“Millet coştukça coştu, tabancalar çekildi evin içerisinde ateşlendi. Ortalıkta göz gözü görmez oldu. Bir ara ortalık sakinleşti, bu sefer insanlar ‘hangi tabanca iyi patlar’ yarışına girdiler. acımtırak bir suratla arkadaşım Mevlüt “ben vuruldum İsmail abi” diyebildi”
İsmail Detseli anılarını anlatıyor...
Çok değerli okurlarım hatıralarımı sizinle paylaşmaya devam ediyorum.
Şayet sizleri sıkarsam kusurlarım affola…
Bundan 34–35 yıl kadar önce idi, günümüzdeki kadar teknolojinin ve iletişim aletlerini olmadığı yıllardı. Sene 1972–73 sanırım Allah’ın rahmetine kavuşmuş olan merhum eniştem Almanya’dan köye izinle gelmişti. Zamanın şartlarına göre altında modelli bir Opel taksi var. O merhum da çok sahavetli, yedirip içirmeyi çok seven, arkadaş-dost sevdalısı bir adam. Çayırbağı köyünde benim bir askerlik arkadaşım var, kulakları çınlasın, birbirimizi öyle çok severiz ki, köylerimizin arası çok uzak olmasına rağmen gece gündüz demez gider geliriz. Ya o ya da ben sık sık bir araya gelir, yediğimiz ayrı gitmez kabilinden o kadar candan ve samimiyiz. Bu samimiyete ailelerimiz de katkıda bulunur, onlarda vasıta olamamasına rağmen at arabası ve merkeplerle gidip gelerek sık görüşürlerdi. Sanki bir evin insanı gibi birbirimize yakındık. Merhum eniştem Almanya’dan gelirken Konya’da arkadaşım Mevlüt ile görüşmüşler, zaten birbirlerini de tanıyorlar, biraz hoşbeş edip çay içmişler. Bunu bilen Mevlüt arkadaşım bir gün bizim köye çıkıp geldi. Aylardan sanırım eylül, ekim gibiydi. Almanyalı enişteme “hoş geldine” geldiğini söyledi. Biz de birkaç gün misafir kaldıktan sonra giderken ısrarla eniştemi, bizleri ve birkaç kişiyi köyüne davet etti. Bize bir çebici(oğlak) tandıra asacağını (keseceğini, yedireceğini) söyleyip gün tayin etti ve gitti. O gün gelince eniştem, merhum kardeşi Yusuf ağabey, küçük eniştem Mevlüt ve ben Almanyalının taksisine binip Çayırbağı köyünün yolunu tuttuk. Bir ikindi vakti gün ineceği saatte köye vasıl olduk. Arkadaşımın evine misafir olarak oturduk. Çevremizdeki herkeste bir telaş var, yemekler hazırlanıyor. Aramızda bir adam var ona bizim arkadaş, “aman ustam oylağa iyi bak” falan diyor. Oda siz marak (merak) etmeyin oylağı onun keyfi yerinde kızarıyor eteşte (ateşte) deyip bizimle sohbete devam ediyor. Oylak yani oğlak çebiç (köy ağzında oylak deniyor). Bir aralık ben dışarıya çıktım, tandırın başında bir dönüşenler var; ama ne yaptıklarını pek bilemedim. Zaten onlarda ne yaptıklarını bilmeden sağa sola boş yere koşuşturuyorlardı. Bu tandır işi ehil adamların işidir. Öyle acemilerin yapacağı bir marifet değil. Ama yine de ben misafir gibi davrandım, işlerine karışmadım.
Köy evlerinin odaları genelde büyük ve uzun olur. Duvarla çevrili avlunun içinde birkaç bölümden oluşan uzun oda, “seki”, “hariciye” ve “misafirlik” gibi adlarla adlandırılırlar. Büyük olan bir odada oturduk. Biraz evvel bizimle kubuzluk (bilgiçlik) taslayarak sohbet eden adam yanımızda belirdi ve usta bir eda ile “sofrayı kurun, o iş tamam (çebiç fırında pişti)” dedi. Sofralar kuruldu ve önce sıcak bir çorba geldi (İyi ki de gelmiş yoksa aç kalacakmışız). Çorbanın hemen ardından tandırda pişmiş et gelir; adet budur. Ve yanında soyulup ortasından şaklanmış soğan olur Konya’da kebapçı dükkânında kebap yer gibi yani.
Oylak sofrada ama ustası acemi imiş
Tandırdan çıkmış oğlak sofraya geldi ve tepsi ile ortaya kondu.
