Yörükler öksüz kalmasın...

Zeki Oğuz bu kez kızgın ve üzgün... Çünkü kendisi gibi gezgin olan Sarıkeçili Yörükleri nerede konaklayacaklarını şaşırmışlar.

Zeki OĞUZ

Cumartesi günü bizim gazetenin 12. sayfasında bir haber vardı. Haberin başlığı bile işin vahametini ortaya koyuyordu. “Sarıkeçili Yörükleri öksüz kaldı.”

Bu gül yüzlü, onurlu, güzel insanlarımız yüzlerce yıldır Akdeniz sahillerinde kışlarlar, bahar gelince Toros yaylalarına çıkarlar. Günümüzde çok fazla da kalmadı onlardan. 150-200 hane ancak var.

Güz gelince yine dönüş yolunu tutmuşlar, bir kısmı Silifke Yeşilovacık’ta bulunan kışlaklarına inmişler ama burada yazlığı bulunan bir tuzu kuru onları savcılığa şikâyet etmiş, harekete geçen jandarma kışlaklarına sokmamış göçerleri.
Haberi okurken içim cız etti. Yüzlerce anı geldi geçti kafamdan.

Gevne yaylalarında Efe Dayı’nın obasındayız. Çayımızı yudumlarken Efe Dayı anlatıyor. Daha çok sızlanıyor o mert insan: “Bu işin tadı kaçtı ama bu yaştan sonra ne yapabilirim, bilmiyorum.” Efe Dayı’nın kızı, daha 16-17’sinde, al al yanaklı. Bize “hoş geldiniz” diyor. Hep gülüyor yüzü. Neden okumadığını soruyorum. Aslında biliyorum ama bir de ondan duymak istiyorum. O ise benim beklediğimden farklı bir yanıt veriyor; “Buralarda özgürüm” diyor. “İstediğim gibi bağırabiliyorum, keçilerimin ardından küfrederek koşturuyorum” diyor. Tam bir özgürlük tutkunu kız. Onun genç yüreği, gerçekleri görmekten çok uzak daha. Ama kısa bir süre sonra görecek.

Karaman’da, iskân edinenlerin Sarı Evler dediği, göçerlerin oturduğu mahalledeyim. İki genç bir evin önünde oturmuşlar, bezgin, yılgın bir halleri var. Yaşlı göçer Mehmet Gök eliyle gençleri gösteriyor. “Al işte, bizi buraya tıktılar ama iş yok güç yok, ne yer ne içer bu gençler, hiç düşünen yok.” Onların tek anladığı keçi sürüleri, besiciliğe de yatkın olabilirler. Böyle bir işi neden yapmadıklarını soruyorum. İlkin birkaç aile yapmak istemiş ama mahalle şehir hudutları içinde olduğu için yasaklanmış. Mahalle yüz metre öteye kurulsa yasak kapsamı dışındaymış.

Geçtiğimiz yıl Bozkır Söğüt Beldesi’nin şenliğindeyiz. Yemek yerken sohbet ediyoruz. Bir de vekil var aramızda. Söz dönüp dolaşıp göçerlere geliyor, “Bu işi kesinlikle çözeceğiz” diyor vekil. Ama nasıl çözecekleri konusunda o da olumlu bir fikir ortaya koyamıyor.

Geçtiğimiz kış Ermenek’in Göksu Irmağı kıyılarında Yörük obalarının konuğuydum. Söz döndü dolaştı iskân işine geldi. İki oğlu vardı yaşlı yörüğün. “Teneşirin ucu bize göründü de şu oğlanlar ne iş yapar onu bilemem” diyordu. Karaman Sarı Evler’de yaşlı Mehmet Ağa’nın bir benzeriydi söyledikleri: “Hazıra dağ dayanmaz, bizi buraya yerleştirdiler, elimizdekileri sattık yedik, bundan sonra ne olacak?”
Her şeyin başı insanca bir çözüm.

“Yasakladım” demekle, insanlara yeni ekmek kapıları açmadan, insan inciterek, onurları ile oynayarak, kırarak olmuyor bu işler.

Geçtiğimiz bahar, gecenin bir yarısı bir telefon… Arayan Yörük dostlarımdan biri... Karaman civarında bir köyün muhtarı araziden geçirmiyormuş, yalvarıyorlarmış, bir gece konaklayıp yola devam edeceklerini söylüyorlarmış ama muhtar ‘hık’ diyor ‘nohut’ demiyormuş. Gecenin o yarısı yapacağım hiçbir şey yok. “Jandarmaya başvurun, muhtarın sizi engellemeye hakkı yok” diyorum. Yörük dostumun verdiği yanıt daha da iç karartıcı: “Zaten jandarma tepemizde dikiliyor, biran önce çekip gitmemiz için.”
Anadolu’da yüzlerce Yörük köyü var.

Osmanlı’da çok uğraşmış göçerleri iskân edebilmek için. Bu yüzden kanlı savaşlar çıkmış ama Osmanlı bu konuda çok adilce davranmış. İskân ettirdiği göçerlere yeni yurtluklar vermiş. Tarla tapan vermiş. Bakın şehrimiz çevresinde bu şekilde iskân edilen onlarca Yörük köyü var.

Bu güzel insanlarımızın yaşamını zindan etmeden, istenirse güzel çözümler bulunur. Bu satırları yazarken Yörük dostum, rahmetli Mehmet Gök geliyor aklıma. Yunuslar Beldesi’nin bir yaylasında peynir tatlısı ikram etmişti bize. Tatlımızı yerken anlattıkları bir bir boğazıma dizilmişti. “Zeki bu hayat çekilmiyor artık, muhtarı bir yandan, jandarması, korucusu bir yandan…” Ve bu güzel insanlar, ürettikleri her şeyin büyük bir bölümünü başkalarıyla paylaşmak zorundaydılar. Kışlakta da, yaylada da böyleydi bu. Önlerine çıkan her zorluğu parayla çözmeyi öğretmişlerdi onlara.


Masanın tam karşısındaki dolapta Lille yaylasında çektiğim bir fotoğraf duruyor. Küçücük bir Yörük kızı, omzunu yastıklara dayamış, bana bakıyor. Mahzun, kırılgan, öksüzlüğünü belli eden bir bakış. Yüzünde yayan yapıldak gelinen yüzlerce kilometrenin yorgunluğu var.

Bir bu çocuğu düşünüyorum, bir kışlaklarına sokulmayan Yörük dostlarımı. Öz yurtlarında mağdur, perişan insanlarımı… Bir tuzu kurunun yazlığı varmış, tepene çöksün emi.
Son diyeceğim devletin büyüklerine:
“Hiç kimseyi öksüz bırakmayın.”

Yerel Haberleri

Baba-Çocuk İkilisi M1 Konya’da Bir Araya Geliyor
SEZON ÖNCESİ KRİTİK İNCELEME
TARİHİ CAMİLERDE SAF TUTTULAR
MİLYONLUK VURGUN ENGELLENDİ
Lazerle Göz Çizdirme Dönemi: Hangi Yöntem Size Uygun?