Türkiye’de trafik kazası sonrası "kusursuz" tarafın eline geçen iki koz, değer kaybı ve araç mahrumiyet bedelidir. Ancak Bursa Mustafakemalpaşa'daki örnekte görüldüğü gibi, bu hak artık bir gelir kapısına dönüşmüş durumda. İlamsız icra yoluyla, hiçbir mahkeme kararı veya belge sunmadan başlatılan takipler, vatandaşın 7 günlük itiraz süresini kaçırması üzerine kurgulanıyor. Süre kaçtığı an, borç hukuken kesinleşiyor ve geri dönüşü neredeyse imkansız bir ödeme süreci başlıyor.
Belge Şart Değil: Yargıtay Kapıyı Açtı
Meselenin en tartışmalı kısmı ise yargı ayağında. Yargıtay, araç kiralandığına dair bir fatura veya makbuz sunulmasa bile, aracın tamirde geçtiği her gün için "piyasa rayici üzerinden" tazminata hükmedilmesinin önünü açtı. Borçlar Kanunu 50. Madde kapsamında hakimler, "zarar miktarının tam olarak ispat edilemediği" durumlarda hakkaniyete göre tazminat belirliyor. Bu durum, fiilen araç kiralamayan, toplu taşıma kullanan ya da ikinci aracına binen kişilerin bile, sanki lüks bir araç kiralamış gibi tazminat talep etmesine olanak sağlıyor.
Sigorta Devre Dışı, Vatandaş Yalnız
Sigorta uzmanları acı gerçeği dürüstçe dile getiriyor: Mevcut kasko poliçelerinin %99'u bu icra takibini karşılamıyor. Karşı tarafın avukatı doğrudan araç sahibini hedef alıyor, sigorta şirketini değil. Bu durum, kötü niyetli grupların ve bazı hukuk bürolarının radarına girmiş durumda; kaza yapan vatandaşlar "avukatlar tarafından sürekli aranarak" bu davaları açmaya teşvik ediliyor. Sonuç: Komşu komşuya icra gönderiyor, kamu vicdanı ise "bu kazanç helal mi?" sorusuyla baş başa kalıyor.