Aksaray’ın Somuncu Babası
Mustafa AZILIOĞLU
Aslında gezi ve şehir yazılarında pek mahir olduğum söylenemez. En azından ben kendimi bu alanda fakir addederim. Bu nedenle de TYB’nin “Yazılacak Çok Şeyimiz Var” yazı silsilesine bilerek isteyerek biraz geri durdum, pek bu sahada olmak istemedim. Ama ne var ki; TYB’nin kıymetli Başkanı Ahmet Köseoğlu ve Sevgili Ümit S.Taşkesen kardeşimin ricaları üzerine okumakta olduğunuz bu yazı bana icab-ı vacip oldu.
Bir Pazar sabahı hafif bir kahvaltı sonrası adliye binası yanındaki Yazarlar Birliği önüne aracı park ettikten sonra, Konya’nın kıymetini daha sonra anlayacağı önemli değerlerinden biri olan İbrahim Demirci beyle hasbihal edip gezi için gelen diğer hazirun ile selamlaşıp araca topluca binerek Aksaray’a hareket ettik.Gezip gördüğümüz yerleri anlatmayacağım.Yalnızca edindiğim izlenimlerimi sizlere nakledeceğim. Konyalı Kerem İşkan’ın nazik kibar hoşsohbet ve esprili rehberliği ve ev sahipliği yanında nükteli söylemleri gerçekten hoştu. Onun aracın ön koltuğunda elinde mikrofon “ bana göre sol, size göre sağ tarafta…” şeklindeki tanımlamaları araçta bulunan herkese samimi ve sıcak bir hava estirdi. Kerem İşkan, Aksaray protokolü üzerinde çok güzel bir etki bırakmış.
Tarihi İpek Yolu üzerinde Sultanhanı tüm haşmetiyle asırlardan günümüze verdiği mesajla muhteşemdi. Bizim geleneğimizde otel kültürü yok. Seyyahlardan üç gün için hem kendileri hem atları için ücret alınmaması ne kadar büyük bir medeniyet anlayışının sahibi olduğumuzu ifade etmesi açısından hakikaten önemli bir bakış açısı idi. Her şeyin merkezine insan unsurunu koyan ecdat, hiçbir ayrım yapmadan bu anlayışını her şeyde her yerde ortaya koymuş.
Üniversitemizin genç sanat tarihçileri, yaptıkları sunum ile çok iyi yetiştiklerini gösterirken, tüm sorulara verdikleri doğru ve doyurucu cevaplar ile seviyeleri belli oluyordu. Ayrıca benim beğenimi kazandılar. Aksaray gerçekten medeniyetlerin merkezi olmuş bir ilimiz. Hem İslam medeniyetinin hem de Hz. İsa’nın gerçek öğretisinin tam ortasında kesişme noktası. Bizim inancımız gereği Hz İsa hak bir peygamber ve öğretisi hak ve doğru olan bir din. Ama zamanla tahrif edilerek bugüne gelinmiş. Bu bizim sahamız olmadığı için üzerinde durmadan geçmek istiyorum. Ama İsa’dan sonraki yüzyıllarda milyonları bulan ümmetinin ne kadar dindar olduklarını yaptıkları mabetlerden anlamak mümkün.Ben bu mabetlerin camiye çevrilmelerini asli hallerinin değişimini hiç hoş bulmadığımı ifade etmek istiyorum. Her şey asli unsurları ile kalsa ne kadar iyi olurdu.
Aksaray ve Güzelyurt çok değerli bürokratlara sahip. Sayın Vali ve Sayın Kaymakam beyler, turizmin önemini kavramış beyefendi insanlar. Kendilerine teşekkür ediyorum. Ihlara Vadisi’ne kanyonun en dibine kadar insanları aşağı yukarı taşıyacak asansör ihalesini yapmışlar. Turizm en az sanayi kadar bir şehrin vazgeçilmezi. Aksaray ve Güzelyurt ileriki yıllarda Hristiyan dünyasının en fazla uğrak verip döviz bırakacağı yerler. Benim çocukluğumun üzerinde geçtiği tarihi Karapınar halısını yıllar sonra Güzelyurt’ta konsolos beyin evinde görünce bayağı duygulandım. Vaktiyle validemin elden çıkardığı o halı beni ta yıllar ötesine götürdü. İçim cız etti. Çocukluğum gençliğim hatıralar o zamanın insanları bir bir gözümün önünden geçti. Geçmişe özlem tahattur denilen şey bu olsa gerek.
Somuncu Baba bir büyük veli. Allah ondan razı olsun. Dergahının kapısındaki kitabe beni adeta zabt-ı rabt altına aldı. Şöyle diyor büyük veli günümüz türkçesi ile: “Lütfu ne dosttan ne yarandan bil, kötülüğü de ne düşmandan, her ikisini de hak’tan bil. Diriyiz daim ölmeyiz. Karanlıkta da kalmayız. Çürüyüp toprak da olmayız. Bize leylü nehar nazar olmaz.” Türbesinin şanına yakışır bir şekilde haşmetiyle gök kubbeye uzanan bir şekilde dikilmesi için Aksaray üzera vüzerasına iş düşüyor. Düşünün bir Mevlana’yı, bir de Somuncu Baba’nın mazbut türbesini. Biz değerlerimizi göklere çıkarmadıkça maddeten ve manen ilerleyemeyiz, büyüyemeyiz.
