Yazarlar Akşehir'i yazdı
Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi’nin 14 Ağustos’ta “Yazılacak çok şeyimiz var” adı altında Akşehir’e düzenlediği geziden izlenimler...
Gülmecenin Başkenti Akşehir
Zeki Oğuz
Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi "Yazılacak Çok Şeyimiz” adı altında geziler düzenliyor. Bu gezilerin altıncısını geçtiğimiz Cumartesi günü Akşehir'e yaptık. Yazar, şair, gazeteci, sanata ve edebiyata düşkün öğrenci yaklaşık kırk kişi, Yazarlar Birliği'nin önünden, Hoca Hasrettin zamanından kalma bir otobüsle düştük yola. Hatta Şube Başkanı A.Köseoğlu bir arkadaşımızı hayli yapılı görünce yola dayanamayacağını düşünerek birliğe kilitlemeye kalktı, ama başarılı olamadı. O arkadaşımız da geldi bizimle.
İlk durağımız Ilgın Lala Mustafa Paşa Külliyesi'ydi. Çarşı içinde geniş bir alanı kaplayan külliye 1576 yılında Lala Mustafa Paşa tarafından yaptırılmış. Külliyenin çarşı bölümü güzel, ama hanın durumu içler acısı. Han mezbelelik halde .Vakıflar Müdürlüğü'nün, hanın bu hale gelmesine neden izin verdiğine akıl sır ermez.
Akşehir'de grubu Belediye Kültür Müdürü ve bir bayan yardımcısı karşıladı ve gezinin sonuna kadar ayrılmadılar.
İlk durağımız Nasrettin Hoca'nın türbesiydi. Burada Zekeriya beyin kısa bir bilgi vermesinden sonra Gülmece Parkı'na geçtik. Akşehir Belediyesi bir değerbilirlik örneği göstererek ülkemiz gülmecesine hizmet edenlerin büstlerini ve Nasrettin Hoca'nın kimi fıkralarını anlatan anıtlar yaptırmış.
Akşehir Belediyesi diğer ilçe belediyelerinin örnek alması gereken mükemmel bir kültür merkezi yaptırmış. Hem de üç ayda bitirilmiş kültür merkezi. Akşehir'in yüzünü güldüren merkezde 550 kişilik bir sinema salonu var. Hasrettin Hoca Şenlikleri sırasında birçok etkinlik burada yapılmış. Belediye bu merkez için hiçbir kredi almadan yalnızca kendi imkanlarıyla gerçekleştirmiş.
Kurtuluş Savaşı sırasında Batı Cephesi Komutanlığı karargah binası Atatürk Müzesi haline getirilmiş. Özellikle dışardan gelen gezginler ilgiyle geziyorlarmış bu müzeyi.
Akşehir Nasrettin Hoca Şenlikleri 46 yıldır yapılıyor. Belediye bu yıl yedi bin konuğu ağırlamış.
Yorgunluk çayını Hıdırlık Parkı'nda içtik. Onca sıcaktan sonra çınarların koyu gölgesi ilaç gibi gelmişti gezginlere. Otuz altı yıl önce yaşadığım güzel bir anım var Hıdırlık Parkı'nda. Genç bir gazeteciydim.Yeni yeni yazıp çizmeye heves ediyordum. O yıl şenlikte Hıdırlık Parkı'nda şiir okunacaktı. Akşam serinliğinde Feyzi Halıcı, Osman Atıla ve Şiirimizin koca direği Fazıl Hüsnü Çağlarca şiir okudular, söyleşi yaptılar. Birkaç yıl önce bir kitap fuarında F. H. Dağlarca'ya o günü hatırlattım. Kolunu sallayarak "Ahh, nerde o yıllar" dedi. Kocamıştı ve hüzün vardı gözlerinde.
Akşehir'in en sevdiğim yerlerinden biri eski evleri. Bu evler korunuyor, restore ediliyor. Evin biri Akşehir Evi olarak düzenlenmiş. Burada Akşehir'e özgü yemekler yenebiliyor. Ev tam bir etnografya müzesi gibi.
Seyyid Mahmut Hayrani Türbesi'ni, Ulu Cami'yi, Hasan Paşa İmaret Camisi'ni, Sahip Ata Fahreddin Ali Medresesi'ni, Ermeni Kilisesi'ni gezdik.Buralarda kısa ve öz bilgileri Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim üyelerinden Zekeriya bey verdi.
Son olarak gittiğimiz halı atölyesi benim için çok şaşırtıcıydı. İpek halı dokunan bu atölyede 12 metrekarelik bir halının dokunması üç yılı alıyormuş. 11 m2'lik bir halının üzerine Ayet-el Kürsü işleniyor. Küçük bir halıya Osman Hamdi Bey'in kaplumbağa terbiyecisi, bir başkasına dünyanın yedi harikası işleniyor. Hepsi gerçek bir sanat eseri.
Sultandağları'nın eteğinde, merkezi bir konumda olan Akşehir'e ulaşım çok kolay. Özellikle tarihe meraklıysanız Kültür Merkezi'nde görevli Mehmet Güleray'ı bulun, o size bütün Akşehir'i gezdirir. Akşehir Evi'ni kuranlardan biri de Mehmet Güleray.
***
Mihman-dar etti Akşehir'i
Ahmet HACIOĞLU
“Yazılacak çok şeyimiz var” gezilerinin altıncısını medeniyetlere beşiklik etmiş Ak-şehir'e yaptık. Akşehir'e, hem tarihi kucağında emzirmesinin tezahürü hem de gezilerimizin adı gereği yazılacak ve görülecek çok şeyin beklentisi ile gitmiştik. Ama şehir kendini sakladı bizden. Konyalı seyyah-yazarlardan şehrin kendini gizlemesi Türkiye Yazarlar Birliğinin önünde bizi götürmek için bekleyen Akşehir Belediyesinin en modelli (1987 model) halk otobüsüyle buluşmamızla bir anlamda başlamıştı.
