığı söylenebilir.
Kuzey-güney doğrultusunda uzanan cami, ahşap hatıllı moloz taştan inşa edilmiştir. Üzeri ahşap kırma çatılıyla örtülmüştür. Duvarlarda yer yer devşirme malzeme kullanılmıştır. Kuzeybatıda yer alan ve sonradan eklendiği anlaşılan taş minare tek şerefelidir. Harime kuzey, doğu ve batıdaki üç ayrı kapıdan girilmektedir. Harim, ahşap direkli, düz tavanlı, mihraba dik üç sahınlıdır. Selçuklu plan tipinin uygulandığı cami, plan şeması bakımından orijinalliğini korurken, mihrap, minber ve vaaz kürsüsü gibi yapı elemanları bakımından geç dönemde değişikliğe uğramıştır. Bu ahşap ögeler oyma-kabartma tekniğinde, bitkisel motiflerle süslenmiş ve yağlı boyayla boyanmıştır. Ahşaptan yapılan pencere kanatlarının kündekâri tekniğinde olduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan yalnız güney cephedeki birkaçı korunmuş, diğerleri onarımlar sırasında kaldırılmıştır. Mahfil U şeklinde harimi dolanmaktadır. Mahfilde Seyyid Harun Veli’nin inzivaya çekildiği bir hücre yer almaktadır.
Türbeler
Seyyid Harun Camii’nin kuzey cephesi’nde üç türbe yer almaktadır. Bu üç türbeden caminin giriş kapısının sağındaki Seyyid Harun Veli Türbesi’dir. Türbenin giriş kapısı üzerindeki kitabesinden H. 720/M. 1320 yılında inşa edildiği anlaşılmaktadır. Taştan yapılan yapı, kare planlı olup, dıştan piramidal külâhlı, içten kubbelidir.
Halife Sultan Türbesi; Camii’nin kuzeydoğu köşesindeki türbe, Seyyid Harun Veli’nin 1367’de vefat eden kızı Halife Sultan’a aittir. Kesme taştan inşa edilen yapı kare planlıdır. İçten ve dıştan kubbelidir. Türbenin hem içten hem dıştan kubbeli olması daha geç bir dönemde yapıldığı izlenimini vermektedir.
Rüstem Bey ve Sultan Hatun Türbesi; Halife Sultan Türbesi’nin bitişiğindedir. Turgutoğlu Emir Şah Bey’in kızı Sultan Hatun ile Halil Bey oğlu Rüstem Bey için yaptırılan türbenin kesin tarihi bilinmemekle birlikte, içindeki en eski mezar taşının 1422 tarihli olması sebebiyle 15. yüzyılın ilk çeyreğine atfedilmektedir. Yapı kare planlı olup, dıştan sivri külâh, içten kubbe ile örtülüdür. Bu plan tipiyle türbe, geç bir tarihte yapılmış olmakla birlikte, Selçuklu türbe mimarisinin son örneklerindendir. Yapının beden duvarları taştan, külâhı tuğladan yapılmıştır. Kümbetin içinde beş mezar bulunmaktadır.
Hamam
Külliyenin parçalarından biridir. Seyyid Harun Camii ile aynı tarihlerde yağıldığı sanılmaktadır. Kadın ve erkekler için ayrı bölümleri bulunan bir çifte hamamdır.
Muallimhane Camii ve Türbesi
Camii, 1529 yılında, Pir Mehmet oğlu Hacı Recep adına Kur’an okutmak ve öğretmek amacıyla “Muallimhane” (Mektep) olarak yaptırılmıştır.
Dikdörtgen planlı yapı, ahşap hatıllı moloz taştan inşa edilmiştir. Üzeri ahşap kırma çatılıdır. Tek şerefeli bir minaresi bulunan cami oldukça sadedir. Harim ahşap sütunlu, düz tavanlıdır. Mihrap, kesme taştan süslemesiz olarak yapılmıştır. Üzerinde H.936/M.1529 tarihli bir kitabe yer almaktadır. Minber ve vaaz kürsüsü ahşaptandır. Bu tarihlerde Osmanlı mimarisinde kubbeli yapı yapma geleneği yaygındır. Ancak Muallimhane Camii’nin Seydişehir’in küçük bir yerleşim yeri olması ya da bir mektep olarak düşünülmesinden dolayı Selçuklu plan tipinde yapılmış olması mümkündür.
