Türkiye ekonomisi uçuşa geçti

Türkiye ekonomisi uçuşa geçti

Bir süredir referandum tartışmalarının gölgesinde kalan ekonomi, siyasetin olağan seyrine dönmesiyle, tekrar ana gündemdeki yerini almaya başladı.

Mali disiplin içinde devam eden ve istihdama yansıyan yüksek büyüme, sadece içeride değil, dünya ile kıyaslandığında da yüksek bir performansa işaret ediyor.
                                                                                                   
Görünen o ki 2011 seçimlerine kadar Türkiye’de en fazla Kürt sorunu ve ekonomik gelişmeler konuşulacak. Aslında, kamuoyu araştırmalarının seçmen tercihlerini birbirine çok yakın gösterdiği dönemlerde bile piyasalar ‘evet’ sonucunu satın almıştı. Bu açıdan gerek borsada gerek yabancı yatırımcılarda gerekse iş dünyasında, referandum öncesi ciddi bir endişe veya tedirginlik yaşanmadı. Referandum sonrası ise Türkiye ekonomisi, son günlerin moda deyimiyle âdeta uçuşa geçti. Borsa 64 bini aşarak tarihî bir rekor daha kırdı, borsa uzmanları ise hedefi 75 bin puan seviyesi olarak belirledi. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre yılın ilk çeyreğinde yüzde 11,7 büyüyen Türkiye, ikinci çeyrekte yüzde 10,3 büyüdü. Haziran verilerine göre işsizlik rakamları ise kriz öncesine dönerek yüzde 10,5’e indi. Avrupa ülkelerinin ciddi bütçe açıkları verdiği bir dönemde, Türkiye bütçesi Ağustos ayında 3,8 milyar lira fazla verdi. Yılın ilk sekiz ayında bütçe açığı sadece 14 milyar lira olarak gerçekleşti. Haziran 2010 itibariyle işsizlik yüzde 10,5’e geriledi ve böylelikle son bir yılda toplamda 1 milyon 800 bin kişi istihdama katılmış oldu.

Mali disiplin içinde devam eden ve istihdama yansıyan yüksek büyüme, sadece Türkiye’de değil, bütün dünya ile kıyaslandığında etkileyici bir ekonomik performansa işaret ediyor. Elbette bütün bu gelişmeler doğrudan referandumda alınan sonuçla ilgili değil. Referandum sonuçları, nasıl kullanılacağına bağlı. Yani etkisi uzun vadede görülecek. Kısa vadede ortaya çıkan borsa tepkisi, işte bu geleceğin satın alınmasına işaret ediyor. Son tahlilde Türkiye, yılın son bölümüne ciddi bir siyasi ve ekonomik istikrar avantajıyla girme şansı yakaladı. Ekonomideki genel tabloyu analiz edebilmek için öncelikle Türkiye’nin hangi noktadan bu seviyeye geldiğini görelim.

EKONOMİDE KARANLIK YILLAR!


2002 yılındaki tek parti iktidarına kadar ülke 11 yıl boyunca koalisyon hükümetleriyle yönetildi. 1991 genel seçimlerinden sonra Süleyman Demirel’in başbakanlığında kurulan DYP – SHP koalisyonu, 1993’te Demirel’in Köşk’e çıkması ve başbakanlığı Tansu Çiller’in devralmasıyla, 1995’e kadar devam etti. 1995 genel seçimlerinde Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisi’nin sandıktan birinci çıkmasını hazmedemeyenler, siyasi istikrarsızlığı daha da derinleştirdi. Refah Partisi’ni hükümet dışında bırakma gayretleri, DYP ile Mesut Yılmaz liderliğindeki ANAP’ın zorlama bir koalisyon hükümeti kurmasına yol açtı. 5 Mart 1996’da Mesut Yılmaz liderliğinde kurulan Anayol hükümeti sadece 4 ay sürdü. Bunun üzerine Süleyman Demirel’den hükümeti kurma görevi alan RP lideri Erbakan, DYP ile Refahyol koalisyonunu kurdu. Dönüşümlü başbakanlık formülüyle kurulan bu hükümet de bir yıl sonra istifa etti; ancak Demirel hükümeti kurma görevini Çiller’e değil, Yılmaz’a verdi ve Anasol D olarak bilinen ANAP, DSP ve DTP hükümeti iş başı yaptı. Bu hükümet de görevde ancak 17 ay kalabildi ve muhalefet partilerinin verdiği bir gensoru önergesi ile 25 Kasım 1998’de düşürüldü. Bunun üzerine Türkiye’yi 18 Nisan 1999 erken genel seçimlerine DSP lideri Bülent Ecevit liderliğindeki azınlık hükümeti taşıdı. 4 yılda tam 4 hükümetin görev yaptığı bu dönemde siyasal istikrar âdeta dibe vururken, ekonomide çok sıkıntılı bir süreç yaşandı.

