Sevgili okurlarım, bu yazdıklarım görünüşte kişisel gibi algılanabilir ama kesinlikle öyle değil. Şehrimizin bazı kesimlerini ve bu kesimlerin kültür-sanat olaylarına bakış açılarını ortaya koymak, dahası tarihe bir not düşmek için bu yazı şart oldu.
Şunu öncelikle belirtmem gerekiyor, bugüne kadar ne yapmışsam kişisel gücüm ve çevremdeki kültür-sanat gönüllüsü olup da parası olmayan insanların desteğiyle yaptım. Bugüne kadar yayınladığım 16 kitap ve bu kitapların yayın çizgisi de bunu gösterir. Ayrıca fotoğraf çalışmalarım, açtığım sergiler ve bu çalışmalarıma yakından tanık olanlar bunları hangi şartlar içinde gerçekleştirdiğimi bilirler.
İlk kitaplarımın baskıları çok ilkeldi çünkü bir küçük memur olarak gücüm ancak o kadarına yetiyordu. Bazı kitaplarımı yayınevleri yayınladı, kaliteli baskılar yaptılar, son kitaplarımı ise halen yazarı olmakla övündüğüm Memleket Gazetesinin desteği ile yayınladım, hepsinin baskıları güzeldi. Memleket olmasaydı o kitapların hiçbiri günyüzü görmeyecekti, bunu da biliyorum.
Konya Çalı Kültür Sanat Dergisini 1997 şubatında yayınlamaya başladığımda sadece çevremdeki öğrenci arkadaşlar destek olmayı önerdiler. Kabul etmedim çünkü onlar öğrenci harçlıklarını çıkarıp ortaya koyacaklardı, bu ise benim hiç içime sinmezdi.
Çalı tutarlı bir kültür-sanat dergisi olarak sevildi, benimsendi ama 2001 yılının başında tökezlemeye başladı. Derginin yayınını sürdürebilmek için, kimsenin, hiçbir kurumun umurunda olmayacağını bile bile dia film arşivimi satılığa çıkardım. Sonuçta Çalı mayıs-haziran 2001 sayısıyla yayınına ara vermek zorunda kaldı.
Konya’dan kimsenin umurunda olmadı Çalı’nın kapanması ama başka şehirlerden yüzlerce okurumuz tepki gösterdi Çalı neden çıkmıyor, diye.
Konyalı olup, Konya dışında yaşayan bir Konya sevdalısının sayesinde Nisan 2003’de Çalı yeniden yayınlanmaya başladı.
Dergi, kitap yayını, imza günleri, doğa ve tarih gezileri, bu şehri tanıtmak için yazılan gezi yazıları derken bu şehre başka şekilde, kalıcı bir hizmet yapalım dedi bu gezgin. Yani onulmaz bir düş kurdu.
İki binli yıllarda Konya imajı tartışılıyordu. Bu tartışmaya Çalı’nın da edebi bir katkısı olsun istedim. Hani övünmeye başladık mı mangalda kül bırakmayız Çanakkale’de şöyleydik, Kurtuluş Savaşında böyleydik gibi.
Kurtuluş Savaşında onbinlerce şehidimiz vardı, onbinler gazi oldu. Bütün edebiyat dünyamız biliyor ki Konya edebiyatımıza yansımadı. Dişe dokunur bir çalışma Tarık Buğra’nın “Küçük Ağa”sıydı.
Kurtuluş Savaşının Konya’da edebiyata yansıtmak için bir öykü yarışması düzenledik Çalı olarak. Üniversitemizin değerli öğretim üyeleri seçici kurulda yeralmayı kabul ettiler ve ilk duyuruyu Çalı’nın Aralık 2006 88.sayısında yaptık.
Vermeyi düşündüğümüz ödüller çok düşüktü. Ödül miktarını artırdığımız takdirde ülke çapında katılımın da yoğun olacağını düşünerek bir arayışa girdim. Sanata gönül vermiş, önde gelen siyasetçilerimizden birinin aracılığı ile şehrimizde paraya hükmeden önemli bir kurumun başındaki kişi ile görüştüm.