Hoca Nasreddin şehirde her görülecek yerde kendini hissettiriyordu. Mihman-dar-ımızla birlikte yapılan gezilecek yerler planlamasının icrasında sürprizlerle karşılaşmamızın baş müsebbibi de olsa olsa Nasreddin Hoca'dır.
Akşehir'i görüp-inceleme gezisini yılın başında programlayıp, haftalar önce ilgili-yetkililere bildirmemize rağmen her tarihi eserin kapısının kilitli olmasının esprisini, dönüşte Hoca Nasreddin'e yaklaştığımda “Bir daha gezilere çilingirle gel e mi” diye fısıldamasıyla anladım ki anahtarlar da kendisinde.
Taş Medreseye vardık, kilitli. Yandaki avlulu mezar taşlarıyla dolu müzede, dolaylı anlatımla dinledik özelliklerini tarihi medresenin. Burada Akşehir Hatırası olsun diye bir mevlevi mezar taşının boynuna kolumu dolayarak resim çektirmemim kısa gün kârı olduğunu düşünüp işin ciddiyetini bir tarafa atmanın, hocanın fıkraları gibi gezi yapmanın dayanılmazlığına ( zorunlu ) kendimi bıraktım.
San'at tarihi uzmanı hocamızın (kendisi Konya'dan bizimle gelmiştir) uyarısıyla Hıdırlık'tan önce “Batı Cephesi Karargâhı Müzesi'ne” gittik ve bir de ne görelim, müze kilitli değil.
Burası da kilitli olsa idi, Osmanlıdan Cumhuriyete geçiş dönemini en iyi anlatan sarıklı, sakallı aynı zamanda takım elbiseli ve kravatlı Akşehir Bank'ın kurucusu Hacı Bekir Sümer Efendinin fotoğrafını (elle renklendirilmiş) göremeyecektim.
Tarihi Akşehir Evlerinin -ki birçoğu metruk, Beypazarı evleri gibi restore ettirilmeli- bulunduğu mahalleyi, Ayasofya Mescidini, Güdük Minare Mescidini, Ferruhşah Mescidini, Hasan Paşa (İmaret) Camiini, Seydi Mahmut Hayrani Türbesini de uzaktan nazar edip Hıdırlık'a ulaştık.
Konya'nın Meram'ına övgüler yağdıran Evliya Çelebi'nin Akşehir'in Hıdırlık'ını hangi güzel sözlerle, mübalağalı kelimelerle anlattığını da merak etmedim değil. Âsude Hıdırlık Parkında huzur ve sürur içinde içtiğimiz tavşan kanı çayların hatırı da yaşadığımız sürece yaşayacak gibi.
Kilitli olup olmadığını anlama fırsatına erişemediğimiz Akşehir Evi (folklorik), Anbardar Kerim Ağa Camii, Yukarı Hamam ile tadına bakamadığımız Akşehir irmiğinin yapıldığı dükkânı, Akşehir gölü, tek bir duvar parçası kalan Akşehir Kalesini de Hoca Nasreddin izin verirse bir dahaki sefere görürüz inşallah.
Hoca Nasreddin'in torunlarının da hocalarına benzer yanları yok değil. Namaz vakitleri haricinde kapalı olan Ulu Camii (Selçuklu-1213) ikindi vaktinde gezip incelemek yerine o vakitte Eski Kilise'ye gidip kapalı kapının önünde beklememizin esprisi de herhalde Başkanın oraya bize hoş geldiniz demeye gelip, kilise anahtarını zabıtasına telsizden emir vererek getirtip açtırmasıydı, diye anladık. Bre haşmetli Başkan, gezdiğimiz yerlerde de bizim yanımızda olsaydınız da o nadide eserleri uzaktan seyreden biz olmasaydık.
Her ânı hoşluklarla dolu, fıkra gibi Akşehir gezimizde Mihman-dar-ımızın iyi niyetinden kuşku duymadığımızı belirtsem de Hoca Nasreddin'in bir fıkrası aklıma gelmiyor değil.
Tanımadığı bir adam gelip Hoca'dan ipini ister, eşeğimi bağlayacağım, der.
Hoca; ipe un serdim, veremem deyince adam şaşkınlıkla; amma da yaptın hoca der, ipe un serilir mi hiç? Serilir elbet der Hoca, vermeye gönlüm olmayınca, ipe un da serilir.
***
Şehrin alnı Akşehir!
Mahmut Sami Aldur
Akşehir üzerine yazılabilecek ya da konuşulabilecek çok şey var muhakkak ve Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi'nin organizasyonuyla benim de katıldığım Akşehir gezisinde gezilecek yerler listesinin kabarıklığı da işte buna işaret ediyordu.
Doğru olanı söylemenin pek çok yolu var. Hangi yolu seçtiğimiz değil de söylediğimizin doğru oluşu kıymetli kılar dilimizden ya da kalemimizden dökülen cümleleri. “Cümleler doğrudur sen doğru isen, Doğruluk bulunmaz sen eğri isen...” diyen Yunus Emre'nin, söylenen sözün doğruluğunun ve yerindeliğinin kişinin nasıl tanındığına ve kişiliğine bağlı olarak tartılacağını vurguladığını da hatırımızdan çıkarmamak gerekir.
Bizim kültürümüzde, ortak aklı işleterek herkesçe kabul görmüş doğruları bir çırpıda muhatabını kahkahalara boğarak anlatma temelinde kendisine zemin bulan mizah sanatı, bir doğruya tebessüm ettirerek vurgu yapmanın aracı olduğu müddetçe derinliğini kuşanır. Akşehir'in sembol ismi Nasrettin Hoca'nın kültürümüz ve milli kişiliğimiz bakımından asıl değeri bu çarpıcı niteliğinden kaynaklanmaktadır.