1999 seçimlerinden DSP ve MHP başarıyla çıkarken, bu iki parti yanlarına ANAP’ı da alarak Bülent Ecevit’in liderliğinde geniş katılımlı bir koalisyon hükümeti kurdu. 1999 – 2002 döneminde Türkiye, AB’ye tam üyelik noktasında iyi bir performans sergiledi. Pek çok uyum yasası Meclis’ten geçti, anayasa değişiklikleri gerçekleştirildi. 2002 yılındaki genel seçimlere kadarki dönemde hükümetin AB performansı ne kadar iyiyse ekonomi performansı o kadar kötü oldu. 2000 yılı Kasım ayında Türkiye ciddi bir finansal krize girdi. Daha bu sıkıntı tam aşılmadan, Şubat 2001’de, Cumhuriyet tarihinin en önemli ekonomik krizi yaşandı. 21 Şubat 2001’deki Millî Güvenli Kurulu toplantısında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Başbakan Bülent Ecevit’e anayasa kitapçığı fırlatması önce bir devlet krizine, ardından da tam bir ekonomik kaosa sebep oldu. Türkiye bu krizde o zamana kadarki birikiminin yüzde 50’sini kaybetti. Böylelikle 2001 krizi, 1994’teki krizle birlikte, 11 yıllık koalisyon hükümetlerinin ülkeye ödettiği en büyük bedel oldu.

2001 yılında yaşan ekonomik çöküş üzerine Türkiye 4 Kasım 2002’deki erken genel seçimlere, Dünya Bankası’ndan transfer edilerek ekonominin başına getirilen Kemal Derviş’in, ‘güçlü ekonomiye geçiş’ programıyla girdi. Koalisyon hükümetleri dönemindeki ekonomik veriler, siyasi istikrarsızlığın ülkeye ödettiği bedelleri ortaya koymaya yetiyor. Buna göre 1995 – 2001 arasında ülkedeki enflasyon oranı ortalama yüzde 71,6 olarak gerçekleşti. 3 hükümetin görev yaptığı 1997 – 2001 döneminde ise ekonomi sadece yüzde 1,5 büyüdü. 1998 yılında Türkiye, dünyada en yüksek enflasyon oranına sahip üçüncü ülkeydi. Kalkınmakta olan ülkeler için büyük önem taşıyan doğrudan yabancı sermaye girişine baktığımızda ise 1993 – 2002 döneminde toplam 9 milyar dolarlık bir rakam karşımıza çıkıyor. 2001 yılındaki büyük krizin etkisiyle yaşanan devalüasyon sonrası döviz kuru yüzde 45’e varan oranda değer kazanırken, aynı yıl kişi başına düşen millî gelir 2 bin 160 dolara geriledi. Ülkenin toplam gayrisafi yurt içi hasılası ise 148 milyar, 166 milyon dolar olarak gerçekleşti. Halk deyişiyle paranın pul olduğu bir dönem yaşandı. Merkez Bankası’nın gecelik borçlanma faizleri ise yüzde 7500’lere tırmandı. Bu seviyelerden borçlanma olmasa da kurumlar yüzde 500’lerden başlayarak yüzde 1500’lere kadar borçlandı.

Koalisyonlar dönemini, 2002 – 2010 tek parti ve siyasi istikrar dönemiyle karşılaştırdığımızda ise Türkiye’nin hangi seviyelere geldiği ve nasıl bir sıçrama gerçekleştirdiği daha net ortaya çıkıyor.

SİYASİ İSTİKRAR FAKTÖRÜ


4 Kasım 2002 seçimlerinde geçerli oyların yüzde 34’ünü alarak tek başına iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi, 2004 yerel seçimleri, 2007 genel seçimleri ve 2009 yerel seçimlerinde de ipi göğüsleyerek tek başına iktidarını perçinledi. AK Parti’nin başarısıyla Türkiye son 8 yıldır tek parti tarafından yönetiliyor. Tayyip Erdoğan ise 7 yıldır başbakanlık koltuğunda ve çok partili dönemde Adnan Menderes’ten sonra kesintisiz en uzun süre görev yapan başbakan olma özelliği taşıyor. Siyasetteki bu istikrar dönemi elbette ülke ekonomisine de kısa sürede yansıdı. Önce 2002 sonrası genel ekonomik verileri sıralayıp daha sonra ayrıntılara girelim.

2003–2009 arası dönemde Türkiye ekonomisi ortalama yüzde 4,5 büyüdü.

