Şu bizim gezginler
Zeki OĞUZ
Son gezi yazılarımdan birinde Zengibar Kalesi’nden söz etmiştim. Bu yazı üzerine değerli arkadaşım, fotoğraf sanatçısı Ahmet Kuş’tan bir uyarı geldi. Bu uyarı, kimi gezi yazılarında doğa ve tarihin yanı sıra insan unsurunu unuttuğum anlamındaydı. Gerçekten doğru, insan gezip gördüğü yerlerin güzelliğine büyüsüne kendini kaptırınca insan unsurunu göz ardı edebiliyordu.
O yazıda bahsi geçen Zengibar Kalesi çıkışında Ahmet arkadaşım da vardı. Çok güzel bir geziydi. Aynı gezide kırk yıllık kadim bir arkadaşım daha vardı. İbrahim Sur, eşi Reyhan ve sevgili kızları Aslı, Aslı daha küçücüktü. İbrahim uzun yürüyüşlere, hele dağa çıkışlara pek gelemezdi ama nasılsa o gün ikna etmiştik. O günden bir kare hala durur arşivimde. Kalenin ayakta kalan surunun önünde İbrahim ve onun arkasında kocaman sırt çantasıyla Aslı.
Çoğu arkadaşlıklar tesadüfler sonucu oluşuyor. 2007şubatında çalıyı çıkarmaya başlamıştık. Çalının çıkış haberi Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmış. Bir telefon geldi. Karşıdaki ses “Zeki Oğuzla görüşmek istiyorum” diyordu. “Buyurun benim” dedim. Arayan, ünlü fotoğraf sanatçılarımızdan Tekin Üstündağ’mış. Beni, yayınlamakta olduğumuz çalıyı merak ettiğini söylüyordu. “O zaman bir boş zamanınızda çıkıp gelin, hem tanışırız, hem size Konya’yı gezdiririm” dedim. Ertesi gün çıkageldi Tekin abi. Müthiş bir insandı.
Onun sayesinde Ankara Fotoğraf Sanatı Kurumundan birçok insanı tanıdım. Onlarla 1998-1999’da onar gün olmak üzere iki kere Karadeniz gezisi yaptım. FSK’ya üye olmamda ilk gezide olmuştu. Ordunun Aybastı ilçesinde bir dağ başında vermiştim üyelik dilekçesini. Son gezide en iyi arkadaşlarımdan biri olan ama yine o son geziden iki hafta sonra Karadeniz’in dalgalarına kurban verdiğimiz Ender de vardı.
Hadim’de yapılan bir foto safaride tanımıştım Ender’i.
Tekin abi telefon etmiş, Hadim’e birlikte gideceğimizi, gece onları beklememi istemişti. Dört kişiydiler. Uğur Abi’yi tanıyordum. Tekin abi Ender’i ve öteki genç arkadaşı tanıştırdı. Gece yarısı düştük yola, Tekin abi bu guruba ilginç bir isim bulmuştu. Rakı çalışma gurubu. Aslında müthiş tehlikeli bir yolculuk yapmıştık. Çünkü başta arabayı süren Ender olmak üzere hepsi sarhoştu. O zorlu Eğitse Deresi’ni o halimizle nasıl geçtik hala şaşarım. Biz kampa vardığımızda herkese çadırlarına çekilmiş, kamp ateşi sönmeye yüz tutmuştu.
O safaride İstanbul’dan gelen fotoğrafçılardan Salime’yi tanımıştım. Safariye katılanların kimi Yerköprü taraflarına çekime gitmişti. Bizim gurup da Dedemli tarafını tercih etmişti. Daha doğrusu ben yönlendirmiştim onları. İyi de etmişim çünkü guruba katılanların çoğu ödül almıştı. Dedemli’de çektikleri fotoğraflarla kocaman kara bir poşeti hiç yanından ayırmıyordu. Dedemli sokaklarına dalınca çözdüm poşetin sırrını. Selime karşısına çıkan çocukların fotoğraflarını çekmeden önce poşetten çıkardığı şekerleme, bilye vb. gibi şeyleri vererek onları sevindiriyor, ondan sonra işini yapıyordu. O günden sonra gittiğim hiçbir gezide cebimden eksik olmadı çocukları sevindirecek bir şeyler.
Sonra FSK üyesi arkadaşlar kalabalık guruplar halinde üç kere daha geldiler. Onlara Karapınar’ı, Karadağ’ı, Kilistra’yı, Çatalhüyük’ü gezdirdim. Binlerce kare ile döndüler geriye. Bir keresinde de Karaman Taşkale’ye gittik birlikte. İki otobüstük bu sefer. Kalabalık bir Konyalı fotoğraf gurubu da katılmıştı o geziye.
İstanbul’dan fotoğrafçı bir arkadaşım aramıştı. Yerel tarih gurubundan bir gurup Konya’ya gelecekmiş. Gezdirip gezdiremeyeceğimi soruyordu. ‘Olur’ dedim. Geldiler. Gelen gurubun başındaki arkadaşa, onları gezdireceğimi ama teknik olarak yeterli bilgi veremeyeceğimi söyledim. Gelenlerin hepsi tarihçiydi, benim yarım yamalak bilgilerimin hiçbir yararı olmazdı onlara. Çatalhüyük’ü gezdik. Dönüşte, yerel tatlar bulabilecekleri bir lokantaya götürmemi istediler. Böylesi bir ünle tanınmış lokantaya girdik. Yemeğin sonunda yanımdaki konuklardan biri “yerel tatlınız ne var?” diye sordu garsonlardan birine. Höşmerim var, dedi garson. Ben hariç hepsine höşmerim geldi. Daha doğrusu höşmerim diye un helvasını yedirdiler konuklara. Garsonu bir kenara çekip sordum “neden böyle hile yapıyorsunuz” diye. “İkram ettiğimiz şey höşmerimdi” diye inat etti garson.
Yemekten sonar Kilistra’ya gittik. Her tarafını gezdirdim fakat yaşlı somurtkan bir kadın bana kızıp durdu “yeterli bilgi vermiyorsun” diye. En sonunda patladım, “bayan ben tarihçi değilim” diye.
Çalı her zaman bir demokrasi okulu olmuştur. Bunu ben değil ilk defa dile getiren fotoğraf sanatçısı arkadaşım İbrahim Dıvarcı olmuştur.
Yazar Cezmi Ersöz’ü imza gününe çağırmıştık. Cezmi Ersöz’ün en sevdiğim huyu mütevazılıği, gururu kibiri olmayışıdır. O günde yoksul bir öğrenci evinde konuk etmiştik. Cezmi’nin en sevdiği şeylerden biri de gençlerle sohbet etmekti. Bu yüzden o gece kimse uyumamış ertesi sabah da onu Kilistra’ya gezdirmeye götürdük. 30-40 genç var arabanın içinde. Her görüşten her giyinişten insan var. Köyü gezdik, piknik yaptık, kimi şarabını içti kimi namazını kıldı. Güle oynaya döndük. Dönüş yolunda şaşkınlığını gizleyememiş Cezmi Ersöz. “Ya bu nasıl bir şey, kimi örtülü kimi açık, kimi solcu kimi sağcı, bu gurubun nasıl böyle bir güzellik yaratabiliyorsunuz” diye. “İşte Konya ve Çalının gerçeği bu” diye yanıtlamış İbrahim de.
Her gezi birlikte olunan, gidilen yerde tanışılan insanlarla güzel. Doğayı, tarihi, ekmeği paylaşmakla güzel.
Zengibar Kalesi hala gözlerimin önünde. Aslı hala küçücük bir kız o karede.