Troya önünde atlılar… İkonium önünde Haçlılar!

Fatma Şeref

Alâeddin Tepesi’nde tarihi pencereden surların ötesine doğru baktım. Haçlı kuşatması altındaki Konya’yı hayal ettim bir an. Sonra, Melih Cevdet’in muhteşem şiiri Troya Önünde Atlar eşliğinde, Çanakkale sahillerinde İngilizler, Viyana önünde yeniçeriler, Alabama kalesi önünde kovboylar ve daha neler neler geçti gözümün önünden. İçlerinde en görkemli görsel şöleni yapabilen Alabama Kalesinin Fethi hiç şüphesiz… Çünkü çocukluğumda kırka yakın sinema filmi izledim Alabama Kalesi Kuşatması ile ilgili.

***

Olağan üstü heyecan vericiydi hepsi. Çünkü tahta sırıkları, küçük bir kasabanın etrafına çakarak oluşturulmuş muhkem muhteşem(!) kale amansız kızıl derili savaşçılar tarafından savunuluyordu. Hepi topu kırk elli kişi içeride, bir o kadarı dışarıda. İçerideki Kızılderililertüfeği henüz görmüş ama olsun çok korkunçtular. Tabii içlerinde iyiler de var ama bunlarçoğunluk olarak bildiğiniz vahşi, uygarlıktan insanlıktan bihaber yerliler. Öldürdükleri rakiplerinin kafa derisini yüzüp saç koleksiyonu filan yapıyorlar ki görmeyin gitsin.Yani o kaleyi iyi kalpli kovboyların mutlaka düşürmesi lazım. Onca senaryo nasıl çıkmış derseniz: İçeriden birinin gözüyle, dışarıdan birinin gözü ile kızıl derilinin atı, kovboyun köpeğinin gözüyle farklı bakış açıları ile çekilmiş filimlerdi emeği geçenlerin hakkını yemeyelim. O kadar farklı ki ben epeyce sonra anladım hepsinin aynı kaleden aynı kuşatmadan ilhamla yapıldığını. Böyle bir hayal kırıklığından sonra kendi gerçeklerimize döndüm.

***

Ve ne gördüm: İngilizler, Çanakkale’de ne arıyordu sorusunun karşısında, bizimkiler Viyana’da ne arıyordu suçluluk duygusu ile başlayıp İstanbul’un Fethi’ne hatta Malazgirt’e kadar uzanan hümanistbir pişmanlık anlayışında olanlar vardı.Sanki tüm dünyada herkes geldiği yere geri dönse barış ve adalet sağlanabilirmiş gibi bir yanılsama. Ya da tüm tarihi, olayları savaşları ekonomiye bağlayanlar.Bir de insanlığın başından bu güne dökülen kanlardan dinleri sorumlu tutanlar. Daha uzatabilirim bu farklı ekolleri ama o çocuk yaşta ilk içimden geçen hep şu oluyordu:  Bizim o koskoca zaferler, kaleler,  fetihler, ordular, kahramanlıklar keşke Amerikalıların elinde olsaydı. Hem bunları onlara vermek istemiyor, hem de tahta Alabama kalesine kırk film çekenlerin bizim yerimizde olsa ne yapacağını merak ediyordum. Merakım güncelliğini korusa da bunu hiçbir zaman öğrenme şansımız yok. Çünkü miras bizim. Mühim olan bizim neler yapabileceğimiz.

***

Biz ki, yıllardır Anadolu’yu bize yurt yapan Selçuklu Sultanlarının Alaeddin Tepesinde yattığını bile unutmuşuz. Dünyanın ilk on stratejik savaşı arasında ilk sıralarda olan ve donanım ile sayı bakımından en orantısız zafer sayılan Düzbel (Mirayakefelon) Zaferini nasıl hatırlayıp hatırlatacağız. Onun eşsiz komutanı II. Kılıçaslan’ın dâhiyane başarısını nasıl yaşatacağız. Elbette bir yerden başlamak lazımdı. Ve dün 17 Eylül 1176 Düzbel Zaferi’nin 839. Yıl dönümüydü. Yönetiminde bulunduğum Konya Fikir, Sanat, Kültür Adamları Derneği olarak Selçuklu Mirası konusundaki hassasiyetimiz gereği her yıl bu zaferi gündeme taşıma amacı ile çeşitli projeleri programımıza aldık.

