TİPİ
Ağılın batısındaki sırtı aştıklarında rüzgar hızlanmış, köyle aralarındaki en büyük engel olan Ağlayan Çal dumandan görünmez olmuştu. Sanki her şey hareket halindeydi. Gökyüzü ile yeryüzü birbirine karışmış durmadan dönüyorlardı sanki.
Zeki OĞUZ
Soğuktan uyuşan ellerini, çıtırdayarak yanan kavak, söğüt dallarını üzerine tuttu. Ateşe yaklaşınca daha çok sızılamaya başlamıştı parmakları, biraz geri çekildi.
Dayısı tolun kapısının yanında, duvara sırtını dayamış, üşüyen elleriyle tütün sarmaya çalışıyordu. Öylesine üşümüştü ki tütün kağıdını bir türlü çeviremiyordu. Beceremeyince tütünü tabakaya geri boşaltarak ateşin başına döndü. Durmadan küfrediyordu. Neye küfrettiği de belli değildi. Zaten uluorta küfretmeyi seven biriydi. Bütün köylüleri de alışıktı onun bu küfürlerine. Kimi zaman damarlarına basar, zorla küfrettirirlerdi. Bir keresinde kahvede otururken yine damarına basmışlar, o da gelişigüzel küfretmeye başlamıştı. Küçük yeğenlerinden biri “dayı bu küfürler bize de geliyor mu? Diye sorunca “bu kalabalığın içinde sizi mi seçeceğim” diye yanıtlamıştı.
“Dayı tabakayı ver bakayım” dedi, Ali İhsan.
Bir tane kendine, bir tanede dayısına sarıp verdi.
Yanan ateşin dumanı ile tütün dumanı birbirine karıştı.
Sabah köyden çıktıklarında günlük güneşlikti hava. Gücüğün ilk günleriydi ama baharı aratmıyordu güneş. Rüzgar yoktu, dağların üzerinde tek tük dolanan bulutların dışında masmaviydi gökyüzü. Yine de kavi giyinip çıkmışlardı.
Sürü, kışağılındaydı. Sağmal koyunu kış girmeden köye getirmişlerdi. Şimdi kış ortasında tokluyu ve zayıf koyunları köye getirip köyde beslemek gerekiyordu. Her taraf karla kaplı olduğu için sürü sık sık yaylama çıkamıyor, toklular ve zayıf koyunlar beslenemiyordu.
Ağıla vardıklarında kardeşi Hacı ile büyük dayısının oğlu Sefa güleryüzle karşılamışlardı onları. Hele onlara götürdükleri sigara paketlerini görünce sevinçlerini bir kat daha artmıştı. Sefa kara tavada delik delik güzel bir bulgur pilavı pişirmiş, kestikleri soğanla bir güzel karınlarını doyurmuşlardı.
Gökyüzünde bulutlar çoğalmaya, vadilerden yukarılara doğru rüzgar esmeye başlamıştı.
“Dayı, malı seçip yola düşsek iyi olacak” demişti Ali İhsan.
Dağın zirvesine yakın, iki çatağın arasında, güneye bakan bir yerdeydi kışağılı. Aslında üç aile ortaktı bu ağıla. Her yıl bir aile çıkardı buraya. Ağılın önündeki arazileri de üleşmişler, sebze ekiyorlardı. Ağılın biraz yukarısında küçük bir pınar vardı. Bu pınarın suyuyla keşikle sularlardı sebzelerini. Vadinin tam ortasında ise üç ailenin kavak, söğüt ağaçları vardı. Birkaç yılda bir bu ağaçların dallarını vurur, kışın yakacak olarak değerlendirirlerdi. Ağılın biraz aşağısında doğudan batıya uzanan iki kilometrelik bir vadinin iki geçesinde ise dedesinin tarlaları ile vadi boyunca sıralanan kavaklar, söğüt ağaçları vardı. Onlar bu sayede kışlık odunlarını buradan çıkarır, başka köylerin dağlarına oduna gitmez, böylece onlarla kavga, niza olaylarına karışmış olurlardı.
Ağılın batısındaki sırtı aştıklarında rüzgar hızlanmış, köyle aralarındaki en büyük engel olan Ağlayan Çal dumandan görünmez olmuştu. Sanki her şey hareket halindeydi. Gökyüzü ile yeryüzü birbirine karışmış durmadan dönüyorlardı sanki. Rüzgar yerdeki karı savurtuyor, önce göklere çıkartıyor sonra yere çalıyordu. Biran sakinleşir gibi oluyor, sonra vadilerden gelen güçlü bir esinti daireler çize çize yükseliyordu.
Zayıf toklu ve koyunlar yürümekte zorluk çekiyor, sağa sola savrulup duruyorlardı. Kar, kuzeylerde donmuş olduğu için kolay ilerliyorlar, güneylerde yumuşadığı için batıp kalıyorlardı. Kimi zaman dizlerine kadar karın içinde kaldıkları oluyordu.
“Sürüyü aşağı indirelim dayı” diye bağırdı Ali İhsan.
