YABANCI GÖZÜ İLE KONYA
İki hafta önce TYB'nin davetlisi olarak Konya'ya gelen Konya'ya Adapazarı Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanı ve Irmak Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Fahri Tuna, Konya ve Göller Bölgesi izlenimlerini yazdı.
Can çekişen bir yeryüzü cenneti/Göller Bölgesi ve Konya
Fahri Tuna
Adapazarı Büyükşehir Belediyesi
Kültür Daire Başkanı
“Bir yerde göl varsa, deniz, nehir varsa, ova, yayla, kaplıca varsa, bunları yapan depremdir, deprem insanlara Allah’ın bir lütfu dur” demişti bir söyleşimizde Prof. Dr. Ahmet Ercan (1). Biz de 17 Ağustosun yıldönümünde “güzeller güzeli göller bölgesi”ni gezmeye karar verdik ailece.
Konya’yı hepimize sevdiren biraz da “Beş Şehir”le Ahmet Tanpınar’dır aslında. “Türbe önünde evi, Meram’da bağı olmayana kız verilmeyen” Konya’da gördük ki, şimdilerde ev-bağ hak getire; şehir on-on beş katlı yahut hanelerce (2) işgal edilmiş neredeyse. Kırk iki katlı gökdelen yapma zıpçıktılığı da cabası. Mevlanâ’nın diyarında, gönüllerin derinliklerindeki hazinelere inat ovaya gökdelen dikme yarışına giren “Gonyalılar” yeryüzünü unutunca, doğa da “destansı dersini” vermeye Akşehir gölünü haritadan silerek başlamış. Alaattin’le Mevlanâ’yı çekip alsanız, bozkıra yığılmış taş kum yığını binalarla etli ekmek ve tiritten gayrı ne kalacak geriye.
Hak edilmiş bir “Akşehir Gölü” kalmayınca, Nasreddin Hoca da çekip gitmiş evine, sessiz sedasız. Gördük; “çalınmayı bekleyen yoğurt mayası da öksüz boynunu bükmüş” öylece bekliyordu.
Beyşehir Gölü de tâkât sız ve yorgun, rengini turkuaza boyamıştı. Elini eteğini de çekmiş sağdan soldan, ha göç etti, edecek başka diyarlara…
Göller bölgesinin yüz akı, canlı kanlı delikanlısı bir tek Eğirdir kalmış; benzinden kan damlıyor sanki. Onun da kıyısında zevkle çay yudumlanacak doğru düzgün çay bahçesi düşünülmemiş, yazık.
Isparta’nın yüzünde “güller açmış”tı çok şükür; gül hayattı orada; gül bereketti; gül sanayiydi. Gül kokuyordu sokaklar, araçlar, insanlar. Yetmiş çeşit ürün üretmişlerdi gülden, ne güzel. Şehirde “gülden gayrı” bir de Süleyman Demirel vardı her köşe başında; cadde, bulvar, okul, hastane, üniversite, heykel. Demirel mi olduğundan çok büyük, yoksa Ispartalılar mı olduğundan çok küçük; yaman çelişki.
Burdur bir avuç göl, bir de bir avuç karayağız insan. Köfteyi şişlemişler de lezzet vermişler ya, bir de Ulucaminin gönlünü şişlemeseler ne güzel olacaktı. Yine de Susamlı’dan göle bir bakış, şehre bir selam vacip olsa gerek.
Denizli’de horozu da Çınar Camiini de küskün ve dargın bulduk şehre. Birinin ibiğini kesmişler di öbürünün kolunu kanadını. Tozu da küsüp gitmiş, her yanı bunaltıcı bir kara sıcak sarmıştı. Nefes alacak doğru dürüst bir parkı bulunmayan deprem bölgesi Denizli’ye, tıka basa sekiz on katlı ucube binalar yığmayı hangi akıllılar başarmış acaba. Tekstil zenginliğinin getirdiği bir şımarıklık ve gösteriş gözleniyor Denizli caddelerinde.
Can çekişse de, Pamukkale şimdilik tek tesellisi yörenin. Milatla yaşıt bir medeniyetin depremle ne hale geldiğinin “ibretlik destanı” Hierapolis (3) de ders olamamış şehir ileri gelenlerine; çok yazık… Gözünü, gönlünü hakikatin apaydınlık gerçeklerine sımsıkı kapamak hangi akıbeti yok edebilir ki. Çardak Gölü, artık sodayı “likit”ten katıya dönüştürmüş çoktan.
“Karahisar Kalesi yıkılır gelir” mi gerçekten? Onu bilemiyoruz ama bir şeyi iyi biliyoruz: Afyon’da, Karahisar Kalesi eteklerinde enfes lezzetli “sucuklu döner” ve “kaymaklı ekmek kadayıfı” yerken ailece bu türküyü söylemek, türküyü yaşamak, Türkiye’yi yaşamak kadar güzelmiş gerçekten.
Germiyan Konağında “tosunum” ve “tirit” yemenin zevki kadar, pırıl pırıl ve şırıl şırıl “pınarları akışı”yormuş gerçekten Kütahya’nın. “Döner Restaurantlı” kalesinden şehri seyrederken yudumlayacağınız enfes demli çaylardan sonra Ulucamii’ye inmez, yahut “Dönenler Camii”nde “ikindiyi eda etmezseniz” Germiyanoğullarını küstürebilirisiniz; bizden hatırlatması.
Türkiye’miz için “akçiğer” öneminde olan Göller Bölgesine gezimizi tamamlarken; hükmümüz maalesef şu oldu:
Eyvah ki eyvah: Bir yeryüzü cenneti daha can çekişiyor.
Veyl olsun biz insanoğluna.
Dipnotlar:
1) Jeolog Prof.Dr.Ahmet Ercan’la 16 Temmuz 2002 tarihinde Kocaali’de yaptığımız söyleşide anlattıklarından,
2) Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra Rum ve Yahıdilerin daha çok Beyoğlu’nda çok katlı binalarda oturmayı tercihleri üzerine, Türklerin apartmana verdikleri isim,
3) Hierapolis: Pamukkale’de Milat civarında yaşamış bir medeniyetin (bugün kalıntılardan oluşan) görkemli şehrine verilen ad.