Şiir, Türkiye'nin teminatıdır

Şair İsmet Özel’in “Of Not Being A Jew" isimli kitabını okuduğu gecede şiir üzerine önemli bir konuşma da yaptı. Özel’in konuşmasının ana bölümlerini okurlarımıza sunuyoruz.

Tanzimat Fermanı kırılma noktası


Kapitalizm bir yandan kendi gelişmesini hatta bir bakıma yükselişini yaşarken başka bir yerde kendi mükemmeliyetini hisseden ve hissettiren başka bir toplum vardı. 1838 yılına geldiğimiz zaman Osmanlı-İngiliz ticaret anlaşması imzalandı. Bir sene sonra da 1839’da Tanzimat Fermanı okundu. Burada bir kırılma noktası başladı ve bu ülkede yaşayan insanlar kendi hayat tarzlarının gereği olan ya da sonucu olan bir edebiyat formunu terk ettiler, reddettiler, yeni bir edebiyat formu çıkarmaya gayret ettiler. Batı tesirinde Türk edebiyatı dendi buna ya da Tanzimat edebiyatı.



Bizim insan olarak, insan düşüncesi, insan elinden çıkma kültürel yapılarla olan münasebetimizin bir veçhesini ilgilendiriyor bu hadise. Yani Türkiye’de divan şiirinin terk edilip batı tesirinde Türk edebiyatının oluşması meselesi. Bir yaşama tarzı bir edebiyat doğurmuş ve bu yaşama tarzı bir şekilde dumura uğramış. Türkiye’de bazı insanlar yeni şartlara intibak edip etmeyeceklerine, yani eskiden yok saydıkları dünyanın kendi üzerlerine baskı kurması sonucunda yeni bir yaşama imkânı üretip üretemeyeceklerini düşündüler. Bu mesele yeni bir mesele değildi aslında ama bu insanlar ilk defa karşılaştılar bu meseleyle. Bu mesele batı medeniyeti dediğimiz şeyin ta temellerinde olan meseleydi. Yani şu; daha kestirmeden, şiir ve felsefe arasında bir tercih yapmak insanın önündeki bir mesele midir? Önündeki bir vakıa mıdır?


 


Felsefe mi, şiir mi?


Biz insan olarak dış dünyadan bir şekilde etkileniyoruz. Dış dünyadan aldığımız etkilerin sonucunda bunların ne mana ifade ettiğine dair bir beyanda bulunuyoruz. Buna konuşma diyoruz. Ve dünyada insanlığın tabiaten getirmediği, sosyal olarak sahip olduğu bir şey konuşma. Bu konuşma karşımızdakine ne olarak ulaşacak? Bir düşünce olarak mı bir şiir olarak mı? Bu antik çağda insanların kafasını meşgul eden bir şey. Bu ayrım, bunun ne olduğu konusundaki tartışma, insanları meşgul etmiş. Türkiye’de medeniyet değişimi söz konusu olduğunda işte bu, başlangıçtaki antik çağdaki meselesi de insanların önüne çıkmış.



Diyor ki Aristoteles, birilerini ikna etmenin üç yolu var. Logos, Ethos, Pathos. Biz birilerini bir şeye bu üç yolla ikna edebiliriz. Retorikte bu netlikle ifade edilmiş. Logos’la ikna edebiliriz. Logos bir yandan akıl, bir yandan söz demek Yunanca. Veyahut bir şeyin doğruluğuna Ethos’la ulaşabiliriz. O da o konuşanı ikna edecek olan kişinin karakteri, seciyesi, ahlakı… Bir de Pathos yolu vardır. Bir insanı ikna etmek için müşterek duygulanımlar alanını kullanırız. Şimdi, divan edebiyatı terk edilip batı edebiyatı tercih edildiğinde bize bugün garip gelecek bir şekilde Türkiye’de eli kalem tutan ve "yeni bir kültür üretirsek millet olarak varlığımızı devam ettirebiliriz diye düşünen insanlar retoriğin bu yollarını deneyerek yeni edebiyat kurmaya çalıştılar. Akif Paşa Tanzimat öncesinde ve Tanzimat sırasında Sadullah Paşa, Logos yoluyla bir yeni şiir üretme çabası gösterdi, Namık Kemal, Ziya Paşa gibiler Ethos yoluyla, Recaizade, Abdülhak Hamit gibiler de Pathos yoluyla bir yeni şiir kurma çabası gösterdiler. Bu ilk emekleme döneminde ya da iki medeniyet arasında tercihte rastlanılan zorluklar esasların fark edilmesi gibi tereddütler sallantılar dönemiydi. Sahip olduğumuz dille Avrupai edebiyat yapabilir miyiz sorusu Tanzimat edebiyatı sırasında muallakta kalan bir soru idi. Ama hemen Serveti-Fünun’la yani bir bakıma Tevfik Fikret’le beraber bu mesele aşıldı. Hem Ethos yoluyla hem de Pathos yoluyla Avrupai edebiyat yapılabilecekti. Cenap Şehabettin Patos kanadını, Tevfik  Fikret Ethos kanadını temsil ediyordu, bu gerçekleşti. Çok kısa bir zamanda bu lisan dünya ölçüsünde bir şiir kurmanın imkânını gösterdi, bu imkanın var olduğunu gösterdi ve kanıtladı. Böylece Türk şiiri modernleşmeye doğru giderken, Logos, Ethos ve  Pathos arasında erimişti, bir Ethos kanalı kullandı. Tevfik Fikret, M. Akif ve Nazım Hikmet kanalı. Bir de Pathos kanalı kullanıldı. O da Cenap Şehabettin, Ahmet Haşim, Yahya Kemal kanalıdır.