Anadolu’nun Türkleşmesi İslamlaşması en güzel bir şekilde bu coğrafyada anlaşılabilir. Burada yaşamış aslında Türk olan ve galat-ı meşhur Rum diye anılan Karamani Türkler yani Hristiyan Türkler bu coğrafyanın unsurları. Böyle bir coğrafyada eğer Somuncu Baba gibi iman-ı kamil müminler ve mürşitler yaşamasa idi, sanıyorum Anadolu coğrafyasının Macaristan Bulgaristan Yakutistan’dan bir farkı kalmazdı. Somuncu Baba gerçekten büyük bir zat. Dediğim gibi beni çok etkiledi. Konyalılar’ın Mevlana’sı ne ise Aksaraylılar’ında O. Karapınar ve Aksaray aslında aynı kültürün yoğrulduğu yerler.Turizm alanında işbirliği ve tanıtımda ortak hareket etmeleri gerekir. Turizm’in önemini anlayanlara ne mutlu. Dediğim gibi gezi ve şehir yazılarından fazla anlamam. Sürç-ü lisan etmişsek affola.
***
Gailesiz milletiz vesselam…
Nagehan YILMAZ
27 Mayıs Pazar günü Yazarlar Birliği Konya Şubesi’nin düzenlediği Aksaray gezisindeydim. Aksaray Valisi Sebati Buyuran, özel bir ihtimamla misafir etti bizi. Organize ettiği muhteşem akşam yemeğine eskortlar eşliğinde gittik. Bu ihtimamdan ne kadar memnun olduğumuz yazıma gezinin sonundan başlamış olmamdan belli olmuştur herhalde.
Şimdi başa dönelim. İlk durağımız yol üstündeki Sultanhanı kasabasında bulunan kervansaraydı.1229 yılında Alaeddin Keykubat tarafından yaptırılan kervansaray; revak, hamam, köşk, mescit ve seki kısımlarından oluşan klasik bir Selçuklu mimarisi.. Restore edilmiş ve gayet iyi durumda görünüyor.
“Aksaray Pizza” ismiyle de anılan Kızıl Minare Camii 1222 yılında 27 derecelik bir eğimle inşa edilmiş ve zamanla bu eğim artmış. Yıkım tehlikesiyle karşı karşıya olan cami minaresi çelik halatlarla desteklenmiş durumda. Merak edenlerin acilen ziyaret etmesini tavsiye ederim.
Ulu Cami, namı diğer Karamanoğlu Mehmet Bey Camii ise halen restorasyon aşamasında.1402 yılında Karamanoğlu Mehmet Bey tarafından yaptırılan caminin ne yazıktır ki kitabesi kaybolmuş.
Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Mescidi ve Türbesi Aksaray’da mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerlerden. Somuncu Baba burada yerin metrelerce altındaki kısa ve dar çilehanesinde hamlıktan olgunluğa erişebilmek için günlerce aç susuz çile çekermiş.
Türbe etrafında birçok mezarlık var bununla birlikte çevrenin sessizliği ve çalan uhrevi müzik insanı farklı dünyalara sürüklüyor.
Dere kenarında kaya yerleşmeleri ve köy manzaralı öğle yemeğimizi Türk Telekom İl Müdürü’nün sponsorluğunda Belisırma’da yiyoruz.
Güzelyurt ilçesindeki Aşağı Cami 385 yılında Aziz Gregoruos tarafından yaptırılmış ve 1924 yılından sonra cami olarak kullanılmış. Dünyanın ilk kilise korosunun da burada icrada bulunduğu söyleniyor.
Aynı bölgedeki Sivişli Kilisesi de Tanzimat’tan sonra tek bir kayaya oyulmak suretiyle yapılmış. Kilisenin kubbesi Hz İsa ve on iki havarisinin freskolarıyla bezeli.
Ihlara Vadisi’nin devamı olan kayalarda ise Selime Katedrali bulunuyor. Hıristiyanlığın yasak olduğu dönemlerde önemli bir yerleşme olan bölgedeki kilise ve yerleşim yerlerinin yüksek kayalıklara yapılmış olması dikkat çekici.
Gelelim sadede, bu yüksek kayalara yapılan yerleşmeleri gezimiz adeta bir parkuru andırıyordu. Çok sayıda turistin ziyaret ettiği bu bölgede acilen bir yenileme ve çevre düzenlemesine ihtiyaç var. Geçtiğimiz haftalardaki Ilgın yazımda da belirtmiştim sahip olduğumuz kültürel değerlere ilgisiz kalışımıza anlam veremediğimi. Konya’ya has bir şey olmadığını gördüm rahatlamadım, aksine daha çok üzüldüm.