Vadi biraz daha sakindi. Sular, yukardaki tipiden habersizmiş gibi çığıl çığıl akıyordu. Söbüçimen Yaylasına doğru çıkmaya başladıklarında biraz rahatlamıştı Ali İhsan. Hem tipi biraz sakinleşmiş hem de yayladaki evlere çok yaklaşmışlardı. Aslında eski yaylaydı burası. Dedesi köyün ilk bahçesini oluşturmuş, koca bir vadiye yüzlerce ağaç ekmiş, bahçe haline getirmişti. Bahçenin doğusuna küçük bir yol bir tol yaptırmıştı gelen geçen yolcuların kalması için.
Vadiye girdiklerinde alabildiğine sakindi hava. Vadinin ortasından akan ırmak sararan güz yapraklarını taşıyordu aşağılara.
Tola vardıklarında derin bir oh çekmişlerdi. Hiç kayıpsız yarı etmişlerdi yolu. Kendileri de sürü de güvendeydi. Tipi sürecek olsa geceyi burada geçirebilirdi. Kendileri için olmasa bile sürü için yiyecek buldu burada.
Tütünü içerken havanın biran olsun düzelmesini diliyordu Ali İhsan. Köye varınca sürü sıcak ahıra kavuşur, kendi de sıcacık sobanın başında derin bir uykuya dalardı. Bunca yorgunluktan sonra bunu hakettiğini düşünüyordu. Kimbilir belki çıtır çıtır yanan meşe odunlarının üzerinde abası kavurga kavururdu. Tandırda ekmek ettiyse gölfe pişirmiş olurdu.
Tütün bitip, izmarit elini yakmaya başlayınca ocağın üzerine attı. İçi yünlü asker parkasına sarılıp tolun kapısından çıktı. Bu parka çok sıcak tutardı onu. Sol cebinde tütünü, sağ cebinde kitabı olurdu. Babası, tütününe dokunmaz ama kitaplarına hiç acımazdı. Kitapların sayfalarını yırtar, onları ocak tuturağı olarak kullanırdı. Ondan kurtarabileceği kitapları dağda, belde okumaya çalışırdı.
Ağlayan Çal’ın eteğindeydi durdukları yer. Çalın üzerindeki bulutlar gitmiş, ilk yaz güneşini aratmayan bir günışığı düşmüştü karların üzerine.
“Dayı, hava açılmış, hemen yola düşelim” diye girdi içeriye.
“Gidelim” dedi dayısı.
Sürüyü toparlayıp dağın eteğine doğru sürdüler.
Sürü dağın güneyine yöneldiğinde kırbaç gibi çarptı yüzlerine rüzgar. Dev burgaçlar dönüyordu havada. Rüzgar aşağıdan yukarı döne döne geliyor, insanın yüzüne kırbaç gibi vurduktan sonra zirvelere doğru dağılıp gidiyordu. Sürüdeki zayıf toklular yıkılıp kalıyor, tipinin içinde kayboluyorlardı. Yıkılanlardan bazılarını sırtına alıyor, koşmaya çalışıyor ama bu kere kendisi tökezliyor, nefesi kesiliyor, ne yana gideceğini bilemiyordu.
Dayısı bir öne geçiyor bir arkada kalıyor, tökezleyen, yıkılan tokluları kucaklayarak ayağa kaldırıyor, sürüyü böldürtmemeye çalışıyordu.
Toklunun birinin dermanı iyice tükenmiş Ali İhsan onu kucaklayarak yeniden koşmaya başlamıştı ama nerdeyse nefes alamaz hale gelmiş, dizlerinin titrediğini hissetmişti. Rüzgar öylesine savurtuyordu ki karı gözlerini zor açıyordu.
“Böyle olmayacak dayı, ben köye koşup yardım getireyim” diye bağırdı.
Dayısının “olmaz oğlum” diye bağırdığını duydu ama o çoktan koşmaya başlamıştı.
Eve vardığında hatırladığı tek şey “Dayı ben yardım istemeye gidiyorum” diye bağırdığıydı.
Muhtarım Ali’nin ağılına yaklaşırken, onun köpekleri ardına düşmüş çok geçmeden peşini bırakmışlardı. Köyün mezarlığına yaklaştığında nefesinin tükendiğini hissetmiş, biran düşmüş, sonra yola devam etmişti.
Eve vardığında sıcacıktı oda. Evdekiler ve komşular memleket haberlerini dinliyorlardı. Sanki sürünerek girmişti odaya.
Haberi verdikten sonra yarı baygın gibiydi.
Bütün komşuları sürüyü kurtarmaya koşmuşlardı. Biran sobanın başındaydı, sonra anası gelmiş kızmıştı evdekilere. “Uzaklaştırın onu sıcaktan” diye. Yarı baygın bir halde yatıyordu evde. Sobadan uzak bir köşedeydi. Anası ılık su karıştırılmış pekmez içiriyordu ona.
Derken, dayısının ve sürünün kurtarıldığı haberi geldi.
Derin bir uykuya daldı.