Bu benim için bir mutluluk vesilesi. Kim ne derse desin saygı duyulacak, kutsanacak bir savaş varsa o da savunma savaşıdır. Miryakefalon ise savunma savaşları içinde en şanlı olanlardandır. II. Kılıçarslan’ın iki büyük barış girişimi ile elçilerini, ihanet ve hakaretle karşılayan, Doğu Roma İmparatoru I. Manuel, Papa ve Avrupa hükümdarlarını, Türklere karşı son fırsatımız ipek yolunu tamamen ve sonsuza kadar ele geçirebiliriz diye ikna etti.Hayali Batı ve Doğu Roma’yı tekrar birleştirmekti. Haçlı Ordusu kendi kaynaklarına göre 1milyon, bizim tarihçilere göre 600 bin. Kılıçaslan’ın toplayabildiği ordu iki tarafa göre de en fazla 50 bin. Bizimkiler bunu da artırıp denge sağlamak için uğraşsınlar diye yazıyorum.

***

Kendilerinden fazlası ile istifade ettiğimiz kıymetli tarih hocalarımızın yeri ayrı elbette. Fakat bir süredir. “Resmi tarih yalan söyler” tezini geliştirdim. Gayri resmi tarih de yalan söyler; hatta yazılan tarihin çoğu yalandır. Çünkü herkes önceki dönemin resmi kayıtlarına atıf yaparak yeniden tarih yazmaktadır. O dönemdeki resmi kayıtlarda kendi döneminin güç odaklarına göre tutulur. Bu yüzden sözlü edebiyatımız, halk söylenceleri ve kendi sezgilerimiz ya da bir duvar taşındaki nakış bize verdiği ilham ile çokdaha önemlidir.

İşte bu gün Selçuklu Sultanlarınınsandukalarınadokunup, türbenin penceresinden dışarı bakarken bunları düşündüm. II. Kılıçaslan yanımda belirdi sanki...Ona içinde Papa, Roma-Germen İmparatoru ünlü F.Barbarossa, İngiliz Kralı, Fransız Kralı ve Doğu Roma İmparatoru Manuel’in bizzat bulunduğu tarihin en büyük Haçlı Ordusuna bakarken ne hissettiğini sormak isterdim. Nasıl karar verdiğini, nasıl cesaret ettiğini… Elbettebirçok cevap,birçok ilham,birçok his doğdu içime…

***

Ama sizinle ilk paylaşmak istediğim: Selçuklu Sultan’ı II. Kılıçaslan, bulunduğu tepeden Düzbel Ovası’ndaki, atlarına kadar zırhla kaplı, o yer gök almaz Haçlı Ordusuna bakarken etrafındaki Oğuz beylerine : “Onlar ne kadar giyinikse, biz o kadar soyunacağız !” diyordu.

İşte bu! Dünyanın en tılsımlı mücadele cümlesi, ister vahşi kapitalizme, ister tüketim çılgınlığına uygulayın; her kilide uyar bir anahtar. Bence Kılıçaslan’ın dehası bu cümlede gizli… 50 bin kişi, 1 milyon kişiyi yener mi yener! Sonra o kökten, yüz yıllar sonra, en umutsuz dönemde, yemyeşil bir filiz çıkar, İstanbul önlerine demir atan işgal zırhlılarına Düzbel Ovası’ndaki Haçlılara bakar gibi mavi keskin bir bakış atar ve : “Geldikleri gibi gidecekler !” der .

Düzbel Zaferi kutlu, 2. Kılıçaslan’ın ruhu şad olsun…

 

Yorum Yap
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.