Aslan yattığı yerden belli olur demiş atalarımız kemikleri sızlıyordur herhalde. Biz Türklere ne oldu böyle? Namımızı cihana yayan bir ecdadın torunlarıyız biz. Birçok kültürel mirasa sahipken neden sahip çıkmıyoruz onlara. Beni en çok üzen de milli popüler kültürümüzü her zaman olduğu gibi buradaki tarihi yapılarda da sergilemiş olmamız. Takım kısaltmaları, isimler ila ahire bir dizi yazıyı bu eserler üzerinde görünce kendimizi kendimize ve yabancı turistlere bu şekilde rezil edecek kadar bilinçsiz miyiz diye sormadan edemedim.
Dilerim milletçe bir an önce özümüze döner ve bu tahriplerden ve bayağılıklardan vazgeçeriz. Bir gün yeniden tüm dünyaya ilmiyle, kültürüyle örnek teşkil eder hale geliriz.
Umarım ben yazmaktan yorulmadan birileri durumun vahametinin farkına varır ve bu eserleri turizme elverişli hale getirir.
Yemek esnasında Aksaray Valisi’nden aldığımız müjdeyi de iletmek isterim. Ekibimiz Ihlara Vadisi’ne indiğinde birkaç kişiyle o uzun basamakları tekrar çıkamama korkusuyla inememiştik ve vadiyi yukardan seyretmekle yetinmiştik. Hatta ‘Buraya teleferik mi yoksa asansör mü yapılsa daha iyi olur’ diye hayaller kuruyorduk ki meğer hayal değilmiş. Valimiz bize, Ihlara Vadisi’ne bir asansör yapılacağı müjdesini verdi. Umarım bu proje en kısa zamanda hayata geçer ve diğer eserler içinde benzer çalışmaların ilk ayağını oluşturur.
Gezimiz sırasında bizi en iyi şekilde ağırlayan valimiz Sebati Buyuran’a, Telekom İl Müdürümüze ve mihmandarlarımıza, yolculuk boyunca her türlü cefamıza katlanan Ümit Taşkesen ve Ahmet Köseoğlu’na teşekkürler.
***
Türk Ticaret Yapılarından Kervansaraylar
Yusuf ALTIN
Sırçalı Medrese Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü Konya
Yazarlar Birliği Konya Şubesi’nin düzenlemiş oldukları Aksaray ilinin tarihi, turistlik bölgelerine yapmış olduğu geziye ilk defa katılıyordum. Değerli hocam Prof. Dr. Haşim Karpuz başkanlığında, Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi Müdürü Bekir Şahin Bey ve beş sanat tarihçisinin de katıldığı gezide geniş ufuklara doğru yol alınmıştır. Bütün yol arkadaşlarından gezi notları istenmiş ben de sanat tarihçisi olarak Türkçeyi güzel konuşan yazan yazarlara bir vefa örneği olarak kalemimin yazdığı ölçüde bilgi, düşüncelerimi yansıtmaya çalışacağım.
Bu kısa yazımda saat saat, nokta nokta bölge, yer anlatmayacağım. Bunu yapan değerli arkadaşlarımız elbette olacaktır. Gezimizin ilk durağında Aksaray’ı taçlandıran Anadolu Selçuklu kervansaraylarından bir yapı örneği olan Sultan Han’dan bahsedeceğim. Sizlere bir Orta Çağ örneğiyle 776 yıllık tarihi bir geçmişi olan yapıyı sunup, Türk Sultanların yapmış olduğu ticari faaliyetlerden söz edip Günümüzdeki koruma kullanım sorunları nedir? Nasıl yaşatılabilir soruların cevap arayacağız?
Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk’eseri Siyasetnamesinde sultanların görevlerini sayarken yeraltı su altı yoları açmak, kanallar, köprüler kurmak, toprağı işlenir haline getirmek, tekke, han, kale, derbent, medrese yapmak ülkeyi güzelleştirmek diye ifade eder.
Anadolu Selçuklu Devleti Sultanları tarafından yaptırılanlara ise “Sultan Han” tabiri kullanılıyordu.(Aksaray Sultan Han gibi) Haç yolu üzerinde alanlarda menzil derbent adını almıştır. Tanım olarak da kentler arası belirli mesafelerle kervanların konaklaması,belirli ihtiyaçlarının giderilmesi için yapılmış, korunaklı, değişik plan tiplerinde, kale görünümlü yapılardır..İslam ülkelerine has bir yapı türü olan kökeni oldukça belisizdir.Türkistan da “Ribat” diye adlandırılan küçük korunaklı askeri kaleleri örnek aldığı sanılır.(7)
Kervansaraylar mimari bakımından dışardan bakıldığı’nda muntazam korunaklı bir kale görümünde yapılardır. Anıtsal taç kapısıyla iç mekânlara girilir. İçerisinde kervan kafilesinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere birçok plan elamanları bulunur: Avlu, kapalı kısım yatakhaneleri, aşhaneleri, erzak ambarları, Ticari eşyayı koyacak depolar, Yolcuların hayvanlarını barındıracakları ahırlar, samanlıklar, yolcuların ibadetlerini yapabilecekleri mescit, temizlikleri için hamam, şadırvanları hasta haneleri, hatta ecza haneleri görevlilerin mekânları bulunduruluyordu. Kervansarayın görevlileri hakkında vakfiyelerden öğrenebildiğimiz kadarıyla Mütevelli heyeti müşrif (müfettiş), Nazır’dan oluşurdu. Görevliler: Hancı, idari görevli memurlar, imam, hamamcı aşçı, nalbantlar, saraçlar, atlı haberci, baytar ve gerektiğinde doktor bile getiriliyordu. Mekân dizileri kervansarayların özelliliklerine göre değişken özelliğe sahiptir. Vakfiyelerden, vakainamelerden seyahatnamelerden öğrendiğimiz bilgiler doğrultusunda genel şema bu doğrultudadır.