Akşehir, tarihin hemen her döneminde önemli aktörlerle ve tarihin seyrine etki etmiş meselelerle anılmış bir bölge. Sokaklarda, caddelerde gezerken maneviyat ikliminin kıymetli isimlerinin izlerine rastlamanız da an meselesi.
Gezide en çok dikkatimi celbeden fasıl Akşehir İlçe Halk Eğitim Müdürlüğü ve Akşehir Belediyesi ortak çalışmasıyla kurulan halı dokuma atölyesiydi. Yedi sekiz yaşlarında kız çocuklarından ev hanımlarına kadar bölge halkından halı dokuma ustaları tezgahların başında ipek halılar dokuyorlardı. Dakikalarca bütün gezi ekibiyle birlikte hayretle ve takdirle çalışmalarını takip ettik. Birer servet değerindeki ipek halılar yıllar boyunca verilen emek neticesinde üretiliyor ve çoğunlukla yurt dışından talep görüyor. Böylelikle hem bölge halkının gelir seviyesi bir oranda artırılmış ve iş gücü üretime dönüştürülmüş oluyor hem de Akşehir vasıtasıyla ülkeye yurt dışından kaynak getiriliyor. Başarılı bir proje. Emeği geçenleri kutluyorum.
Bütün aidiyetleriyle bize gülen yüzünü gösteren Akşehir'i siz de bugüne kadar olmadıysa bile bir şekilde mutlaka gezmeli ve Nasrettin Hoca diyarının havasını teneffüs etmelisiniz. Konya merkeze de yakın denilebilecek bir. Konya şehrinin alnına doğru iki adım mesafede.
***
Kısa Kısa Akşehir...
Zeliha ÜSTÜN
[email protected]
Lala Mustafa Paşa Külliyesi. Bir buruk tarih. Zamanında hac yolcularıyla dolup taşan han şimdilerde metruk. Cemaatlerin nefeslerini, dualarını saklayan duvar taşlarının size söyleyecek çok şeyi olduğunu, avluya girince hissediyorsunuz o deruni havada. Yaşlanınca sahiplenmek istemeyen insanlar gibi göz ardı edilip kaderine terkedilmiş. Suç yaşlı olmakta mı, yoksa ilgilenmemekte mi? Belki de hala insanların adımladığı çarşı kısmı, bir nebze de olsa yalnızlığına dost oluyordur cami cemaatiyle birlikte.
Nasreddin Hoca Türbesi ve Gülmece Parkı. Dünyanın ortasını bulmuşken hocanın türbesinin yanında, kaçırmak istemedik. Yanında eşi ile birlikte ebedi istirahatine çekilmiş hocayı, mezar sakini komşularından ayıran türbesi, yeşil kubbeli. Onları diğerlerinden uzak kılan bu türbe belki de dört bir yandan misafirleri buraya çekerek, hoca vesilesiyle diğer medfunları da onun fatihalarından sebeplendiriyor. Gülmece Parkı bir zaman tüneli, geçmişe uzanan. Adile Naşit'ten Vahi Öz'e kadar birçok yüz madene aksettirilmiş olsa da, gülümsetiyorlar sizi zihninizdeki anılarıyla. Aynı parktaki devasa kazanı görünce ilk akla gelenin, bu kazanın kullanıldığı bir düğün pilavı dökme fikri olması da ayrı bir tebessüm vesilesi.
Hıdırlık; şehre hâkim bir tepe. Koca çınar, kollarını çocuklarına açmış bir anne misali kucak açıp, gölgesinde barındırıyor sizi, ta ki ağaç sabrı düşsün zihinlerimize ve tefekkür edip anlamaya çalışabilelim biz yokken de, bu dünyada var olan ve bizden sonra da devam edecek olan olayları, tabiatın ahengini. Bir huzur hâsıl oluyor içinizde, bir esenlik iniyor üstünüze semadan. Sultan Dağları, ton ton yeşil göğe doğru. Bir azamet, bir ihtişam. Minicik kalıyoruz yanında. Anneannemin sözü çınlıyor kulaklarımda. “Dağ gibi ol, her şey eteklerinden akıp geçsin.”
Kendine has inşasıyla Ermeni kilisesi, şimdilerde ilkokul olan papaz eviyle şehrin sessiz sokaklarından birinde kendi hikâyesini yaşıyor gibi. Savaş yıllarında içinin tamamen beyaza boyanıp buğday ambarı olarak kullanıldığı çalınıyor kulağınıza. Birkaç ufak yerde yapılan çalışmalar sonucu ortaya çıkan desenler etkileyici. Puslu bir camın ardından görünen siluetler misali gizemli ve derin. Vaftiz odası, akustiği, mimarisi sizi bir başka kültürün kucağına taşıyor bir süreliğine.
Nasreddin Hoca'nın Akşehir'e geliş sebebi olduğu düşünülen Mahmud Hayran'a ait türbe, hemen yanı başındaki Ferruh Paşa Mescidi, Ulu Camii'nin çinili mihrabı ve sessiz bahçesi, Hasan Paşa (İmaret ) Camii önemli ziyaret mekânlarından bazıları.
Üzerlerinde atlar, gergef başında bulunan kadınlar, anne çocuk figürlerinin olduğu pek çok mezar taşıyla anılan Akşehir'in evleri de görülmeye değer doğrusu. Uzun sokaklar boyunca uzanan evlerin arasından geçerken farklı bir boyutta adım atar gibisiniz. Tenekelere ekilen sakızlar sıralanmış merdivenlere, yılların yorgunluğu yansımış evlerin duvarlarına ve çehrelere. Çaresizlikten sac levhalarla dış cepheleri kapatılmış kimi yapılar, çirkin görünüşlü bir isyan bayrağı haline getirmiş evleri, zamana ve ilgisizliğe karşı çekilen. Ahşap balkonlar minik bahçecikler olmuşlar evin hanımının küçük mutluluklarını yansıtan.
