YAZARKEN YÜREĞİMİ SIZLATAN BU YAZININ, OKUYANLARIN YÜREĞİNE DE DOKUNMASI DİLEĞİYLE…

Mehmet Tozoğlu

GÖNÜLDEN GÖNÜLE CUMA SOHBETLERİ

ÖMÜR DEFTERİ KAPANMADAN: ANNE BABALARIMIZIN KIYMETİNİ BİLELİM

Aziz dostlar…

Öyle konular vardır ki insan anlatırken kelimeleri değil, yüreğini ortaya koyar.

Bugün de onlardan birini konuşacağız.

Anne ve babalarımızı…

Bu satırları yazmak benim için kolay değil.

Çünkü insan anne babasından söz ederken yalnızca bir konuyu anlatmaz; çocukluğuna döner, geçmişine bakar, hayatının en eski sayfalarını yeniden açar.

Onlar bizim ilk sığınağımızdı.

İlk adımımızın bekçisi, ilk gözyaşımızın şahidi, düştüğümüzde elimizden tutan, korktuğumuzda yanına koştuğumuz insanlardı.

Biz daha dünyaya gözlerimizi açarken onlar kendi hayatlarının merkezine bizi koydular.

Uykuları bölündü.

Sofralarındaki lokma küçüldü.

Hayallerinin bir kısmını ertelediler.

Biz büyüyelim, okuyalım, iyi insanlar olalım diye kendi isteklerinden vazgeçtiler.

Biz hastalandığımızda başımızda sabahladılar.

Biz üşüdüğümüzde üzerlerindekini çıkardılar.

Biz acıktığımızda kendi lokmalarını bölüştüler.

Biz yürümeyi öğrenirken ellerimizden tuttular.

Biz hayatı öğrenirken onlar ömürlerinden verdiler.

Sonra yıllar geçti.

Biz büyüdük.

Onlar yaşlandı.

Bizim adımlarımız hızlanırken onlarınki yavaşladı.

Bizim dünyamız genişlerken onların dünyası daraldı.

İşlerimiz arttı.

Çevremiz kalabalıklaştı.

Telefonlarımız hiç susmadı.

Hayatımıza nice insanlar, nice telaşlar girdi.

Fakat onların hayatına çoğu zaman tek bir şey yerleşti:

Beklemek…

Bir kapının açılmasını…

Bir telefonun çalmasını…

Bir evladın “Nasılsın?” demesini…

Belki pencerenin önünde oturup yola baktılar.

Belki telefonun yanında sessizce beklediler.

Ve kimseye söylemeden içlerinden geçirdiler:

“Acaba bugün gelir mi?”

“Sesini duyar mıyım?”

“Beni hatırladı mı?”

Düşünsenize…

Bir zamanlar bizi beklemeden uyuyamayan insanlar, şimdi bizim kendilerini hatırlamamızı bekliyor.

Bizi dokuz ay karnında taşıyan anne, bugün bir telefonumuzla seviniyor.

Çocukluğumuzda bizi sırtında taşıyan baba, şimdi kapısının önünde bizim yolumuzu gözlüyor.

Biz ise çoğu zaman tek bir cümleyle geçiştiriyoruz:

“İşim var.”

Ne zaman bu kadar meşgul olduk?

Ne zaman bir telefon açmak yük hâline geldi?

Ne zaman annemizin sesi bize fazla gelmeye, babamızın nasihatleri kulağımızı yormaya başladı?

Onlar bizim çocukluğumuzun bütün sabırsızlıklarına sabrettiler.

Peki biz onların yaşlılığına ne kadar tahammül edebiliyoruz?

Bir düşünelim.

Kimseyi suçlamadan…

Kimseyi yargılamadan…

Önce kendimize bakalım.

Belki cebimizde aramayı ertelediğimiz bir telefon numarası vardır.

Belki bir anne…

Belki bir baba…

Belki de artık arayamadığımız için yalnızca fotoğrafına bakabildiğimiz bir yakınımız…

İnsan bazı fotoğraflara uzun uzun bakınca geçmiş konuşmaya başlar.

Ve o zaman içimizden cümleler yükselir:

“Keşke arasaydım…”

“Keşke yanına gitseydim…”

“Keşke elini biraz daha uzun tutsaydım…”

“Keşke son konuşmamızda acele etmeseydim…”

“Keşke ‘Sonra konuşuruz.’ demeseydim…”

Fakat hayatın en acı taraflarından biri şudur:

Bazı sonraların dönüşü yoktur.

Bir gün aramak istediğiniz numara artık cevap vermez.

Bir gün çalmak istediğiniz kapı açılmaz.

“Anne!” dersiniz…

Ev susar.

“Baba!” dersiniz…

Ses gelmez.

İşte insanı asıl yıkan, bazen ölümün kendisinden ziyade ölümden önce söylenememiş sözlerdir.