Sultan Han 1229–1231 I.Alaaddin Keykubat tarafından yaptırılmış 120.m uzunluğunda 4475 metrekare alana sahiptir. Doğu Batı doğrultusunda uzanır. Avlu ve kapalı kısımdan meydana gelir. Girişin güneyinde özel odalar,batısında yazlık revaklı açıklıklar bulunur.
Kapalı kışlık kısmının üzeri sivri beşik tonozla örtülü kare kesitli dört ayak sırası ile beş sahınlıdır. Ortasında aydınlık kubbesi vardır. Avludaki köşk mescidi fevkani olarak yapılmış insanı kendisine çeker.
Taç portaldeki geometrik bezemeler, Boyutlarının büyüklüğü heybeti bezemesine verilen emekle ünlenmiştir Yukarda saydığımız bütün ögeleri üzerimde toplar.mukarnaslar, madalyonlar, iç portaldeki yıldız geçmeler,rozetler, çok zarif şeklinde işlenmiştir.
Bozkırın ortasında 13m. Yüksekliğinde bezemeli taç kapılarıyla, ferak avlusu özel oda birimleri geniş kapalı kısmı, yazlık revaklaryla bir güvenlik anıtı, bir güç, bir otorite nişanesidir.
Anadolu Selçuklu Kervansaraylarının genel özellikleriyle önemini özetlersek:
-Anadolu’ya Türkler dönmemek üzere yerleşmişlerdir.
-Anadolu dünya ticaret yollarına açılmış, ülke iktisadi ve kültürel bir gelişme sağlanmıştır.
-Anadolu’nun birlik ve bütünlüğü sağlanmıştır.
-İnsanların güveli ticari yolculuğu sağlanmış ithalat, ihracat artmıştır.
-Yapılar savaşcıl amaçla değil insancıl amaçla yapılmıştır.
-Her dine hizmet vermesi, üç gün ücretsiz oluşu Orta Çağda Türk İslam medeniyet seviyesinin en büyük göstergesidir.
-Mal, can güvencesi dünyada ilk sigorta göstergesidir.
-Öncesi ve sonrasıyla bağdaşmayan ünik bir uygulama olarak görülür.
Yukarda özetlemeye çalıştığımız kervansarayların tarihçesi, önemi dâhilinde Sultan Han Anadolu Selçuklu kervansaraylarından biri olup yapıyla ilgili olarak birçok araştırmacı incelemelerde bulunmuştur.
Yapı Anadolu Selçuklu hanlarının bütün özelliklerini yansıtan, orijinalliğini koruyabilen tipik bir orta çağ yapısıdır. Türk insanının yaşamının gerçek çizgilerini yansıtmakta (9) olan önemli bir ticaret yapısı menzil duraklarından biridir…
Yukarda teferruatlıca anlatmaya çalıştığımız Selçuklu kervansaraylarının Anadolu Selçuklu Devletinin Sultanlarının ve ileri gelen devlet adamlarının siyasi başarılarının yanı sıra ülkenin iktisadi ve kültür yönden gelişmesi için büyük önem vermişler, yaptığı seferlerle ticaret yollarının güvenliğini sağlamışlardır.
Hepimize düşen görev bu mevcut kervansarayları korumak, rölöve, restarasyon, restitüsyon projeleri hazırlamak. Ülkemizin Kültür Turizmi açısından Tarihi İpek Yolunu yeniden canlandırmak en büyük isteğimizdir. En azından bu kervansarayları işletir hale getirmeliyiz. Restore et işlet devret modelini elbette kullanabiliriz. Atıl bir vaziyette kendi kaderine terk etmek Türk ulusuna hiç yakışmayan bir tavırdır. Gelecek nesillerimize tarihini koruyan bir millet olmak asli vazifemizdir.
Yapmış olduğumuz gezide bizler ev sahipliği yapan Aksaray Valiliği’ne, Emniyet güçlerine, Telokom Müdürlüğü’ne birebir bizimle beraber olan Aksaray gazetecilerine teşekkürü kendime bir vazife addederim…
e-mail: yusufaltin1970@hotmail.com
***
Aksaray izlenimleri eşliğinde Konya
İlker Mete Mimiroğlu
*S.Ü. Fen-Ed.Fak. Sanat Tarihi Bölümü Arş. Gör.