Dünyanın en büyük ipek halısının dokunduğu atölyede sabrı solursunuz ilmek ilmek. Işıl ışıl ipeklerin nasıl desenlere dönüşüp hayat bulduğuna, minicik alanlara yüzlerce düğümün sığdırıldığına şahit olursunuz. Takdir etmektir elinizden tek gelen.
Küçük bir şehrin tarihte önemli roller oynayabileceğinin göstergesidir Akşehir. Hac yolu üzerinde yer alması, Kurtuluş savaşı yıllarında Garb cephesinin yönetildiği mekân olması, kâinat içinde küçük, ama yaptıklarıyla büyük insanoğlunu anımsatır size. Ve eğer istenilirse çok kısa sürelerde oldukça büyük eserler meydana getirilebileceğine tanık olursunuz Akşehir Kültür Merkezi'ni gördüğünüzde. İnsan emeğini bir kez daha alkışlarsınız ve geçen günün güzel bir anı olarak hatıralarınızda yer etmesini sağlayanlara teşekkürlerinizi sunarsınız.
***
Akşehir Sepetinden
Makbule ARSLAN
Dalgalar insanı bazen boş, bazen de çeşitli nimet ve güzelliklerle dolu, kararlı ve kanaatkâr insanların bulunduğu yerlere savurur. Dalgalar bizi ağustos ayının on ikinci günü Allah'ın çeşitli nimet ve güzelliklerini esirgemediği Gülmece Başkenti'ne savurdu. Evet, eşeğine ters binerek herkesi güldüren, Allah'ın adaleti gibi cevizleri dağıtıp herkesi düşündüren, türbesinde bile çeşitli muziplikler bulunan Nasrettin Hocanın ilçesine Akşehir'e...
Ruhlarını ressamlar tuvallerine verirmiş, yazarlar kalemlerine… Nasrettin Hoca da Akşehir'e vermiş doğrusu. Bu hissi yalnız Hocanın türbesinde değil; o dar, yokuşu fazla, birbirine yapışık evlerin, sımsıcak iletişimin olduğu sokaklarda da fark etmek mümkün. Mesela biz kafile olarak Akşehir'in kalbinin attığı yerlerde gezerken; üzerimizdeki iletişim sıcaklığını (Ee tabi ağustos sıcağına da) Ulu Camii, Hasan Paşa Camii gibi yerlerde manevi huzuru, göz zevkinin son doruğu sayılabilecek küçük kesitleri (çini işlemeler, çeşitli dönemlerden kalma farklı yazı tipli bordürler...) Bizzat görüp inceledik. İnsanların bedenen ve ruhen dinlenip farklı denizlere yelken açmaları için ipi göğüsleyen insanları takdir ettik. Bu insanların başındaki Belediye Başkanı Mustafa Baloğlu'nun cesaretinin azminin ve sabrının açık kanıtı olan Kültür Merkezi'ni gezdik. Bu bina üç ayda tamamlanışı küçük ayrıntılarının gözden kaçırılmayışı ve serin iç açıcı rengiyle ilginç bakışlarımıza küçük bir gülümsemeyle cevap verdi.
Gülmece başkentinde gezimiz devam ederken siyasi, sosyal ve ekonomik darboğazların bizleri çok derinden etkilediği ortamdan bizi bir nebze uzaklaştıran Türkiye'nin önemli gülmece- güldürmece ustalarının yüzlerinin yapıldığı yuvarlak bir alana geldik. Bu ilçede Türkiye'yi güldüren insanların çehrelerini görmeden olur mu deyip Kemal Sunal'ın Adile Naşit'in, Sadri Alışık'ın yüzlerine ilk kez görmüş gibi sevgiyle baktık. Bu büyük emek ve zahmet dairesinden küçük bir slalom yoldan yürüyerek bakır sanayinin nefis ürünü dev kazanı yanına geldik. Doğrusu koça bir Akşehir'e yemek pişirecek kapasitedeki bu kazanı görünce Keloğlan masallarındaki devanasının yemek pişirdiği dev kazanı anımsadım.
Güzel hizmetlerde bulunulan yerde güzel yemekleri yedikten sonra devam eden gezimizde gittiğimiz en son yer olan halı kursundan bahsetmek isterim görülmeye değer çok güzel ipek halıların bizi mest ettiği bu yer bize çeşitli dönem ve yaşamların perdesini araladı. Çünkü gördüğümüz ipek halılar sanki dokunmuyor nakış nakış ruhlara işleniyordu. Sabır emsali çalışanları pek de yabancılık çekmediğiz yüzler düşünceli bir ağacın bol meyve veren dalları gibi sakin bir tavırla ve en güzel şekilde hünerlerini önlerindeki halı tezgâhlarına döküyorlardı. Bir buçuk yıldan üç buçuk yıla kadar uzun süreli emek verilen ipek halılarda Osman Hamdi Bey'in Kaplumbağa Terbiyecisi tablosundan, Pazırık Halısının figürüne kadar birçok güzellikle karşılaşmak mümkün oldu. Bir de Yasin sûresinin dokunduğu, yalnızca görüneni değil görülmeyen güzellik ve maneviyatı zihnimize işleyen halı, uçuk pembe rengiyle ve usta bir hattatın elinden çıkmış gibi görünen yazısıyla başımızı arşa deydirdi.