Adamın tavrı “Boş işlerle uğraşıyorsun Zeki Oğuz” der gibiydi.
Belki öyledir, bilmiyorum. Büyükşehir Belediyesi trilyonlar harcayarak bir şehitlik yaptı. Gezdim o mekânı ama ne yalan söyleyeyim hiçbirşey hissetmedim. Ben şunu düşünüyordum o mekânı gezerken, bu insanlarımız toprakları için savaşırken, ölürken, gazi olurken neler hissediyorlardı, hangi duyguları yaşıyorlardı. Bu duyguları ancak iyi bir edebi metin verebilirdi ama bizim etliekmek kafalılara bunu anlatamamıştım.
Kurtuluş Savaşımızın canalıcı noktası Kocatepe’yi gezenleriniz vardır. Zirvedeki o anıtlar da bana hiçbir şey anlatmamıştı ama anıtların birkaç adım ötesindeki siperler çok şey anlatıyorlardı. O siperleri dolaşırken doluksumuştum. İstemiştim ki edebiyatçılarımız o siperlerdeki güzel insanlarımızın o anlardaki duygularını dile getirsinler.
Olmadı.
Biz sanatçılar, edebiyatçılar, gezginler iflah olmaz düş avcılarıyız.
200l de Çalı’nın yokluğunu da fırsat bilerek göçer Yörüklerin peşine düştüm. Yüzlerce dia film çektim. Onlarca yazım yayınlandı. Bunların bir bölümü de Memleket’te yer aldı.2004 yılında bu çalışmalarım küçük bir kitap haline geldi.
“Yaylaların Özgür Çocukları Yörükler”
Bütün bu çalışmaları, kimsenin katkısı olmadan, yine kendi kıt emekli maaşımla yaptım. Böyle yazdığım için şikâyetçi olduğumu sanmayın, severek yaptım, değilse içinden çıkılır bir çalışma değildi. Yeri geldi onlarla yürüdüm, yeri geldi kara çadırın yanına küçücük çadırımı kurdum. Çoğuyla hısım arkadaş olduk.
Bu göçerlerin bir bölümü geçtiğimiz yıllarda Karaman’a yerleştirilmişlerdi. Geçen kış Mersin’in Aydıncık ilçesine gittiğimde yapılan çalışmalardan anladım ki göçerler birkaç yıl içinde tümüyle iskan edilecekler. Yani bir kültür son demlerini yaşıyor. Birkaç yıl sonra Toros yaylalarında göçerleri, kara çadırları göremeyeceğiz.
Yine bir düşe kapıldım. Kimsenin umurunda olmayacağını bile bile dia film arşivimi yeniden satılığa çıkardım. Elime geçen para ile yeni ve iyi bir fotoğraf makinesi alacak, o gezginlerin peşine düşerek yaşamlarını belgesel haline getirecektim. Olmadı, başka bir çare bulmam gerekiyordu.
Yukarda bahsettiğim siyasetçimize anlattım yeni düşümü.
Nisan ayı girmeden sahile gidecek, göçerlerin yaşamını önce sahilde, nisan ayından itibaren yollarda hazirandan sonra da yaylalarda fotoğraflarını çekecek, kameraya kaydedecek, bir belgesel haline getirecektim. Bunun için yardıma, desteğe ihtiyacım vardı.
Siyasetçimiz, yardımcı olacağını umut ettiği bir kuruma yönlendirdi beni. Orada konuştuğum yetkilinin tavrından şunu anladım ki bu olay umurlarında bile değildi onların. Oysa, yapacağım çalışmanın bir örneğini kendilerine vereceğimi söylemiştim.
O kapıdan çıkarken, artık düş kurmamaya karar verdim.
Burada yazıma son verirken bir özür borcumu yerine getirmek zorundayım.
O değerli siyasetçimiz benim düşlerim yüzünden hiç hak etmediği halde birileriyle yüzgöz olmak zorunda kaldı, belki kendisi için hiç yapmadığı bir şeyi yaptı ve rica etmek durumunda kaldı. Bu yüzden kendisinden özür diliyorum.
Artık bu şehir için hiçbir düşüm olmayacak.
Hiçbir düş için kimsenin kapısını çalmayacağım.