Öğrencilik ve Akademik hayatım boyunca sayısız geziye katılmama rağmen bir başkaydı bu gezi. Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi tarafından düzenlenen ve Aksaray il merkeziyle ilçelerinde bulunan sayısız tarihi ve doğal zenginliklerin gezildiği bu gezide Konya aydınlarının bir kısmını oluşturan yazarları da kısmen tanımış oldum. Gezi esnasında gerek kendi gözlemlerim, gerekse de onların fikirleri ile oldukça öğretici ve aydınlatıcı bir gün geçirdim. Buradan geziyi organize eden, o güzel muhabbetiyle neşemizi bir nebze kaybettirmeyen, Yazarlar Birliği Konya Şube Başkanı Ahmet Köseoğlu’na, bizi geziye davet eden değerli hocam Prof. Dr. Haşim Karpuz’a ve birlikte yolculuk ettiğimiz diğer arkadaşlara çok çok teşekkür ederim.
Gezi izlenimlerime başlamadan önce bilimsel makaleler dışında yazdığım ilk yazı olmasından dolayı hemen sizlerden özür dileyeyim. Diğer yazar arkadaşların izlenimlerinin yanında bu yazı oldukça sönük olacaktır. Eminim onlar gezilen o güzel yerleri, misafirperver Aksaray Valisi’ni, Güzelyurt Kaymakamı’nı, rehberlerimizi ve sayamadığım diğer Aksaraylılar’ı en güzel cümlelerle size anlatacaklardır. Bu sebepten size farklı bir açıdan hem daha önce, hem de bu gezi sonucu edindiğim gözlemleri, Konya ile karşılaştırarak aktarmaya çalışacağım.
Gezide ilk durağımız Aksaray Sultan Hanı idi. Oldukça anıtsal olan bu hanı her gördüğümde Aksaray için sevinir, Konya için üzülürüm. Restore edilen Aksaray Sultan Hanı temizlenmiş, restore edilmiş ve turizme kazandırılmıştır. Girişi ayrıca ücretli olduğundan belediyeye de hatırı sayılır bir gelir de bırakmaktadır. Peki en az onun kadar görkemli ve önemli olan Konya hanları ne durumdadır? En büyük ve güzel hanımız olan Zazadın Hanı kıraç bir arazi içinde unutulmuştur sanki. Bırakın turistleri acaba kaç Konyalı gezmiştir bu muhteşem eseri. Aksaray Sultan Hanını her görüşümde içimi bir burukluk kaplar bu sebepten. Aksaray merkeze vardıktan sonra ise güzel bir kahvaltı karşıladı bizi.
Kahvaltıdan sonra merkezdeki Selçuklu ve Karaman eserleri gezilip Selimiye Manastırına gidildi. Daha önce yayınlardan tanıdığım bu güzel eseri ilk kez yakından gördüm. Görevli olan arkadaş bize tepeye kadar eşlik etti. “Acaba her gelen kafile ile yukarıya çıkıyor mu?” diye düşünürken “Burası yakında Ihlara Vadisi’ni de sollayacak” cümlesi ağzından çıktı, bakışları, “Evet ben her kafile ile yukarıya çıkıyorum, bunu sadece aldığım maaş için değil Aksaray için, Aksaraylıları sevdiğim için yapıyorum” diyordu. Buruk bir sevinçle aklım Konya’daki kaya oyma manastırlara gitti. En az Selimiye Manastırı kadar görkemli ve önemli olan bu eserlerde sizi görevliler değil, içeriye kapatılan hayvanlar karşılar. Pirelenme korkusu duymaz ve içeriye girerseniz, görebilirsiniz tabii o güzellikleri.
Selimiye Manastırı’ndan içimdeki buruklukla ayrılırken Belisırma’ya doğru yola çıktık. Belisırma yerleşimi vadi içinde ve akarsu kenarında olması bakımından güzel bir tabiata sahipti. Doğal zenginlikleri yanında tarihi değerlere de sahip olan yerleşimde yoğun turist kafileleri vardı. Akarsu kenarına kurulan restoranlar pahalı yatırım gerektirmeyen tesisler olsa da büyük bir eksikliği gidermekte. Boş masa bulmanın hayli zor olduğu buralarda da aklım Konya’ya, bundan birkaç sene öncesinden başlayarak tanıtımının yapıldığı, kazı çalışmalarına başlanıldığı Kilistra’ya gitti. Belisırma’dan kat kat fazla doğal ve tarihi güzellikler barındıran Kilistra’ya. Geçen senelerde davetler eşliğinde getirtilen Japon turist kafileleri Kilistra’yı çok beğenmiş ama ne yazık ki sosyal tesislerin yokluğundan dolayı gelmeyi bırakmıştı.