Yine aynı dönemdeki ortalama enflasyon oranı yüzde 8,3’te kaldı. Yine bu dönemde ülkeye 83,1 milyar dolar doğrudan yabancı sermaye girişi oldu ki bu rakam bütün Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’nin çektiği toplam yabancı sermayeden daha fazla. Merkez Bankası Para Politikaları Kurulu, geçen hafta aldığı karar ile borçlanma faiz oranlarını yüzde 6,25’e indirdi. Yüzde 7500’ü bulan faiz oranları ile yüzde 6,25’i kıyaslamak bile kabil değil aslında.

Bu arada 2003 – 2010 döneminde her şey sütliman da değildi elbette. Türkiye 1994 – 2000 ve 2001 ekonomik krizlerini yaşarken, bunda temel faktör ekonomide atılan yanlış adımlar ve siyasi istikrarsızlıkların ödettiği bedellerdi. Yani yaşadıklarımız hep iç krizler olarak kayıtlara geçti. Türkiye’de bu çalkantılar yaşanırken, dünyada kriz yoktu. Bu dönemde ise dünya çok büyük bir ekonomik krizden geçti. 2008 Eylül ayında Amerika’da ipotekli konut kredilerinin geri ödenmesinde (Mortgage) yaşanan sorunlarla başlayan finans krizi kısa sürede bütün dünyayı etkisi altına aldı. Bu süreçte, Türkiye ekonomisi tarihinde ilk kez küresel bir krizle kendini test etmek zorunda kaldı. Krizin etkileri 2008’in son çeyreğinden itibaren hissedilmeye başladı. Böylece 2002 ilk çeyreğinden itibaren 27 çeyrek üst üste büyüyen Türkiye ekonomisi, 2008’in son çeyreğini küçülerek kapattı. Küresel krizin ülke ekonomisi üzerindeki etkileri 2009’da derinleşerek arttı.

Küresel krizde Türkiye’nin en önemli şansı, bankacılık sektörü ve finans kesiminde hiçbir sarsıntının yaşanmaması oldu. Reel sektördeki daralmaya rağmen Türkiye, OECD ülkeleri arasında bankası batmayan ve finans sektörüne para aktarmayan tek ülke olmayı başardı. 2001’deki krizden sonra yeniden yapılandırılan bankacılık sektörü, AK Parti hükümetinin denetimi ve özerk üst kurulların yaptığı çalışmaların neticesini aldı. Bankalar krizde sıkıntıya girmedikleri gibi kârlarını da katladı. Finans sektörünün de sağlam durmasıyla Türkiye, küresel krizin etkilerini hızla üzerinden atmaya başladı ve 2009’un son çeyreğinde yüzde 6 gibi beklentilerin çok üstünde bir büyüme gösterdi ve 4 çeyreklik durgunluğa da son vermiş oldu. 2010 yılına gelindiğinde ise Türkiye ekonomisi ilk çeyrekte yüzde 11,7 ile Çin’den sonra dünyada en fazla büyüyen, belirli bir ekonomik büyüklüğe sahip ikinci ekonomi oldu. Tek haneli beklenen ikinci çeyrek büyümesi yüzde 10,3 olarak gerçekleşti. İkinci çeyrek büyümesiyle OECD rekoru kıran Türkiye, aynı zamanda dünyada da en fazla büyüyen ilk 3 ekonomi arasına girdi. Bu gelişmeler büyümeyle ilgili yıl sonu beklentilerinin de revize edilmesine yol açtı. Genel kanaate göre 2010 yılında Türkiye’nin yüzde 7 veya 8 oranında büyümesi bekleniyor.

2010 yılında ekonominin âdeta uçuşa geçmesi sadece büyümeyle sınırlı kalmadı elbette. 2009 yılında küresel krizin etkisiyle bir ara yüzde 16’lara kadar tırmanan işsizlik rakamları, yılbaşında yüzde 14,5 seviyesindeydi. Haziran ayına gelindiğinde ise Türkiye’de işsizlik oranı yüzde 10,5’e geriledi. İşsizliğin yüzde 10’lar seviyesine gerilemesi akıllara Başbakan Erdoğan’ın Mayıs ayında söylediği, ‘işsizliğin üç ay içerisinde yüzde 10’lar seviyesine geleceği’ yönündeki öngörüsünü getirdi. Oysa Başbakan’ın bu yöndeki açıklamasına TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, “Sayın Başbakan, işsizliği düşürmekle ilgili sihirli bir formül biliyorsa biz de memnun oluruz.” cevabını vermişti. Nitekim işsizliğin yüzde 10,5’e gerilediği haberleri basında Başbakan’ın daha önceki açıklaması hatırlatılarak verildi. Ekonomi sayfalarında, Başbakan’ın ekonomideki kehanetlerinin hep gerçek çıktığı yorumları yer aldı.