İnsanlar ve devletlerarası bütün ilişkilerin çarpık, ülkemizin bütün kurumlarıyla ve kendisiyle tam bir hesaplaşma dönemindeki bu yer; kararlı, fedakâr, Hocaya layık, sevecen ve çalışkan insanların bulunduğu; camilerinden müzelerine çay bahçelerinden sokaklarına mütevazı evlerinden yeşil örtüsüne kadar her yeri görülmeye değer güzellikte...
***
Akşehir'in sokakları taştan m'ola?
Gülnihâl ÜMİT
[email protected]
Bir seyahate ihtiyacımın olduğu zaman idi. Denk geldi, dostlarla yola düştük. Ne gezdiğimizi, ne de yedimizi yazacağım.
Yakın bir dönem içinde gidip gördüğüm Afyon'da, Karahisar Kalesi civarı sokakları beni öylesine etkilemişti ki. Tıpkı kendi düzenlediğim Meram Dere gezilerinden biriydi. Aynı izlenimleri Akşehir'de de yaşıyorum…
Birbirinden şirin cumbalı evler, evlerin önünde alyans misali evin hanımı… sokaklar, taş..zaman zamansa arsız asfalt ayaklarımıza serilmekte. Evler ve sahipleri öylesi içten ki, bir içmeye davet edercesine gülüyorlar yüzünüze. Çocuklar… Çocuklarsa şen, her zaman ki gibi. Zaten, ne zaman bir çocukluk düşlesem, zeminde taş döşeli sokaklar belirir.
**
Yine yalnız bırakmıyor beni şiirler. Zaten hazırlıklıydım ya, birer ikişer düşüyor bir cephesi de sokağa bakan şiirler. İlkin, bir öğretmenimizi taklit ederken kullandığımız, bir Tevfik Fikret şiiri düşüyor sineye. Ne diyorduk; “Sokaklarda seylabeler ağlaşır, /Ufuk yaklaşır, yaklaşır, yaklaşır.” O evlercesine gülüyorum.
**
Elbet, sokak diyince kaldırımı da anacağız fakat bu sokaklarda kaldırım mı ararsınız? Öyle olunca, “Kaldırımlar”dan ziyade, Ahmet Muhip Dıranas'ın “Sokaklar” şiiri, yüreğimi bırakmıyor.
“Sokakta gün, sokakta gece,
Ben sen o biz kuş ve karınca.
Sokaktan gelir vehimlerim,
Sokakta geçer bayramlarım.
(…)
Sokakta kibarlar, sakatlar,
Alaylar, düğünler, tabutlar.
Sokakta ağlanır, gülünür,
Hayal kurulur ve ölünür.
(…)”
**
Daha ne diyeyim ki, bu mısraların üzerine… Son olarak Attila İlhan şapkasıyla geliveriyor gözlerimim önüne, kendi sesiyle değil de, babacığımın sesi kulaklarımda:
“Boynuna o yeşil fuları sarma çocuk
Gece trenlerine binme, kaybolursun
Sokaklarda mızıka çalma çocuk
Vurulursun...”
**
Şimdi ise, kendi sokağımdayım. Tüm ana yollara selam olsun…
***
Kapıları Açmak
Elvan KARABULUT
'Her şey gerilerde kalacak, devam eden tek şey yolculuk..'
Başka iklimlerin rüzgarı mıdır bizi çeken başka hayatların tılsımı, rüyası mı… Anlaşılan Belde-i Beyza da çekmişti bizi. Akşehir'e çağrılan herkes Cumartesi sabahı TYB'nin önüne gelip üzerinde Akşehir Belediyesi yazan nostaljik otobüse bindiler. Uzun zamandır toplu gezilere katılmayan ben, biraz da sıkıntı ile otobüse bindim. Bursa'nın tozu ayağımda idi.
Ilgın'da bulunan Lala Mustafa Paşa Külliyesi ilk durağımız oldu. Mimar Sinan'ın üç eserinden biri olan bu külliye yazık ki terkedilmiş. Bazı bölümlerinden gelen pis kokuları hatırladıkça insanın canı sıkılıyor, içi burkuluyor doğrusu… Bir taşı bile “tarihi değeri var” diye korumaya alan milletler varken, bu yapıları hayvanlara terk etmek acınası bir durum. Oysa ne kadar güzel kemerleri, iç mekana sızan ışık hüzmeleri var. İnsanın içini ferahlatan mekanlar. Rehabilitasyonu yapılır, yeni işlevler verilir bugüne kazandırılır. Koza Han buna güzel bir örnek..
Ve Akşehir'e geldik. İlk adımlarımı atarken Nasreddin Hoca'nın bu topraklarda yaşamış olduğunu bilmek gülümsetti beni. Nasreddin Hoca ki dünyayı kendine güldürmek pahasına eşeğe ters binmiş, göle maya çalmış, ipe un sermiş, kürküne çorbalar içirmiştir.Dünyanın orta yerini Türkiye'ye kazandıran da odur. Nasreddin Hoca'nın hayat yolunda hiçbir zaman 'çıkmaz sokaklar'olmamıştır. O en zor durumlarda bile –bizim bir türlü başaramadığımız halde- bir çıkar yol bulmuştur. Hem de nükte ile saklayıverdiği hikmetli sözler, mesajlar ile. Kırmadan, dökmeden, incitmeden… Nasreddin Hoca eşeğe ters binmiş Gülmece Parkı'nda ve meşhur kara kazan ve ünlü Nasreddin Hocalar'ın heykelleri… Gülmece Parkı hayatımızda kaybettiğimiz mizahın yerini hatırlattı bana ve gülmenin insan ruhuna şifahi etkisini. Gülmek veya gülümseyebilmek hayata. Nasreddin Hoca'ca…Toplumsal bir reçete. Akşehir de yazılır…
Uzaktan nazar edip ayrılmak zorunda kaldığımız Hasan Paşa Camii ve o güzel camii cemaati. Ne kadar isterdim Evliya Çelebi'ye ait el yazısını görmeyi. Nasip… Akşehir sanki gizli bir lisan ile konuşuyordu “sana kendimi gösteririm, yeter ki geniş vakitlerde gel” diye. Galiba haklı Behçet Necatigil 'Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.'