Muallimhane Camii’nin doğu cephesinde, duvara bitişik olarak, Pir Mehmet oğlu Hacı Recep ve ailesinin yattığı 1529 tarihli türbe yer alır. İçinde dört mezar mevcuttur. Yapı dikdörtgen planlı, içten kubbelidir. Giriş kapısının önünde bir revak bulunmaktadır.
Şeyh Hacı Abdullah Efendi Türbesi
Seyyid Harun Hamamı’nın kuzeybatısındadır. Türbe 1903 yılında vefat eden müderris ve Nakşibendi şeyhi Şeyh Hacı Abdullah Efendi için yaptırılmıştır. Dikdörtgen planlı türbenin duvarları kaba yonu taştan örülmüş, üzeri ahşap kırma çatıyla örtülmüştür. İç kısımda duvarlar çiniyle kaplıdır. Türbede Şeyh’in ailesi ve müritlerinin de mezarları yer almaktadır.
Anlattığımız yapıların dışında, 1880 yılında yapılan Yusuf Efendi Türbesi, 1833 yılında, Derviş Ali Ağa tarafından yaptırılan Ağa Çeşmesi halen ayaktadır. Üç kapısı (Ulu Kapı, Hızır veya Pazar Kapı Kiçi (Küçük) Kapı) bulunan kale, Konya Salnâmeleri’nde belirtilen altı medrese ve çok sayıdaki çeşme ise günümüzde mevcut değildir.
İsmail DETSELİ
Seyyid Harun’un huzurunda…
Seyyid Harun’un manevi huzurundan ayrılırken cami içinde aldığım hazzı dışarıda bulamayışımın üzüntüsü içindeydim. Üzüntümün nedeni, cami ve külliyesinin çevresi maalesef istenilen güzellikte olmamasıydı. Hâlbuki bu çevredeki bir yanda o mezbelelik gibi köhne evler bir yanda yüksek apartman ve külliyeyi doğudan gölgeleyen camiden yüksek Seyyid Harun konferans salonu, külliyeye adeta pres yapıyordu. Hâlbuki belediye çevredeki mülk sahipleri ile istişareler yapıp kendinden bazı feragatler halktan da bedelli veya bedelsiz anlaşma yolu ile huzurlu bir parka dizaynı yapılabilirdi kanaatindeyim.
Öğle yemeğinden sonra Seydişehir Sofrası’nın bahçesinde palmiyeler altında çaylarımızı yudumladıktan sonra yemekte bize iştirak eden vekilimiz Harun Tüfekçi ile sohbete daldık.
Harun Bey “Buraya kadar gelmişken benim köyümü ve köyümün ismi ile anılan Gökçehüyük barajını görmeden gitmeyiniz. İnanıyorum buradan çok haz alacaksınız” dedi “hay hay” dedik ve ilçeye 6 km. uzaklıkta olan baraja yine vekilin kılavuzluğunda ulaştık. İyi ki de gelmişiz. Hakikaten o güzel barajın Küpe Dağı’na naz edercesine nazlı yakamozları bizleri büyülemişti. Sayın vekil buraya kitap okumaya gelirmiş. Hatta üniversite imtihanlarına bile burada hazırlanmış. 200 bin metreküp su kapasiteli bu barajın hemen yakınını işaret ederek 650 bin metre küp su kapasiteli bir barajın daha yapılacağı müjdesini veriyor bize. Seviniyoruz.
Oradan ayrılıp yeşil bahçeleri yol kenarında seyrederek yine küpeye nazar edercesine güzellikler sunan Kuğulu Park’a geldik. Harun Tüfekçi müsaade isteyip ayrılıyor. Kuğulu Park’ın sularında kuğu göremedik ancak üç adet pekin ördeği yüzüyordu. Başka güzellikler vardı. Yemyeşil çimenler üzerinde her bir tarafa yayılmış, ilçe halkı mangallardan çıkan kokulu dumanlar yeşil ağaçlar arasından küpe dağına doğru adeta bulut oluşturuyordu. Kaptanımız Baki Çoban bana Küpe’nin zirvesine yakın bir mağarayı işaret ederek “Bak abi şu mağaranın ismi Ferizine. Bu mağaranın ta Alanya’ya indiği söylenir. Buraya belediye bir çıkış yolu yapmak için proje hazırlığında, o yapılırsa ziyaretler kolaylaşacak” dedi.
