Toprak terk edildiğinde, sadece üretim değil; hafıza, kültür ve gelecek de göç eder.
Türkiye’de göç meselesi çoğu zaman kentlerin kalabalığı, işsizlik oranları ya da büyük şehirlerdeki yaşam maliyetleri üzerinden tartışılır. Oysa bu hikâyenin başlangıç noktası çok daha sessizdir: köyler. Tarlalar ekilmediğinde, hayvanlar satıldığında ve gençler “burada gelecek yok” dediğinde göç, bir sonuç değil; kaçınılmaz bir karar hâline gelir.
Tarım ile göç arasındaki ilişki, yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda sosyolojik ve kültüreldir. Kırsalda tarımın sürdürülemez hâle gelmesi, insanları toprağından koparır. Düşük gelir, artan girdi maliyetleri, pazara erişim sorunları ve belirsizlik, özellikle genç nüfus için tarımı cazip olmaktan çıkarır. Sonuçta köyler yaşlanır, şehirler ise taşıyamayacağı bir nüfus yüküyle karşı karşıya kalır.
Bugün kırsaldan kente göç eden birçok insan, şehirde hayal ettiği yaşamı bulamıyor. Kayıt dışı işler, güvencesiz çalışma ve yüksek yaşam giderleri, göçün sunduğu “umut”u kısa sürede tüketiyor. Buna rağmen geri dönüş zor; çünkü köyde üretim bilgisi, ekipman ve sosyal yapı zamanla kayboluyor. Tarım sadece bir meslek değil, süreklilik isteyen bir yaşam biçimi. Bu bağ koptuğunda, yeniden kurmak her geçen gün daha da zorlaşıyor.
Tarım politikaları bu noktada belirleyici bir role sahip. Üreticinin önünü göremediği, desteklerin geçici ve plansız olduğu bir ortamda tarım, gençler için bir gelecek vaadi sunamıyor. Oysa doğru politikalarla tarım; istihdam yaratan, yerinde kalkınmayı destekleyen ve göçü azaltan güçlü bir araç olabilir. Kırsalda yaşamın ekonomik olarak sürdürülebilir hâle gelmesi, göçü durdurmanın en etkili yollarından biridir.
Burada mesele sadece daha fazla üretmek değil; daha akıllı ve katma değerli üretmektir. Yerel ürünlerin markalaşması, kooperatifleşme, tarıma dayalı sanayi ve tarım turizmi gibi modeller, kırsalda gelir çeşitliliği yaratır. İnsanlar sadece mahsul satmakla kalmaz; bilgilerini, kültürlerini ve yaşamlarını da ekonomik bir değere dönüştürebilir. Bu da göçü bir zorunluluk olmaktan çıkarır.
Göçün en görünmeyen yüzlerinden biri ise kadınlardır. Kırsalda emeği görünmeyen kadınlar, şehirde de çoğu zaman güvencesiz işlerde çalışmak zorunda kalır. Tarımda kadın emeğinin kayıt altına alınması, desteklenmesi ve güçlendirilmesi; hem kırsal kalkınmayı hem de toplumsal dengeyi doğrudan etkiler. Kadınların üretimde ve karar alma süreçlerinde yer aldığı bir tarım modeli, göçle mücadelede önemli bir adımdır.
Gençler için de benzer bir durum söz konusu. Tarım, hâlâ çoğu genç için “zor ve karşılığı olmayan” bir alan olarak görülüyor. Oysa teknolojiyle entegre edilmiş, dijital pazarlama kanallarına sahip, yenilikçi tarım modelleri gençler için cazip bir alternatif olabilir. Tarımın geleceği, toprağı terk eden değil; toprağı yeniden tanımlayan gençlerle mümkün.
Sonuç olarak, tarım ve göç arasındaki ilişki bir neden-sonuç zincirinden ibaret değil; aynı zamanda bir tercih meselesidir. Kırsalı üretimsizliğe, tarımı değersizliğe mahkûm edersek göç kaçınılmaz olur. Ancak toprağı koruyan, üreticiyi destekleyen ve kırsalda yaşamı yeniden anlamlı kılan bir yaklaşım benimsersek göç tersine çevrilebilir.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Göçü şehirlerde mi çözmeye çalışacağız, yoksa insanların neden göç ettiğini köylerde mi anlayacağız?
Cevap, toprağı sadece bir üretim alanı değil; bir yaşam alanı olarak görebilen bir vizyonda saklı. Tarım güçlenirse, göç azalır. Kırsal yaşarsa, şehirler de nefes alır.