Akşehir bilmezdim o kadar güzel evlerin olsun. Bilemezdim böyle hisli sokakların olsun. Bu sokaklarda akşam üstü kapı önüne çıkıp geçmişe dalan, geçmişi yad eden tatlı mı tatlı babaannelerin olsun. Bilsem daha önce gelmez miydim?Aradığımız güzellikler ne kadar yakında imiş demekten kendimi alamadım. Geride kalan çocukluğuna dair izler bulan Ulvi Hocam arada bir dalıyordu. Gözlerine büyüdüğü o kalabalık aile ve büyük konak geliyor olmalıydı. Evler sokaklar, yaşatılan kent kültürü. Safranbolu Evleri ve Cumalıkızık gibi alıp geçmişe götüren yaşanmışlığı var idi. Şaşkınlıktan bir süre kendime gelemesem de burası ne Safranbolu ne Cumalıkızık idi. Burası Akşehir'di ve evler Akşehir'in tarihi evleri idi. Umarım ilgililer bunu fark eder ve diğer insanlara fark ettirirler. Göremediğim Akşehir tarihi evi gibi diğer evler de kentin dokusuna uygun olarak restore edilir, kilitleri açılır ve kente ruh katarlar. Taş Medrese de aynı kaderi paylaşıyordu. Kilitliydi kapısı. Herkes giremiyor yani. Bir süre sonra kapı açıldığında kendimi şanslı hissettiğimi itiraf etmeliyim.
Bu arada Akşehir'in yöresel yemeklerine dair tatlar alamadık. Mesela peynir baklavası… İrmiği de unutmamak lazım. Bilemiyorum başka neler vardı.
Batı cephesi Karargahı şimdi müze. Zafere ulaşan taarruz emrinin verildiği yer. Birçok tarihi belgeye ve evraka sahip. Küçücük odalar, büyük adamlar ve tarihsel kararlar. Görülesi…
Kadının emeğini ortaya koyan halı tezgahları. Dokunuşu yıllar süren ve ipekten halılar. Renkler o kadar canlıydı ki hayat işleniyor sanki...
Seyyid Mahmud Hayran türbesi ve etrafında mezarlara ulaşan yollar… Yıldırım Beyazıt'ın çile günlerini geçirdiği Ferruh Paşa Mescidi. İçime önünü alamadığım bir korku salan Kilise.
Kilitli bulduğumuz kapılar. Bekleyişler. Bu bekleyişlerde içimdeki ses yine bir şeyler söylüyordu, “Kapıları açmak lazım” diye. Açılan kapılar ile yalnız biz değil birçok insan kendini şanslı hissedebilsin.
Akşehir gerilerde kaldı ama yolculuk deva ediyor. Bu gezide kendimi büyük ve kalabalık bir ailenin kızı gibi hissettim. Emeği geçen herkese teşekkürler.
Ve teşekkürler Akşehir. Yüzün hep gülsün e mi…
***
Akşehir, 'şehir'den uzak imiş!
Tarık PİREZEN
Sille, Meram, Beyşehir, Karapınar, Ereğli ve Akşehir…
Ne diye mi yazdım bu beldelerin ismini? Yazılacak çok şeyimiz varken bir baktık ki gezilecek çok yerimizde var imiş. Geçen yazdan beri süre gelen “Yazılacak çok şeyimiz var…” gezileri, Konya'nın kültürel canlılığını elinde tutan Yazarlar Birliği'nin ilimiz şubesi tarafından gerçekleştirilmekte. Bunu bilen geziyor…
*
Takvime baktık ki gezi günü gelmiş. İstikamet, Akşehir. Bir otobüs seçkin insan ile modeli az geçkin otobüsümüz tiz elden “gülmecenin başkenti” olan Akşehir'e vardı. Fakat efendim, gelin görünüz ki Konya'nın da içinde olduğu 'kent'kelimesinin tutkusu Akşehir'e de serpmiş maalesef.
İsmi Türkiye'de anıldığı müddetçe memleketsiz kalmayacaklardan olan Nasreddin Hoca gelenleri ”gülmecenin başkentine hoş geldiniz” diyerek karşıladı. Gülüp geçmek vardı da, geçmedik mi? Geçtik geçmesine lakin o iğreti 'kent'kelimesi kulağıma çalındı bir kere. Gezi boyunca anladım ki bu kelimeyi kulak ardı etmem gerekecek. Aslında bu konuyu yetkililere soralım dedim Ahmet Hacıoğlu Bey'e ama “onların işi var, anahtar arıyorlar” demesin mi? Ne diyelim “ilahi Ahmet Bey, siz adamı güldürürsünüz.” Zaten Akşehir'de gülmeyeceğiz de nerede güleceğiz?
*
Kulağıma çalınan buydu, bir de gözlerime çalınan görüntü vardı ki, bu da Nasreddin Hoca tiplemesindeki kişinin yapmacık sakalları idi. Sanki okul müsameresinde Nasreddin Hoca olarak rolü belirlenmiş çocukmuşçasına hemen pamuktan bir sakal! Çok incelediğimi düşünenleriniz olabilir ama bana “git, gez, gör, gel!” denildi. Bu nedenle de “vene, vidi (geldim, gördüm)” demem de mahsur yoktur sanırım. Eğer görmeyip, bakmakla yetinmiş olsaydım Akşehir Kültür Merkezi toplantı salonunun da engelli vatandaşlarımızın unutulmadığını göremeyecektim vesselam.