O zaman anlarsınız bir annenin:

“Evladım, geldin mi?” demesinin ne büyük nimet olduğunu…

Bir babanın hiçbir şey söylemeden yanınızda oturmasının bile nasıl bir servet taşıdığını…

Bir fincan çayın, bir sofranın, bir el öpmenin ne kadar kıymetli olduğunu…

Fakat insan bazı nimetlerin değerini, onları kaybettikten sonra anlıyor.

Elinizde bir demet çiçekle mezarlığa gidiyorsunuz.

Başucunda duruyorsunuz.

Konuşuyorsunuz.

Ama taş susuyor.

Elinizi uzatıyorsunuz.

Tutacak bir el yok.

“Anne, hakkını helal et.” diyorsunuz.

Cevap yok.

“Baba, seni çok özledim.” diyorsunuz.

Yine sessizlik…

İşte o an insan anlıyor:

Bazı sevgiler varken yaşanmalı, bazı sözler nefesler tükenmeden söylenmeli.

Onun için hâlâ fırsatınız varsa beklemeyin.

Telefonu elinize alın.

Sesini duyun.

Yanınızdaysa yanına oturun.

Elini tutun.

Yüzüne bakın.

Yaşlandığı için aynı hikâyeyi defalarca anlatabilir.

Dinleyin.

Çocukluğunuzdaki bir hatırayı tekrar tekrar anlatabilir.

Bırakın anlatsın.

Çünkü mesele o hikâyeyi kaçıncı kez dinlediğiniz değildir.

Mesele, onu daha kaç kez dinleyebileceğinizdir.

Belki artık konuşacak gücü bile yoktur.

Olsun.

Yanında durun.

Bazen insanın söyleyecek sözü kalmaz.

Ama varlığı, sevgisinin en güzel cümlesi olur.

Anne babayı yalnızca bayramlarda hatırlamayalım.

Onları takvimde birkaç güne sığdırmayalım.

Bir telefonla geçiştirmeyelim.

Bir hediyeyle gönül borcumuzu ödediğimizi sanmayalım.

Çünkü anne baba, hayatımızın herhangi bir köşesine bırakılmış insanlar değildir.

Onlar ömrümüzün başındaki dua, çocukluğumuzun sığınağı ve hayat yolculuğumuzun en kıymetli emanetleridir.

Hayattalarsa…

Seslerini duyabiliyorsak…

Ellerini öpebiliyorsak…

Yanlarına oturabiliyorsak…

Şükredelim.

Gönüllerini almayı yarına bırakmayalım.

Çünkü zaman kimseye söz vermiyor.

Dün yanımızda olan, yarın bir hatıraya dönüşebilir.

Ve bazı boşlukların telafisi yoktur.

Anne baba boşluğu da böyledir.

Dostlar…

Ben bu satırları size bir “keşke” bırakmamak için yazıyorum.

Belki geçmişimize dönelim diye…

Belki ihmal ettiğimiz bir sesi yeniden duyalım diye…

Belki de yıllardır ertelediğimiz o ziyareti artık yapalım diye…

Bu yazıyı okuduktan sonra yalnızca üzülüp geçmeyin.

Telefonu elinize alın.

Bir numara çevirin.

“Anne, nasılsın?”

“Baba, seni özledim.”

deyin.

Hatta hiçbir şey söylemeyin.

Yanlarına gidin.

Elini tutun.

Başınızı omzuna yaslayın.

Çünkü bazı gönüller kırılırsa onarılır.

Bazı mesafeler kapanır.

Bazı hatalar telafi edilir.

Ama toprağın altına giren bir el bir daha tutulmaz.

Ömür defteri kapanmadan, gönül borcumuzu ödeyelim.

Bugünün iyiliğini yarına bırakmayalım.

Çünkü yarının sahibi biz değiliz.

Elimizde olan tek gerçek, şu andır.

Ve bazen bir insanın bütün hayatını değiştirecek şey, yalnızca birkaç dakikadır:

Bir telefon…

Bir ziyaret…

Bir sarılış…

Bir “Hakkını helal et.”…

Bir “Seni seviyorum.”…

Rabbim hayatta olan bütün anne babalarımıza sağlık, huzur ve afiyet versin.

Ahirete göçenlere rahmetiyle muamele eylesin.

Bizleri, emaneti yanımızdayken kıymetini bilenlerden eylesin.

Ve hiçbirimize, sevdiğimiz bir insanın ardından söyleyeceğimiz o ağır cümleyi nasip etmesin:

“Keşke…”

Rabbim kimseye ama hiç kimseye;

“Keşke daha çok arasaydım…”
“Keşke daha çok sarılsaydım…”
“Keşke kıymetini hayattayken bilseydim…”

demek zorunda bırakmasın.

Çünkü bazı pişmanlıkların ilacı yoktur.

Bazı özlemlerin dönüşü yoktur.

Bazı eller bir kez toprağa girdikten sonra, insan ömrünün sonuna kadar o eli arar.

Ömür defteri kapanmadan…

Anne babalarımız hayattayken…

Gönül borcumuzu ödeyelim.

Hayırlı Cumalar

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.