Necmettin Erbakan Üniversitesi’nin koridorlarında, Özel Eğitim Öğretmenliği 2022 girişlilerin adımları bu güz döneminde her zamankinden daha ağır, her zamankinden daha kederli yankılanıyor. Bizler son düzlüğe umutla girmeyi hayal ederken, yılı bir vedanın sızısıyla açtık. Manşetlerin soğuk diliyle “işçi minibüsü” dediği o kazada, aslında bu ülkenin aydınlık yarınları, hayalleri ve bir arkadaşımız vardı: Maşallah Oktan.
Onun hikâyesi sıradan bir kaza haberi değildir. Bu, üniversite hayatını ailesinin omuzlarına yük olmadan sürdürmeye çalışan, rızkını okuluna katık eden bir gencin onur mücadelesidir. Okula iki hafta geç başlamayı göze alarak çalışmaya giden bir öğrenciyi, o minibüsün dar koltuğuna mahkûm eden düzeni hangi vicdan terazisi tartabilir?
Bugün sormak zorundayız: Kaç gencin daha geçim derdi, ders kitaplarının önüne geçecek? Kaç fidan, yolun yarısına gelmişken “atanma hakkı” elinden alınarak rüzgârda savrulacak? Karşımızda öyle bir sistem var ki; bünyesindeki çürükleri ayıklamak yerine, taze filizlerin önünü keserek “tasarruf” yaptığını sanıyor. Bir nesli değil, birbirine eklemlenmiş on nesli birden yerinden eden bu çarka, “tasarruf tedbiri” deniyor. Ancak bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!
Atama bekleyen öğretmenin maaşından tasarruf ettiğini iddia edenler; yeni akademiler inşa edip devasa binalara, zaten var olan kadrolara yeni bütçeler ayırmaktan geri durmuyor. Oysa imkânları gerçek öğretmen atamaları için kullanmak varken, yeni duvarlar örüp adına “çözüm” demek, yangına körükle gitmekten farksızdır.
Diyoruz ki: Madem akademi dediniz, kabul. Ama zihnimizde yankılanan o büyük boşluğu kim dolduracak?
Biz bu akademide ne yapacağız?
Dört yıl boyunca kürsülerde dirsek çürüten biz değil miydik?
Hem teorik bilginin tozunu yutan hem de uygulamanın zorluğunu göğüsleyen biz değil miydik?
Eğer dört yıl yetmediyse, bize bilmediğimiz neyi, hangi bedelle öğreteceksiniz?
Milyonlarca genç, yetkili ağızlardan çıkacak tek bir mantıklı açıklama bekliyor. Ancak o açıklama gelmiyor; gelemiyor. Çünkü biliyoruz ki eğitim ve yönetim politikalarında sınıfta kalanlar, konu “oyalama politikası” olduğunda tarih yazıyorlar.
Rakamların soğukluğu, taze fidanların umudunu bir kış ayazı gibi kesip atıyor. Her yıl açıklanan o daracık kontenjanlar artık bir müjde değil; binlerce idealist yüreğin üzerine dökülen kor parçalarıdır. Yıllarca mürekkep yalamış, gecesini gündüzüne katmış, “öğretmenim” denilecek o kutsal günü beklemiş gençler; bugün çorak topraklara terk edilmiş çiçekler gibi boyun büküyor. Okul koridorlarında yankılanması gereken heyecanlı sesler, şimdi market kasalarının mekanik tınısına, İŞKUR kuyruklarının sessiz çığlığına mahkûm ediliyor. Bilginin ışığıyla bir nesli uyandırmayı düşleyen zihinler, geçim derdinin karanlığında, ehliyetsiz ellerin emrinde boğuluyor.
Dün tahtaya hakikati yazmak için kalem tutan o eller, bugün bir vileda sapına mahkûm bırakılıyorsa; bu sadece bir gencin değil, bir ülkenin kaleminin kırılmasıdır. Öğretmen, öğrencisinin sorusuna cevap ararken yorulmalıydı; öğrencisine giden yollar kapalı olduğu için kalbiyle imtihan edilmemeliydi.
Bu işin bu denli uzamasının en büyük sebeplerinden biri, kimsenin sesini yükseltmemesidir. Herkesin hesapları vardır: çıkarları, koltuğu, sırası, beklediği payı… Söz konusu maaşlar, unvanlar, “hak ettiğini düşündüğü” pozisyonlar olunca bir araya gelmeyi bilen öğretmenlerin, akademisyenlerin, profesörlerin; mesele kendilerine dokunmadığında sağırlaşması tesadüf değildir. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” rahatlığıyla, bir ülkenin eğitim sisteminin çıkmaza sürüklenişini izlemekle yetinmeleri, hatta buna sessiz kalarak ortak olmaları belki de asıl meseledir.
İşin ironik tarafı ise bütün bu tabloya eşlik eden nasihatlerdir: “Evlenin, çocuk yapın.” Hangi işle, hangi parayla? Aldığı üç kuruş ücretli öğretmen maaşıyla hâlâ ailesinin yanında tutunmaya çalışan, geçimini dahi sağlayamayan atanamayan öğretmen adayına “evlen” demek hangi aklın ürünüdür? Hayallerini bir kenara bırakmamak için direnen, kendine yeni bir hayat kurma ihtimaliyle ayakta duran insanlara “çocuk yapın” diye seslenenler, hangi dünyanın gerçekliğinde yaşıyor?
Ya biz bu uyduruk sistemin içinde gerçekliğimizi yitiriyoruz ya da başkalarının kötü niyetlerine farkında olmadan meşale tutuyor, uyutuluyoruz. Hangisi daha ağır, hangisi daha tehlikeli, emin değilim. Bildiğim tek şey, bu belirsizliğin insanı içten içe aşındırdığıdır.
Zaten yeterince uzun bekleyişler varken sözü daha fazla uzatmaya lüzum görmüyorum. Ben bugün kalemimi bir öğretmen adayı olarak elime alıyorum. Yarın ne olur, kendimi nerede bulurum, kestiremiyorum. Bildiğim tek şey şu: Yoruldum. Yorulduk. Yoruluyoruz. Kimin umurunda olur, kimin olmaz bilmiyorum. Ama bu yorgunluk gerçek. Ve artık susacak kadar hafif değil.