*
Gezimiz “Nasreddin Hoca'ya Gülmek” başlığı altında idi. Bu telkin vari başlık, kafilemize yaradığı kadar 'pervasız'bir meslektaşımıza da yaramış, hemen belirteyim istedim. Neymiş efendim Akşehir'e gülünmek için mi gelinirmiş? Ne demiştik, “…Akşehir'de gülmeyeceğiz de nerede güleceğiz?”
Başka neler mi gördük efendim? Nasreddin Hoca'nın türbesinden başlayarak, Gülmece Parkı, Hasan Paşa Camii derken cûşa geldik derken acıkanlar olmuş, cümleten yemek arası verdik. Gezimiz -sırasını hatırlayamayacağım ama- Hıdırlık Tepesi, Ermeni Kilisesi, Taş Medrese, Seyyid Mahmud Hayrani Türbesi, Ferruh Şah Mescidi, Ulu Camii ve Batı Cephesi Karargâhı Müzesi gibi mekânları da gezip görme fırsatımız oldu.
*
Daha ne diyelim efendim? Kaç gezidir ya yetiştiremiyordum yazıyı ya da yazamıyordum. Sağ olsun, Gülnihâl kızımız bizzat ilgilendi de bu yazıyı sizlerle paylaşabildim. Bu fakir de, soy ismiyle müsemma bir yazı yazdı ama bakıyorum da beş gezi geçmiş altıncısında yazabilmişiz. Ah bir de, dilim Nasreddin Hoca'nın pabucu gibi olsaydı da kendimi başınızı ağrıtmış saymasaydım.
***
Nasreddin Hoca vaktiyle bile bile dar pabuç giyip sızlana sızlana gezermiş. Birisi Hoca'nın haline dayanamayıp demiş ki “Hoca, niçin sızlanıp duruyorsun; şu dar pabuçları kaldır at, rahata kavuş.”
Hoca; "Bu kadarını ben de biliyorum ama ben bu dar pabuçları, daha büyük dertlerimi unutmak için giyiyorum; akşam olup da pabuçları çıkardığımda öyle ferahlıyor, öyle rahatlıyorum ki, öteki büyük dertlerim aklıma bile gelmiyor. Ertesi gün o büyük dertlerimi hatırladıkça yeniden dar pabuçları çekiyorum ayağıma!”
***
Rotamız Belli: Akşehir
İbrahim KARAÇELEBİ
[email protected]
Gülmecenin Başkenti, doğası, tarihi, kültürü ve Nasreddin Hocası ile bütünleşen Akşehir gerçekten eşsiz bir ilçemiz. Tarihi Hititler'den, Frigyalılar'a, Romalılar'dan, Bizanslılar'a, Araplar'dan, Selçuklulara ve Osmanlı'dan günümüze kadar bir çok medeniyetten izler taşır.
Türkiye Yazarlar Birliği(TYB) Konya Şubesinin düzenlediği “Yazacak çok şeyimiz var...” araştırma gezisinin altıncı durağıydı Akşehir.
13 Ağustos Cumartesi sabahı erken saatlerinde yola çıktık. Ilgın'a girdiğimizde Lala Mustafa Paşa Külliyesi'ni geziyoruz ama hanın durumu içler acısı durumda.
45 kişilik ekip toplandıktan sonra direk Akşehir'in simgesi olan Nasreddin Hocanın türbesine doğru yola koyulduk. Nasreddin Hoca'nın kabrine saray bahçesi gibi uzun bir yol ile ulaşılıyor. Kabrin yanında yolun bittiği yerde “Dünyanın Tam Ortası” yazılı bir daire var. Nasrettin Hocanın dünyanın ortasını soranlara gösterdiği merkezdi. Gülmece Parkı'nda Hocanın birçok fıkrası anlatılmaya çalışılmış. Ağaç Keserken, Kazan Doğurdu, Dev Kazan ve daha bir çoğu. Bir anıtta ise Geleneksel Türk Tiyatrosu'ndan Sinema'ya emek vermiş Akşehirli sanatçıların büstleri vardı.
Atatürk'ün karargâha geldiği zaman kullandığı yemek takımından geceliklerine, silahlarından postallarına, mermisinden kaşıklarına, mektuplardan özel haberleşme belgelerine kadar her şey muhafaza edilmiş Batı Karargâhı Müzesi'nde.
Ve Hıdırlık… Yeşil doğasıyla, asırlık çınarlarıyla ve çam kokusunun arasında Akşehir'i izleyerek çay keyfi yapabileceğiniz nadir yerlerden bir tanesi. Hıdırlık tepesinden Akşehir'i kuş bakışına yakın bir konumda görebilir, rahat bir nefes alabilirsiniz. Ferah ortamı ile gerçekten rahat edeceğiniz bir tepeydi burası
Tarihi Taş Medrese'deyiz(Sahip Ata Fahreddin Ali Medresesi). Tadilatta olduğu için gezemeden geçiyoruz.
Sıradaki durağımız Eski Akşehir Evleri. Yeni yapılaşmaya karşı koyan tarihin kokusunu içine sindirmiş yapılar. Akşehir sokaklarında dolaşırken Seyyid Mahmut Hayrani Türbesi'ni görüyoruz biraz Osmanlı biraz Selçuklu tarzı. Türbeden sonra yolumuza devam ederken harap olmuş bir vaziyette Ermeni Kilisesi karşımıza çıkıyor. Neredeyse çürümüş bir vaziyette. Umarım düzgün bir tadilattan sonra müze olarak kullanılacak duruma gelir.
Ermeni kilisesinden sonra Ulu Camii'deyiz. Camideki süslemeler tahrip edilmiş ama tadilatla düzeltilmiş.