Artık yolumuz Tınaztepe’ye doğruydu ve 22 km sürecek yola revan olduk.
Yol manzarası bir harikaydı. Otobüsümüz Antalya istikametinde dağlara tırmandıkça arkamızda Seydişehir ve Yalıhüyük ovasında görünen Soğla gölünün görünümü muhteşemdi.
Ve meşhur mağaradayız. Burada bütün yazarlara mağaranın özellikleri anlatıldıktan sonra inişli çıkışlı yürüyüş başladı. Bu mağara 49 yıllığına Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan kiralanmış. Bir buçuk trilyonluk bir yatırımla halkın hizmetine sunulmuş. Adam başı 3, çocuklardan 2 buçuk turistlerden de 10 YTL giriş ücreti alıyorlar. Demir basamak ve tahta merdivenlerle inilen ve kenarları muazzam bir ışık sistemi ile dizayn edilmiş mağara 1580 metrelik 30 metre derine iniş ile mağara sonunda çok derince suyu yeşile çalan bir gölde sona eriyor. Ve burada devreye giren görevli sağ taraftaki dehliz gibi yeri göstererek burası 22 km uzunlukta göllerle Soğla gölüne kadar gidiyor. Araştırmacıların böyle dediklerini naklediyor. Aman Allah’ım içersindeki sarkıtlar dikitler adam figürünü andıran oluşumlar sağ ve solumuzda bir karnabahar çiçeğini andıran travertenler harika bir görünüm arz ediyordu. Şunu da belirtmekte yarar var: Benim yaşım 60’ı geçkin olduğu halde ben mağara içersinde hiç yorulmadığım gibi yürüdükçe nefesim açıldı. “Bronşit hastalarına iyi gelir” demişlerdi. Dışarı çıktığımızda sosyal tesislerin güzel olduğunu gördük. Ancak buradaki lokantanın isminin Mağara Restoran olmasına üzüldüm. Türkçe daha güzel bir isim verilebilirdi.
Gidiş yolumuza geri dönerek Seydişehir’e indik. Ve Bozkır Seydişehir arasında Soğla gölü civarında tarihi Gökhüyük harabelerinde idik. Yeni Çarşamba çayı kanalı yapımı dolayısı ile tarihi Hüyük’ten bir kısım harabe meydana çıkarılmış. Asırlar boyu toprak altında yatıp da sonunda bir kazaya uğrayıp yüze çıkarılan uykusu bölünen tarih…
Güneşin yakışı yağmurun yıkışına terk edilmesi beni ve bütün görenleri üzüntüye boğdu. Bu kanal biraz daha eski yatağına doğru alınıp da buranın korunması sağlansa idi daha iyi olurdu. Bu tarihi derinliklerinden ses veren örenden ayrılışımız akşamın yakınlaştığının işaretiydi. Ama bir tarihi yer daha vardı bizi bekleyen. Çok eski bir tarihe sahip olan Bostandere kasabasının tam üst yamacında Küpe Dağı’na adeta ben buradayım diyerek bakan bir yamaçta idi. Yüksek dağların arasından Küpe’ye bakan antik tiyatro. Şöyle buradaki manzaraya baktım demek ki o insanlar da yaşamın tadını en az bizim kadar biliyorlarmış. Yalnız ne yazık ki burada gördüğümüz manzara da Gökhüyük’tekinden farksızdı. İlgisizlik her yerde kendisini gösteriyor. Ne toprağın altındakine ne de yüze çıkarılanına değer verilmiyor.
