Bazı internet sitelerinde gördüm. Kimi gezginler benim önerdiğim rotaları takip ederek geziyorlarmış. İnsanın yazıp çizdiklerinin boşa gitmediğini görmesi güzel bir şey.
Bir gezgin için özelikle fotoğraf meraklıları için zaman ayarlamak çok önemli. Fotoğraf avcıları hangi mevsimde, hangi ayda nerelerde güzel kareler çıkacağını çok iyi bilirler ve gezi rotalarını buna göre ayarlarlar.
Bir ay kadar önce bir arkadaşım, Yerköprü şelalesine gittiklerini gururla anlatıyordu. Evet, Yerköprü çevresi her zaman güzeldir. Her zaman güzel kareler çıkar o bölgeden ama içimden “acele etmişsin arkadaşım keşke bir ay daha sabretseydin de öyle gitseydin Yerköprü’ye” dedim. Bir ay sonrası dediğim tam bugünler Bağların, bahçelerin son demidir artık. Bağlar bozulur, son avarlar toparlanır. Çıbıkların yaprakları sararmaya başlar. Bağcılar gelip geçenler için, özelikle çocuklar için küçük salkımları toplamazlar, onlar yesin diye. Pekmez ocakları tütmeye başlar sokak ardalarında.
Yemyeşil vadilerin renk değiştirme zamanıdır. Çekilen her kareye yeşilin, sarının, kırmızının bütün tonları yansır. Yolunuz geç bozulan bir bağa düşerse iyice ballanmış salkımlar sunar köylüler, yemeye doyamazsınız. Bir vadide yürüyorsanız ceviz gazellerini ayağınızla şöyle bir karıştırın, bir sürü ceviz bulursunuz. Aslında onlar kuşların hakkıdır ama size de niye aldınız demezler.
Geçtiğimiz Cuma en sevdiğim güzergâhtan Yerköprü’ye indim. İlk durağım Eşenler’di.
Sarıoğlan’dan sonra sola ilk dönen yol Eşenler’e varır. Yaklaşık 25 km.’lik bir yoldur bu. Eşenler’e 5 km kala yol çatallaşır. Sağa sapan yol Yağcı’dan Yerköprü’ye çıkar. Sola dönen yol Eşenler’e götürür.
Eşenler’in pazarıydı ve öğle üzeri olduğu için pazarın en hareketli saatiydi. Bizim insanlarımızın pratik zekâsına her zaman imrenmişimdir. Bir fotoğrafçı arabasına sistemini kurmuş, tarayıcıdan fotoğrafları büyütüyor, veriyor köylülere. Köylüler en çok ölen babalarının, dedelerinin, ninelerinin eski yıpranmış fotoğraflarını büyütüyorlardı.
Köye girmeden önce bir bağın kenarında çalışan iş makinelerinin yanında durmuştuk. Çevredeki bağlarda hala bağ bozmaya gelenler vardı. Köylü su çıkar umuduyla kuyu kazdırmış ama bir sonuç alamamış. O bağlarını bozmuş, pekmezini kaynatmıştı. Kendilerinin yiyeceği çıbıklara dokunmamışlardı daha. Kocaman salkımları koparıp ikram etmişlerdi.
Önceki yazılarımda anlattığım gibi eşenler insanı müthiş konuk sever. Köylülerden biri rehberlik etti. Pekmez kaynatanların fotoğraflarını çektim. Tahta kaşıkla sıcacık taze pekmez ikram ettiler. Üzüm kurutan ninelerle sohbet ettim. Köyden ayrılacağımda belki on kişi ısrar etti. Yemek yemeden gidilmez diye. Ama Yağcı’da bizi bekleyenler vardı. Tarım İl Müdürlüğü’nden arkadaşım ve birlikte yolculuk yaptığımız Abdurrahman Bey’in kardeşine konuk olacaktık. Yine aynı dairede görev yapan eski mesai arkadaşlarım Fethi Bey, Münir ve Yavuz beylerle yola düşmüştük sabah erkenden.
Yörük dostlarım çoktan kışlıkların yolunu tuttular. Dağlar ıssızlaşıyor, bağlardan el ayak çekilmek üzere. Kıvrım kıvrım yollardan Göksu vadisine doğru inerken bir Karacaoğlan şiiri geliyor aklıma:
“Başı pare pare dumanlı dağlar
Hastanın halinden ne bilir sağlar
Bozulmuş siyeci virane bağlar
Bülbülün konduğu güller perişan”
Eşenler-Yağcı yolu hayli dik, yokuş ama müthiş manzaralar sunan bir yol. Ormanların arasında Göksu Vadisi boyunca sıralanan köyler görülür. Akdeniz iklimi etkiliyor vadiyi. Mengeç, şeftali, kaysı vb. Aklınıza gelebilen bütün meyveler yetişiyor. Bölgenin asıl ürünü ise üzüm. Yıllar önce ortaya çıkan filoksera hastalığı bağları olumsuz etkilese de bağcılık önemini hala koruyor. İrikara, esebalı, dimnit, saya çeşitleri hala rağbet görüyor. Pekmezi en beğenilen üzüm cinsi ise esebalı.
Yağcı, Göksu ırmağının kenarında, yörenin en güzel, şirin köylerinden biri. Güneyinde Göksu ırmağı boyunca bereketli bağ ve bahçeler sıralanıyor. Kuzeyi ise dik bir kayalık. Bu kayalık ile köy arasındaki açıklıktaki ağaçların pürünü bile yakmıyor köylüler. Bu ağaçların bir faydası ise yukarıdan kopan kaya parçalarına engel olmaları.
Abdurrahman’ın kardeşi Mustafa’nın evinde bize ikram edilen her şey organik. O bir gün önce kaynatmış pekmezi. Birlikte iniyoruz Mustafa’nın bağına. Bağın kenarında mükemmel bir çardak yaptırmış. Çardağın terasına esebalı üzümlerini asmış kurumaları için. Çardağın kenarında ırmağın suları bereket saça saça akıp gidiyor. Suyun bolluğuna rağmen suyun kıymetini bilen Mustafa, bağını damlama sulama sistemi ile suluyor.
Poşetler dolusu esebalı üzümle ayrılıyoruz Mustafa’nın bağından.
Habiller üzerinden dönüyoruz Konya’ya. Habiller menengiç ağaçlarına Antep fıstığı aşılaması uygulamasının ilk başladığı köylerden biri.
Güz ayları geçti geçecek. Dağlar, bozkırlar giderek ıssızlaşıyor.
Karacaoğlan’ın bir şiirinde dediği gibi:
“Eli göçmüş ıssız kalmış yurtları
Söyleyelim başa gelen dertleri
Kolu tor şahlanan yağız atları
Elleri gördüm de bulandım bugün.”