Son durak halı dokuma tezgahları… Akşehir'de halı dokumada ipek halısı başı çekiyor. Halılar istek üzerine yapıldığı için özel motifler kullanılıyordu. Bir halının üzerindeki motif Yasin Suresiydi, kenarlarına ise Allah'ın 99 ismi işleniyordu. Bir diğerinde ise Kaplumbağa Terbiyecisi vardı, yine bir diğerinde ise Fatihin İstanbul'a girişi motife dökülmüştü.
Artık gitme vakti yaklaşmıştı. Akşehir'e selam olsun deyip Konya'nın yolunu tuttuk. Giderken Zeki Oğuz'dan bizi yaylalara çıkarıp bir göçer ailesinin gündelik yaşamına ortak olmak için söz aldık.
***
AKŞEHİR MACERASI
İsmail DETSELİ
Otobüsü göndermiş Başkan Baloğlu
Göründü yazarlara Akşehir yolu
Bu güzel ilçede tarihi hazine dolu
Bu gün seni yazacağız bil Akşehir'im.
Otobüste ikram edilir yolculara erikle pasta
Anadolu geleneğinin güzelliği bunlardır dosta
Sahaveti bol olanlar bu konuda ustamı usta
Sana yeni dostlar geliyor bekle Akşehirim.
Otobüsümüz Kadınhanı ılgın ilçelerini rahatça geçer,
Her yazarımız kendisine bir konu seçer,
Bunlar Usta dar kumaştan bol elbise biçer,
Elbise biçeceğiz sana giy Akşehirim.
Tarihin hem başında hem de sonundayız
Nasrettin hocanın ayak bastığı noktasındayız
Sanırım işte tam dünyanın ortasındayız
Hocamız böyle demiş doğrudur Akşehirim
Okumayan seyretmeyen var mı küçük ağayı
Tanımayan yoktur yazar üstat Tarık Buğrayı
İşte bu dahiler çeker Akşehir'imize dünyayı
Çünkü hocamız sende kıymetini bil Akşehirim
Gördünüz mü güzel hıdırlık tepesini
Bu tepeden seyredin Akşehir'in siluetini
Çaylar nede güzel almış bakın demini
Ciğerlere oksijen verensin sen Akşehirim
Eser badi saba yeli Sultandağından
Güç verir ihtiyar şaire gençlik çağından
Güldüren hocamızın istirahat gâhînden
Yeşilliklerle ünlüsün sen Akşehirim
Çok hoş oldu Hıdırlıkta çınar altı çay sefası
Ağaçlarda kuşların yaşadığı aşk macerası
Bir ayrıydı güzellerin cilvesi nazlı edası
Kokusunu dağlardan alan gül Akşehir im
Bu ilçeye serpilmiş bunca güzellik
Rabbimin yaratmasında böyle özellik
İnsanda hiç kalır mı dert ve kederlik
Vücuttan dert alansın sen Akşehir im
Araştırmacı şair yazar sendedir bugün
Gönlüm açıldı çözüldü dildeki düğüm
Hocamıza nedendir bilmem güldüğüm
Eskilerden yenisin sen Akşehir im
Tipik tarihe ışık tutan Akşehir evleri
Parklarında içtik tavşankanı demli çayları
Tarihi Büyük camilerini ve müzelerini
Gezdik tarihleri yaşadık biz Akşehir im
Büyülendik muazzam kültür merkezinizde
Bir eşini daha görmedim ben çok şehirde
Bu eser yaptırıldı dediler tam doksan günde
Bu şaheserlerinle öğün sen Akşehir im
Ne güzeldi ne şendi o gülmece parkın
Diğer bazı illerden bile görüldü farkın
Ülkemiz mizahı na hizmet yapanların
Büstlerin diktirmişsin sen Akşehir im
Batı cephesi müzesine vuruldum kaldım
Künyeleri okudum da eski tarihe daldım
Vatan için şehit olanları saygıyla andım
Geçmişi geleceğe sunmuşsun sen Akşehir im
Adım başı yemyeşil güzel parkların
Koyu sohbete dalmışlar can insanların
Şemsiye gibi gölge yapar ulu çınarların
Yeşil içinde yeşilsin sen Akşehir im
Aklıma takılıyor hep şu gülmece parkın
Hocamızın doğurdu dediği koca kazanın
Hafize anne turist Ömer inek Şabanların
Geleceğe ışık tutmuşsun sen Akşehir im
Gezdik Akşehir in kenar mahallelerini
Ulu cami taş medrese ermeni kilisesini
Seyit Mahmut hayran inin külliyesini
Geleceğe nurlu ışıksın sen Akşehirim
Gezdiğimiz sokaklar eski Akşehir dendi
Anıt mahallesi ulu cami caddesi idi
Yalla göz, Tabak hamam, Türbe, Taşoluk, sokakların ismi
Şiirlere sığdıramam seni Akşehir im
Götürdü mihmandarlarımız bizi bir halı evine
Şaştık zar gibi ipek halıların ilmeklerine
Kuranı işlemiş mahir eller halının her desenine
İlmek ilmek dokunmuşsun sen Akşehir im
İrmik helvanızı meşhur dediler bizde inandık
Ne yazık ki tadına bakamadan sizden ayrıldık
İsmail Özkan çok hevesliydi ondan utandık
Çünkü çok istedi ona bir tabak helva ver Akşehir im
Gezecek yerlerin çoktu amma biz varamadık
Daha doğrusu seni gezmeye zaman bulamadık
Hocamızın Meşhur gölüne maya bile çalamadık
Seni bir gün gezip yazmak ise az Akşehir im
Şair İsmail derki bu tada doyamadım
Bir günde sekiz on asrı birden yaşadım
Daha çok şeylerin vardı yazamadığım
Ne olur cehaletime say Akşehirim
14 Ağustos 2005