Belediye ilgililerinin hazırlayıp getirdikleri kumanyaları bu antik mekânda yedik ve fıkralar anlatıp şarkılar söyleyerek oradan ayrıldık. Dönüşte Küpe dağına bakarken dilimden şunlar döküldü:
Pek haşin bakıyor Küpe
Başımızı döndürüyor tepe
Hoş geldiniz ve güle güle
Der misin bize Seydişehir.
Fahri KUBİLAY
Tanıtıma ihtiyacımız var
Tanıtım bir iş en can alıcı unsurudur. Elinizde bulunan kıymet ne kadar değerli olursa olsun tanıtamazsanız kıymetini sadece siz bilirsiniz. Reklâmını yapar, tanıtırsanız kıymetini cümle âlem bildiği için sonuçta oluşacak değer sizin kar hanenize yazılır. Bu vesile ile Seydişehir’in elindeki değerleri iyi tanıtmak Seydişehirlilerin birinci görevidir. Bacasız fabrika olarak tarif edilen turizm şu anda dünya ekonomisinin can damarı olarak kabul ediliyor. Seydişehir gibi doğal güzellikleri ve tarihiyle tanınmaya ne kadar çok ihtiyacı olduğu ortadadır. Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi ‘yazacak çok şeyimiz var’ sloganı ile Seydişehir’e bir gezi programlamış. Köşe yazarları, araştırmacılar, edebiyatçılar, eğitimciler ve üniversite öğrencilerinden oluşan bir ekip Seydişehir’e geldi. Seydişehir Belediyesi tarafından misafir edilen gruba Seydişehir’den birkaç arkadaş da eşlik ederek Seydişehir’in tarihi turistik ve doğal güzelliklerini tanıtmak için elimizden gelen gayreti gösterdik.
İlk olarak Muallimhane Camii’nden başlayarak Hacı Abdullah Efendi Türbesi ve Seyyid Harun camiiyle devam eden gezinin en can alıcı kısmı Seyyid Harun camii ve Tınaztepe mağarası idi.
Seyyid harun camiini ziyaret ederken Alaylar İmamı Abdurahman Ayaz da geziye eşlik ederek Seydişehir tarihi hakkında ve Seyyid Harun Veli’nin Seydişehir e gelişini detaylı bir şekilde gelen misafirlere uzunca anlattı ve soruları cevapladı. Cami ve çevresi hakkında ortaya çıkan sonuç, “Burayı niye markalaştırmıyorsunuz?” sorusu oldu. Gerçekten haklılardı.
Seyyid Harun çevresinde yapılacak çevre düzenlemesi çok katlı binaların başka bir yerde inşa edilmesi, işhanının üst katının yıkılması elektrik kablolarının kaldırılması yerlerin asfalt değil de daha uygun bir malzemeyle döşenmesi ve ışıklandırılarak çevrenin bir cazibe merkezi haline dönüştürülmesi. Bütün bunların yanında her yıl sempozyumlar düzenlenerek ilçenin tanıtımı yönünde ne gerekiyorsa yapılması. Bütün bunları konuştuk, ekiple birlikte.
Kuğulupark’ta bulunan muhteşem doğal yapıyı görünce herkes hayran kaldı. Türkiye’nin hiçbir yerinde bulunmayan bu eşsiz değeri gören herkes buraya en kısa zamanda piknik amaçlı gezi düzenleyeceklerini söyledi.
Bir doğa harikası olan Tınaztepe mağalarına ben şimdiye kadar gelip de hayran kalmayan insan görmedim. TYB’li dostlar da “keşke bu güzelliği daha önce görseydik” diye hayıflandılar
Sabahın erken saatlerinde başlayıp akşama kadar devam eden gezide Muallim hane camii Seyyid Harun camii Pınarbaşı ve Gökçehüyük barajı, Kuğulupark Tınaztepe mağarası Gökhüyük kalıntısı ve Bostandere antik tiyatrosu gezildi.
Yazar arkadaşların izlenimleri Seydişehir’e ve Seydişehirli’ye umarım ışık tutacaktır.
Ben geziyi tertip eden TYB Genel Sekreteri ve TYB Konya Şube Başkanı Ahmet Köseoğlu’na ve geziye katılan bütün misafirlere Seydişehir’in tanımına katkılarından dolayı teşekkür ederim.