Artık oylağı yeme zamanı, ama insanlar bütün çabalara rağmen oğlaktan bir parça et çıkaramıyor. Ben durumu anladım oğlağın kesilip hazırlanmasından, tandırda pişmesine kadar her şey acemice yapılmış. En ilginci ise oğlağın gövdesi temizlenirken erkeklik uzvu bile çıkartılmamış ve tandırda piştikçe hayli de sertleşmiş çok kötü bir görüntü arz ediyordu. Bu durumu fark eden tandır ustası onu yerinden çıkarmak için gayret sarf ediyor, o meret şeyde çıkmıyor ve asıldıkça geri fırlıyordu ‘şak’ diye. Bir de oğlağın pişme zamanı tam ayarlanamamış. Bundan dolayı da et iyi pişmemiş. Yani bütün aksilikler birbirini kovalamış. Bizim arkadaş Mevlüt, onca yaptığı masrafa ve emeğine mi yansın, yoksa bizleri davet edip de iyi bir ikram yapamadığına mı yansın? O oğlağın karnındaki unutulan sinirsi parçayı oğlaktan çıkarmaya çalışan usta, çektikçe o nesne geri fırlıyor bir türlü kurtulmuyordu oğlağın vücudundan. İşte bizim Mevlüt onun bu hareketine sinirlenerek usta denen herife “Emmioğlu emmioğlu bırak artık oylağın sinirini asılıp da kaldırma, valla bak o oylağın siniri tam kalkacak ağzını burnunu tokatlayacak senin” dedi. Bu konuşma uzun gülüşmelere sebep oldu.
Ben artık işi tatsızlaştırmadan zaten sıcak olan tandırı yeniden açtırdım ve güzelce ateşledikten sonra eti tandırın içinde tepsi içersinde 20 dakika pişirdikten sonra güzelce pişirip yenmek üzere sundum. Gülüşerek neşe içinde yemekler yendi. İş çay içmeye ve sohbete kalmıştı. Çaylar demlendi. Çayı demleyen arkadaş çayın içersine keyif verici bir madde koymuş, çayı birkaç yudum içen sanki kafayı buluyor. Tanıdığım insanların az konuşanları bülbül olmuş susmuyor; çok konuşanları ise dut yemiş bülbül gibi sessizce duruyor. Derken merhum eniştemin Almanya’dan getirmiş olduğu, o yıllar köylerde az bulunan çantalı teypte ise şıkırdımlı (oynak) Konya havaları çalıyor. Hele bir ara Konya Bülbülü çalmaya başladı. Millet coştukça coştu, tabancalar çekildi evin içerisinde ateşlendi. Ortalıkta göz gözü görmez oldu. Bir ara ortalık sakinleşti, bu sefer insanlar ‘hangi tabanca iyi patlar’ yarışına girdiler. Bu dediğim yıllarda her gencin ve orta yaşlının belinde en iyisinden mutlaka bir veya iki tabanca bulunurdu; ama ben ava merakım olmasına karşın tabancaya pek rağbet etmezdim. Bu yarışmalar çok şiddetli olmaya başlamıştı. Bir aralık benim arkadaş da (ev sahibi) yarışa katıldı. Bir arkadaşı ve köylüsü ile bir şarjör o boşaltıyor bir şarjör öbürü boşaltıyor, derken diğer arkadaşın tabancası tutukluk yaptı. Tahminen üç mermi patlamadı bunları benim arkadaşım Mevlüt aldı ve kendi tabancasının şarjörüne doldurdu. Bir iki el daha ateş ettikten sonra yere oturdu ve elindeki tabancayı elini arkasına götürerek beline taktı.
MEVLÜT KENDİNİ VURUYOR
Bu arada onun arkasından bir patlama sesi oldu ama çok sessiz bir patlama idi. Yüzüne baktık hepimiz birden, acımtırak bir suratla arkadaşım Mevlüt “ben vuruldum İsmail” diyebildi.
Hemen kolundan tutup ayağa kaldırdım kan bacağından ta yere inmiş. Mermi bitti diye tetiği bilerek çeken Mevlüt, şarjörde kalan son mermi ile kendisini kaba etinden vurmuştu. Hemen pantolonu sıyırdım, baktım ki kurşunun girdiği yer belli bile değil; ama çıkış yeri darmadağın olmuş. Kanı durdurmaya gücümüz yetmedi, telaşla pamuk, kolonya, ispirto gibi bir şeyler istedik, ama hiçbiri yok. O zamanlar evlerde ‘mavi ispirto’ çok bulunurdu, gaz ocaklarının yakılmasında çok kullanıldığı için. Bir şişe ispirto bulundu bir yerlerden ama pamuk yok. Ben hemen cebimden mendilimi çıkarıp ispirtoya batırdım. Yaranın üzerine kapatıp sıkı bir şekilde bağladım yaranın üstünü ve hemen enişteme işaret edip arabayı çalıştırmasını söyledim. Bu olaydan sonra yanımızdaki bütün insanlar, imam evinden şeytan dağılırcasına kayıp oluverdiler. Bizler misafir olarak tek başımıza kaldık elin evinde. Gerçi el değil, candan ciğerden arkadaştık ama yabancı idik ne de olsa.