Bu dönemde Türkiye ekonomisi için en önemli gelişmelerden biri, yarım asırdır devam eden IMF yönetiminin sona ermesidir. Bugüne kadar Uluslararası Para Fonu ile 19 stand by anlaşması yapan ve son ikisi hariç bütün anlaşmaları başarısızlıkla sonuçlanan Türkiye, artık kendi göbeğini kendi kesiyor. Bilindiği gibi Türkiye’nin başarıyla sona erdirdiği iki IMF anlaşmasından biri, 4 Şubat 2002’de Kemal Derviş’in imzaladığı anlaşmadır. AK Parti iktidarı devraldıktan sonra bu anlaşmaya sadık kaldı, sürenin dolmasından hemen önce, Şubat 2005’te IMF ile 19. stand by anlaşmasını imzaladı. Bu anlaşmanın süresi de Mayıs 2008’de doldu. Bu dönemde yaşanan küresel krize rağmen Türkiye IMF ile yeni bir anlaşma imzalamadı. AK Parti hükümeti, merkez medya ve büyük sermayenin bütün baskılarına rağmen yola Orta Vadeli Program’la devam etmeyi tercih etti ve küresel dalgalanmadan da alnının akıyla çıkmayı başardı. Böylelikle son yıllardaki reformlar ve 12 Eylül’de kabul edilen anayasa değişiklikleri ile askerî vesayeti kırma yolunda çok önemli mesafe alan Türkiye, ekonomide de IMF vesayetinden kurtulmuş oldu.

Küresel kriz sürecinin Türkiye açısından sadece olumsuz sonuçları olmadı elbette. Türkiye bu dönemde ihracat pazarlarını görülmemiş şekilde çeşitlendirdi. Ortadoğu, Uzakdoğu ve Afrika pazarları bu dönemde keşfedildi. Avrupa ve Amerika’ya mal satmaya alışmış iş adamları, bu pazarlardaki daralmadan sonra, hükümetin açılımları ve TUSKON gibi sivil kuruluşların öncülüğünde yeni pazarlara açıldı. 2000 – 2009 döneminde Türkiye’nin dış ticareti yüzde 195 artış gösterirken, 7 sınır komşumuz ile dış ticaret aynı dönemde yüzde 445 arttı. Komşuların ve Ortadoğu ülkelerinin Türkiye’nin dış ticaretlerindeki payı yüzde 5’ten yüzde 45’lere tırmandı. Bunun da etkisiyle 2009’daki ciddi küresel daralmaya rağmen Türkiye’nin ihracatı 101 milyar 629 milyon dolar seviyesinde gerçekleşti. 2010 hedefi ise 111 milyar dolar olarak belirlendi.

Görünen o ki Türkiye’de son 8 yıldır devam eden siyasi istikrar, demokratik atılımlar, özgürlükler noktasında alınan mesafe, ekonomik durumu da doğrudan etkiliyor. 2001 krizinde kişi başına düşen millî geliri 2 bin dolara gerileyen Türkiye, şimdi 8 bin doları aşan millî gelire sahip. IMF, Türkiye’nin gayrisafi yurt içi hasılasının tarihinde ilk kez yıl sonunda 1 trilyon lirayı aşarak 1 trilyon 95 milyar lira olacağı hesabını yapıyor. Yıllar boyunca, sahip olduğu devasa potansiyeli kullanamayan Türkiye, artık dünya ticaretini belirleyen sayılı ekonomik güçlerden biri olma noktasına geliyor. Gelişmelerden etkilenen değil, onların yönünü belirleyen bir aktör konumuna dönüşüyor.


AB Üyesi Ülkelerde AB Tanımlı Borç Stoku

(GSYH (%)

Ülke                2004    2005    2006    2007    2008    2009

Euro Bölgesi   69,5     70,1     68,3     66        69,4     78,7

AB (25 ülke)   62,5     63,1     61,9     59,4     62,3     74,3

AB (27 ülke)   62,2     62,7     61,4     58,8     61,6     73,6

İtalya               103,8   105,8   106,5   103,5   106,1   115,8

Yunanistan     98,6     100      98,8     95,7     99,2     115,1

Belçika            94,2     92,1     88,1     84,1     89,8     96,7

Macaristan      59,1     61,8     65,6     65,9     72,9     78,3

Almanya         65,7     68        67,6     65        66        73,2

Fransa             64,9     66,4     63,7     63,8     67,5     77,6

Portekiz          58,3     63,6     64,7     63,6     66,3     76,8

Avusturya       64,8     63,9     62,2     59,5     62,6     66,5

Hollanda         52,4     51,8     47,4     45,5     58,2     60,9

İngiltere          40,6     42,2     43,5     44,7     52        68,1

İspanya           46,2     43        39,6     36,2     39,7     53,7

Türkiye           59,2     52,3     46,1     39,4     39,5     45,4

ZAFER ÖZCAN-AKSİYON