Üçüncü haftasına giren, İran ile ABD-İsrail savaşında, İran’ın İslam dünyası tarafından mahkûm edilen yalnızlığı, Suriye iç savaşındaki tutumundan mı kaynaklanıyor? Öyle olduğunu varsayarsak, Gazze’nin yaşadığı yalnızlığın nereden kaynaklandığını da ayrıca izah etmemiz gerekecek. Ya da Güney Afrika’nın ve Venezuela’nın Gazze sürecinde, İspanya’nın ise İran, ABD-İsrail savaşındaki tutumundan dolayı yaşadığı yalnızlık. Öyle olmadığını biliyoruz. Bu yalnızlıkların tamamında baskın aktör, hiç kuşkusuz ABD ve ABD’nin gücünü sınırsız bir biçimde arkasına almış İsrail’dir.
İran’ın Suriye iç savaşındaki tutumu, bu yalnızlığın tarafı olan, iradesi esir edilmiş İslam dünyası liderleri için, utanç verici teslimiyetçi duruşu örtmek için sadece bir mazerettir, başka değil. Sanki İran, Suriye iç savaşına hiç müdahil olmasaydı, İslam ülkeleri diye isimlendirilen bu ülkeler, ABD ve İsrail’e karşı İran’ın yanında durup, topraklarındaki ABD üslerinin kullanımına mani mi olacaklardı? Eğer cevabımız evet ise, o zaman tekrar yukarıda sorduğumuz soruyu daha açık sormamız gerekir.
Eğer Suriye iç savaşında sahada olmasaydı, Esed ve Rusya’nın katliamlarına destek vermeseydi, bugünkü savaşta Şii İran’ın yanında olabileceğini söyleyenler, Suriye iç savaşında, Esed’in zulmüne ve yönetimine tavır alarak 2012 yılında Suriye’den ayrılan HAMAS’ın yönettiği Sünni Gazze yerle bir edilirken, açlık ve susuzluktan kitlesel ölümler yaşanırken, ailelerle birlikte çadırlar, öğrencilerle birlikte okullar, hasta ve çalışanlarıyla birlikte hastaneler ve içinde cemaatiyle birlikte mescitler bombalanırken neredeydi?
Şiilik ya da Sünnilik, Suriye iç savaşı dâhil taraflardan birisi ABD ve İsrail olan hiçbir savaşın gerekçesi değilken, Şiilik ve Sünnilik, iradesi gasp edilmiş ABD ve İsrail’e köle liderlerin yaşadıkları ihanetlere ve kimileri için de baş edemedikleri çaresizliklerine ürettikleri, din sosuyla süslenmiş yalandan başka bir şey değildir.
Bugün ülkemiz dâhil bölgede sürekli pompalanan mezhep tartışmalarının, gerçeği gizlemekten başka bir işlevi yoktur. Çünkü mesele mezhep değildir. Mesele güçtür, bağımlılıktır ve irade meselesidir. Müslüman toplumların zihnine yerleştirilen bu yapay ayrım, gerçek güç ilişkilerini görünmez kılmakta ve her yönüyle emperyal düzenin işini kolaylaştırmaktadır.
Bölgedeki ülkelerin neredeyse tamamı, güvenliğini ABD üslerine, ekonomisini batı finans sistemine, siyasetini ise Washington’un çizdiği kırmızı çizgilere teslim etmiş durumdadır. Böyle bir düzen içinde İsrail’e karşı yüksek sesle konuşmak kolaydır, fakat bedel ödemeyi gerektiren bir duruş sergilemek neredeyse imkânsızdır. O yüzden İslam ülkelerinin liderleri sabah akşam İsrail aleyhine açıklamalar yapar ve fakat İsrail’e karşı gerçek bir siyasi veya askerî irade göstermezler, hatta bunu dillendiremezler bile. Çünkü çoğu lider için o koltukların garantörü, kendi halkları değil, ABD, hatta bazıları için İsrail’dir.
Dolayısıyla İran’ın yalnızlığı da Gazze’nin yalnızlığı da hatta uluslararası hukuk zemininde İsrail’e karşı ses yükselten birkaç Latin ve Afrika ülkesinin yaşadığı yalnızlık da aslında aynı düzenin ürünüdür. Bu düzen, itiraz edenleri yalnızlaştırarak caydırmayı, arkasından cezalandırmayı, itaat edenleri ise koruyarak ödüllendirmeyi temel prensip hâline getirmiştir.
Bu yüzden bugün asıl tartışılması gereken mesele, mezhep değil, bağımlılık düzenidir. İslam dünyasının gerçek sorunu Şii-Sünni ayrımı değil, siyasi iradenin dış merkezlere teslim edilmiş olmasıdır. İrade teslim edilmişse, mezhep tartışmaları ancak bu zilleti örten bir gürültüden ibarettir.
Dün sadece Gazze yerle bir olmadığı gibi, bugün İran’da yıkılan da sadece binalar değil. Aynı zamanda İslam dünyasının siyasi iddiaları, birlik söylemleri ve kardeşlik retoriği de enkazın altında kalmıştır. İran’ın yalnızlığı da bu enkazın başka bir yüzünü gösterirken, ABD ve İsrail’in bu hoyratlığı devam ederse, yarın masadaki başka bir ülke, belki de Türkiye, aynı sürecin yalnızlığını yaşayan ülkesi olacaktır.
Sorulması gereken soru artık şudur;
Gerçekten yalnız olan İran mı, Gazze mi, yoksa iradesini Epistein çetesine teslim etmiş koskoca bir coğrafya mı?
Ama bütün bu tartışmaların sonunda kaçamayacağımız bir gerçek var.
İran ve Gazze yanarken, yıkılırken mezhep konuşanların çoğu, aslında siyaseten çoktan teslim olmuş olanlardır. Her iki tarafta da bu sürecin kışkırtıcılarının zihinleri, Siyonist rahminden beslenen hayat kordonuyla çalışmakta, bedenleri, atmış oldukları taklalardan dolayı hesaplarına transfer edilen üç beş kuruşluk Siyonist harçlıkla dirilmektedir.
Vakıa, İran bugün ABD ve İsrail’e karşı çok zorlu şartlarda çetin bir mücadele veriyor. Bu savaş nasıl neticelenirse neticelensin, sadece İran’ın savaşı olmayacak. Bu savaş aynı zamanda, tüm mahrum milletlere Epistein çetesine teslim olmadan, Siyonist varlığı da kabul etmeden onuruyla ayakta ölünebileceğini ispat edecektir.
Ve tarih bize şunu defalarca göstermiştir.
Teslimiyetini mezheple, diplomasiyle veya stratejiyle süsleyenler, geçici olarak koltuklarını koruyabilirler, bu teslimiyetin semeresi olarak birçok Ortadoğu ülkesinde olduğu gibi iktidarlarını, saltanatlarını çocuklarına da devredebilirler. Fakat halkların hafızasında, işbirlikçi ve hain olarak anılmaktan kurtulamazlar.