Mevlüt’ü yolda öldü zannettim
O telaşla köyden çıktık. Bugün ‘Hazbahçe’ denilen yere, yani Karayüğ göbeğine geldik. Oralarda böyle yollar ne gezer… Her yer iğdelik ve çalılık. Bir ara Mevlüt bayılmış. Enişte dur Mevlüt öldü dedim. Rahmetli eniştem yolun kenarında bir iğde ağacının altına arabayı çekti. Arkaya yanıma gelerek yarayı kontrol etti. Kan akmadığını görünce Mevlüt’e şiddetli bir tokat vurdu. Mevlüt kendine geldi. Hemen taksiyi çalıştırdı yola çıktık. Hastaneye gidemiyoruz tabi, işin içinde silahla yaralama var. Devlet hastanesinin civarına gelir gelmez ben hemen bir nöbetçi eczaneye daldım. Eniştem arabayı kuytu bir yere çekti. Ben eczacıya “Ağabey ben falan köylüyüm, inşaat yaptırıyordum, adamın biri iskeleden düştü kaba etine büyük bir çivi battı. Bir taraftan da ucu çıktı. Ben bunun için ne yapabilirim” diye durumu izah ettim. Ve onu tedavi edecek ilaçlar vermesini rica ettim. Adam birkaç çeşit oksijen, tentürdiyot, pamuk, antibiyotik vs. verdi. Ama “çivi yeni mi eski mi” diye de dikkatlice sordu. Çivinin yeni olduğunu ve hiç kullanılmadığını söyledim. Eczacı “tamam, iyi öyle ise” dedi. Oradan ilaçları alarak hemen Konya’dan dışarı çıktık. Yine bir tenha yere çekilip tedaviye başladık. Verilen ilaçlarla Mevlüt’ün kaba etinin kurşun geçen yerini tedavi edip akan kanında tamamen durmasını sağladık. Yine arkadaşımın evine geldik. Kimseler yok ortalıkta herkes korkudan kaçışmış. Arkadaşın hanımı çağırdık Mevlüt ona, kendi elbiselerinden getirmesini söyledi. Hanım kardeşimiz de hemen getirdi. Hızla üzerini değiştirdik.
Mevlüt’ü bizim köye götürüyoruz
Mevlüt’ün hanımına “Beyini bizim köye götüreceğiz, orada bizim inşaatımız var, birkaç gün çalışacak” dedik. Zavallı “olur ağabey” diyebildi. Köye gece geç vakitte geldik. Ama yaptığımız bir hata vardı. O da Mevlüt’ün kanlı ve kurşun deliği bulunan elbiselerini hanımına verivermiştik. Sabah olur olmaz Mevlüt’ün annesi geline sorar “Mevlit nirde gız?”. “Bilmem ana İsmail ağabeyimgilin köyüne gittiler, işleri varmış. Öyle dediler emme ben de şüphelendim onların durumlarından. Şehere gidip geldiler ve hiç arabadan enmeden ecele gettiler. Mevlit elbiselerini değiştirdi aha şuraya atıverdim gece vaktı” deyince, tecrübeli bir kadın olan ana, getir bakayım eski elbiseleri, der. Gelin, akşam bıraktığı yerden elbiseleri alırken kanı görünce basar çığlığı ve ağlamaya başlar. “Anaaaa! Oğlun vurulmuş gıyyy, der. Ana, ne vurulması gız sen Mevlid’i gördüm didin ya. Gördüm anam valla sağlam zanittim ben gız.” Ana ciğeri durur mu? Hemen babaya da haber verir ve at arabasını koşar, doğru bizim Gilissira köyüne gelirler. 40 km. yolu öğleye kadar gelmişler ağlaşarak. Baktılar ki oğlan sağlam, ayakta bizimle geziyor, çok sevindiler. Durumu kendilerine usulüyle izah ettik. Bu işi de kimseler duymadan kendi aramızda hallettik. İşte bu vakıayı da sizler okuyun diye yazdım. Ola ki, olayın kahramanı Mevlüt arkadaşım da okur kulakları çınlar. Saygılarımla…