Öğle yemeğinden sonra muhteşem Ihlara Vadisi gezildi. Trilyonluk projeler hazırlanan bu vadi Aksaray turizminin bel kemiğidir. Vadi bana daima Konya’nın bilinmeyen zenginliklerini hatırlatır. Dağ zirvelerindeki antik kent kalıntılarından, muhteşem güzellikler içindeki tarihi eserlerimizi.
Gezi esnasında birçok yerde görevliler tarafından söylenen özellikle son yıllarda sayın Aksaray valisinin gayretleri ile çalışmalara hız verildiği, birçok yerde kazılara başlanıldığını öğrendim. Bu kazılardan en önemlisinin ise belki de Anadolu’nun en büyük yer altı kentinde olduğunu duyduğumda buruk bir sevinç yaşadım. Aksaray’da yapılan bu yer altı kenti kazıları, gezi esnasında birkaç kez tekrarlandı ve anlatanların yüzlerindeki gurur ile gözlerindeki sevinç görülmeye değerdi. Aklıma hemen Konya’da yer alan yer altı kentleri geldi. Evet her bakımdan zengin olan Konyamız’da birçok yer altı kenti de bulunmakta. Bir çoğu unutulmuş bu yer altı kentlerinden bir iki tanesi kısmen temizlenmiş ama turizme kazandırılamamış durumda. Özellikle Kızılören hanı yakınında tespit ettiğimiz kent, yakınındaki Kızılören Hanı, kaya kiliseleri ve bir tekke ile turizme kazandırılabilecek konumda.
Gezimizin son durağı Güzelyurt’tu. Gerçekten çok güzel bir yer Güzelyurt. Daha önce görüştüğüm Güzelyurtlular’dan ne kadar bilinçli olduklarını bilmeme rağmen ilçeyi turizme kazandırabilmek için nasıl uğraş verdiklerine bir kez daha tanık oldum. Safranbolu’dan, Beypazarı’ndan bildiğim bu anlayış Güzelyurt’ta da yer etmişti. Kaymakamından, halkına kadar herkes Güzelyurt için tek yürek olmuştu sanki. Eskinin rahibe okulu bugün çok güzel bir otel olmuş. Turizm için yeni çalışmalara başlamalarına rağmen ilçede on üç pansiyon, dokuz restaurant yer almakta. İlçenin eski evleri zenginler tarafından satın alınarak restore edilmekte. Burayı gezerken aklım Akşehir ve Sille’ye gitti. Ne mutlu ki buralarda da ciddi ve çok güzel çalışmalar başladı ve son hızla devam etmekte.
Gezi sonunda Sayın Valimizin davetlisi olarak akşam yemeğine katıldık ve yapılanları bir de onun ağzından dinledik. Akşam geç saatte ise Konyamız’a döndük.
Sonuç olarak bu gezi esnasında başta Aksaray Valisi’nin ne kadar turizme önem verdiğini, bacasız fabrika olarak tanımlanan turizmden daha fazla pay alabilmek için uğraş sergilediğini yakından gördüm. Bu çaba sadece baştaki yöneticilerle sınırlı değil eserlerde görevlendirilen bekçilerden, bir şeyler satmaya çalışan ev kadınlarına kadar hemen hemen herkes bu bilinçle dolu. Hep karşılaştırdığımız Konyamız’da da bu bilinç aynı kuvvetle olsa da ne yazık ki çoğunlukla merkez ile sınırlı. Maddi olanak gibi değişik sebeplerden elleri kolları bağlı olan birçok yönetici ne yazık ki diğer yerlerdeki gelişmeleri yakından izliyorlar. Konyamız turizm pastasından hatırı sayılı bir kazanç elde etse de hala bütün kaynaklarını değerlendirmekten çok uzakta. Gönül ister ki bölgeye gelen turist birkaç gün buradan ayrılamasın, köylerdeki insanlar turizmden gelir elde etsin. Belki de Konyamızın dezavantajı çok sayıda esere sahip olması. Son olarak beni sabırla okuduğunuz için sizlere, bu geziyi düzenleyen Konya Yazarlar Birliği’ne ve Aksaray’da bizi çok güzel bir biçimde ağırlayan herkese sonsuz teşekkürler.
***
Cappadocia’dan-Nenossos’tan-Aksaray’dan
Makbule ARSLAN
Sevgi gönlü aşk şarabıyla sarhoş ederken ruh bedeni görünmeyen bir huşu ile kendinden geçirir. Bedenimiz ruhi aleme difizyon gerçekleştiriyor. Gelgit içinde görünenin arkasındaki görünmeyeni arıyoruz. Evet biz. Konya Yazarlar Birliğinin kanaatkar ve kararlı insanları. Nacizene bu cümleye kendimi de dahil ediyorum. Ne kadar böylesine değerli insanlar; başta Konya Yazarlar Birliği Başkanı Ahmet bey, bende emeği olan Prof. Dr. Haşim KARPUZ hocam, Arş. Gör. İ. Mete ve Seval hocam, yolculuk boyunca bana yan koltuğumda eşlik edip bana tahammül eden gönül öykücüsü Hüzeyme Yeşim Hanım ve saymakla bitiremeyeceğim pek çok değer Aksaray gezimizde aynı havayı teneffüs ettiğimiz otobüste…
Güneş göz kırpmadan, sabah ılık nefesini yüzümüze üflerken çıktık Aksaray gezisine bir hışımla. Yolculuk önemli bir sanat gezisi olması hasebiyle bir heyecanla çabuk geçti doğrusu. Sabahın mahrumluğu ve gezinin heyecanı beni sarmalamışken kafilemizi gönül gözümüzü doyuran bir kahvaltı sofrası karşıladı Aksaray’da. Şen bir sohbetin zevkli ve güzel bir kahvaltının ardından dede korkutun Banu Çiçeği Bamsı Beyreği istemeye kabul ettirmeye gelmişken söylediği dizeler güzel İl Aksaray yüreği geniş kafilemizi kabul etsin diye dökülüverdi dudaklarımdan sessizce.
“Karşı yatan Karadağını aşmaya gelmişim.
Akıntılı güzel suyunu geçmeye gelmişim.
Geniş eteğine dar koltuğunu sığmaya gelmişim”
Persler bu bölgeyi işgal ettiklerinde “Cappadoci” yani güzel atlar ülkesi demişlerdi. Aksaray. 1. Hattuşili’ nin dediği gibi Nenossos(Aksaray)’da görmedik güzel atlar ancak gördük mimari alanda gövde gösterisinde bulunan Ulu Camiyi (Karamanoğlu Camii) eğriliği ile ün salan ismini bile eğriliğinden alan Eğri Minare’yi (Kızıl Minare Camii), Gösterişli Selime Katedrali’ni. Günaydın der gibi bakışlarımızla uyandırdığımız Ulu Camii 1408-1409 yılları arasında Alaaddin Beyin oğlu Sultan Mehmet Bey tarafından yaptırılmış. Mimarı Mehmet Firuz Bey olan bir yapı. Bu huzur verici ortam dikdörtgen plana sahip olup kıbleye 5 sahnı bulunmaktadır. Caminin ana girişi batıda ki bir kapıdan yapılmaktadır. Cami Mehmet beyin oğlu İbrahim Bey zamanında 1482-1483’te büyük tamiratlar görmüştür. Cami ile yapılan minaresi bilinmemektedir. Bugün ki minaresi 1925’te yapılmıştır. Caminin içinde Selçuklu Ahşap işçiliğinin şaheser örneği bir minber vardır. Abanozdan yapılmıştır. Kakmacılığın ve ince ağaç işçiliğinin çekici örneklerinden olan minber II. Kılıçarslan’ın harap olan camisinden getirilmiştir. Yeni bir durak Nasrettin Hoca fıkrasına belki de aslen olmasa da slalom ile teğet geçmiş bir yapıdır. Kızıl Minare Camii. Selçuklu Devri eserlerinden olan bu yapı1221-1236 yıllarından kırmızı tuğladan yapılmıştır. İsmini/isimlerini cismi hasebiyle alan bu yapı 27 derece eğri olduğu için eğri minare, kırmızı tuğladan yapıldığı için kırmızı minare camii denilmiştir. Minareye dört köşe bir kaidenin üzerine silindirik bir gövde oturtulmuştur. Gövde ince bir silme ile iki kısmı bölünmüştür. Gövdenin alt kısmı zikzak üst kısmı mavi yeşil çini mozaiklerle kaplanmıştır. Bir şerefesi ve 92 basamağı vardır. Yanındaki cami sonradan yapılmıştır.
Özünü bileştiği mekana ortada akan suyuna güzelliği ve görkemini serin ancak bir o kadar da ürpertici kiliselerine vermiş Ihlara Vadisi. Saymakla bitmez basamakların, Hıristiyanlık inancına sahip insanların aynı mekanda toplayan kiliselerin hiç bitmeyecek görünen huzuru bulunduğu suyun ve yeşilliğin zarafetini olduğu eteklerini iki ucundan hava kaldıran “Boyarinia” yani asil bir hanımefendi Ihlara Vadisi. Sınıf farkına göre dizilmiş havari resimleri, Hz İsa’nın kanatlı figürü, ejder kuyruklu geyik figürü kiliselerdeki dikkatimi çeken başlıca unsurlardandır. Yılanlı, Ağaçaltı kiliseleri gibi gördüğüm pek çok kilise ıhlara vadisinin sarıp sarmaladığı güzelliklerdendi. Gizemli havası içinde bizi büyüleyen sarp kayıklara oyulmuş. İhtişamını herkese göstermek istercesine yüksek olan Selime katedrali güneş bize doğru yüzünü dönmüşken gezip gördüğümüz yerler arasında. Katedral içinde iki sıra halinde sütunlar mevcut ve bu sütunlar katedrali üç sahana ayırmış. İl güzelliğiyle övünürken Aksaray’ın bize takdim etmekten kıvanç duyduğu ve Orhan Ağaçlı Dinlenme tesislerinde bize akşam yemeğinde eşlik eden sayın vali Sebati Buyuran ile de yakından tanışma fırsatı elde ettik. Valinin hoş nezaketi, azimli ve çalışkan yapısı, mütevazı tavırları takdire şayandı doğrusu. Vali beyin akşam Yemeğine iştiraki, yudumladığımız son çaylar hızlı ve bir o kadarda zevkli bitişin habercisiydi bizlere.
Çok güzel ağırlanıp hafif bir buruklukla ayrıldığımız Aksaray dan dönüşümüzde Dedem Korkuttan dizeler döküldü aciz dudaklarımdan.
“Hain Övdüğümüz bey erenler
Dünya benim diyenler
Ecel aldı yer gizledi
Fani dünya kime kaldı
Gelimli gidimli dünya
Son ucu ölümlü dünya”
İşte geldik gidiyoruz…..
***
Başka Bir Gün
Betül KOZ
Güneşin bize sevgiyle kucak açtığı bir pazar sabahı çıktık yola. Aksaray’ı gezmek için yolun öğreteceklerine meraklı, heyecanlı bir vaziyette kalmaların bizden gideceğini düşünmeden gitmenin sevinciyle... İçimdeki yabancılık duygusunu bastırmaya çalışarak, tanıyacağım yeni insanları düşünerek otobüse biniyorum. Ve otobüste yabancı diye bir kavram yok, herkes ahbap.
Sultan Hanı’na uğruyoruz önce, taş duvarlarda sanki gelip geçenlerin izleri var. Birilerinin yaslanıp soluk aldığı , yollarına devam ederlerken uğrayıp geceledikleri bir yer imiş burası. Kim bilir kaç yolcunun hüznü, hasreti, neşesi, sevdası sinmiş taş duvarlara.
Yol boyunca samimi sohbetlerin yansıması oluyor yüzümüzdeki tebessümler, konuşmaları dinliyorum sessizce. Size göre sağda bana göre solda gölgesinde bir miniğin oturduğu akasya ağacı. Vê yol arkadaşımın cümleleri umudumu heyecanımı arttıran. İyi bir yol arkadaşı değil midir zaten en gerekli olan, elini hep uzatan. Bende iyi bir yol arkadaşına sahip olmanın verdiği şansı kullanıyorum. Ve yolculuğu güzel kılan Zeliha Gökçepınar abla oluyor biraz da.
Selime Manastırı bir sonraki durağımız. Herkesin meraklı bakışlarının toplandığının farkında mağrur bir biçimde poz veriyor tüf yığınları ve devam ediyor seyahatimiz hoş kelamlar eşliğinde. Adını renginden alan kızıl minare değişimiyle eğri minare aynı zamanda.
Ulu Camii bütün camiler gibi kalabalık yakarışların merkezi görünümünde, gittiğimiz vaktin tenhalığına rağmen. Ulu bütün camiler… Ve bunun içindir ki başka yerlerde de ismi ulu olan camiler vardır. Çinisiz, sade bir güzellik gözlerimin önünde.
Somuncu Baba Türbesi’ne girerken bir cümle dikkatimi çekiyor "Ne kahrı düşman elinden, Ne lütfu tanıdıktan bil. İşlerini hakka havale et onları Allahtan bil."İstiyorum ki buraya nakşedilen cümle zihnime yüreğime nakşedilsin okuyup geçtiğim cümleler arasında olmasın tesirini yitirmesin. Somuncu babanın çile hanesi... Onun vuslata doğru giden yolunun mertebelerinden biri... Bu daracık mekanın onun gönlüne sonsuz genişlik hissi verdiğine inanıyorum, sekinete açılan bir kapı gibi...
Geçtiğimiz yerlerden papatyalar, akasyalar ilişiyor masum çehreleriyle ellerimize. Gördüğümüz simalar samimi gülücükler bağışlıyor bizlere, minik yüreklerin oyunlarının heyecanı kolluyor sokakları, attığımız her adımda değişiyor dünya, yeni bir şey daha keşfediyoruz ve yol arkadaşımla paylaşıyoruz gördüğümüz güzellikleri.
Ihlara Vadisi’nin sadrımı genişleten güzelliğine bırakıyorum kendimi, indiğim basamakların verdiği yorgunluğu düşünmeden. Kuş seslerini dinliyorum, çiçek kokularını çekiyorum içime. Hani bazen olur ya öylece kalmak ister insan. İçimde bu arzuyu duyuyorum. Sonrasını düşünmeden derin bir nefes almak...
Gezimizin son durağına doğru yol almaya başlıyoruz sonrasında. Gösterilen ilgiden memnun bir halde. Ve vakit geliyor, zaman çabuk geçiyor. Ardından sürüklüyor bizleri. Güzel bir gün geçirmiş olmanın huzurunu duyuyorum. Farklı ve güzel... Otobüsün camından el sallıyoruz kalanlara, dönüş yolu biraz uzuyor sanki... Konya’nın ışıklarını görüyoruz uzaktan ve Konya selamlıyor bizi muhabbetle. Bizler de selamını alıyoruz, nasiplilerden olmanın şükrü ile…