Cumhuriyet batılılaşması farklı...


Fakat bu cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte bambaşka bir şekil almak zorunda kaldı. Çünkü Osmanlı batılılaşmasıyla Cumhuriyet batılılaşması mahiyet itibariyle farklı şeylerdi. Yani sanıldığı gibi Üçüncü Selim’den başlayan ıslahat hareketleri, bütün yenileşme olayları Türkiye’yi Cumhuriyet’e getirmedi, bu ikisi ayrı hadiselerdir. Osmanlı batıllaşmasıyla Cumhuriyet batılılaşması, eğer böyle bir şey varsa, Cumhuriyet’te batılılaşma diye bir şey yoktu, artık batılı kabul ediliyordu Türkiye, iki ayrı olaydır bunlar. Farkları şurdadır: Osmanlı batılılaşması, temelleri İslam’da olan bir toplumun kapitalist dünyada kendine yer açıp açamayacağı sorusuyla vuku bulan bir batılılaşmaydı. Halbuki Cumhuriyet batılılaşmasında böyle bir köken meselesi yoktu. Kökleri İslam olan bir toplumun dünya şartlarında kendine yer araması diye bir şey yoktur. Doğrudan doğruya bir toplumun kurulması diye bir mesele vardır. Şiir doğrudan doğruya bu olay içinde tabii ki kendi vasfını tanımak mecburiyetindeydi. Bakın bunlar Türkiye’de konuşulmuyor. Şiir konusunda neler olup bittiği anlaşılmadığı için Türkiye’nin düşmanları bundan çok istifade ediyorlar.


 


Üçüncü bir yol yok


Türkiye’yi yönetenlerin Türkiye’ye bir şeyler vermiş olan insanlarla ilişkisi diye bir şey. Türkiye’ye kim ne vermiş bu çok önemli bir şey. Bence bir toplumda yaşamanın tek ölçüsü bu, mesela benim gençliğinde ABD’ye göç etmek söz konusu olduğunda berberler, kuyumcular ve terziler avantajlıydılar. Göçü hemen kabul ediliyordu vatandaşlıkları kolaylaştırılıyordu. Bunu şunun için zikrediyorum. Bir topluma insanların ne verdikleriyle alakalı. Bize berberler, terziler ve kuyumcular bize aracısız bir şey verirler diye düşünüyordu Amerikalılar. Türkiye’ye bir şey vermiş insanlarla Türkiye’yi yönetenler arasındaki ilişki bu bakımdan önemlidir. Ne bakımdan? Türkiye kendi yolu olan bir ülke mi olacak yoksa Türkiye ortadan kalkacak mı? Üçüncü bir yol yok. Bir ülkenin ya kendi yolu olur yahut o ülke dünyada yürümekte olan düzenin şurasında veya burasında bir yama olur, unsur olur.



"Bize şiir, Türkiye’nin kendine mahsus bir yolu olacaksa lazım"


Türkiye’nin kendi yolu olması yolunda iş gören tek faaliyet sahası ne yazık ki şiirdir. "Türkiye’nin bir kişiliği kimliği ve kendine mahsus bir yolu olmalıdır" diyen insanlar sadece şairlerdir ve bu konuda son zamanlara kadar, diyelim ki 1983 yılına kadar bu bir işe yaramıştır. Şairlerin bu istikamet hassasiyeti. Ama 1983’ten itibaren Türkiye’de Türkiye’nin varlığının ciddiye alınması görülmez bir şey. Böyle bir ciddiyetten mahrumuz. Şiir konusundaki ciddiyetten de mahrumuz ya da bunlar birbirinin sebebi. Şiiri atladığımız için Türkiye’nin kendime mahsus yolu meselesini gözden kaçırıyoruz ya da Türkiye’nin kendine mahsus yolu bizim derdimiz olmadığı zaman şiiri rahatlıkla çöpe atabiliyoruz. Bize şiir sadece Türkiye’nin kendine mahsus bir yolu olacaksa lazım. Olmayacaksa lazım değil. Bu hep böyle yürüye gelmiştir. Türkiye’de mesela dinlediğiniz şiirler bu süreci, Türkiye’nin kendine mahsus yolunu bulma sürecinin kaçınılmaz ürünleridir. Onuncu Yıl marşı şairlerinin dönemi, birinci dünya savaşı sonunda kurulmuş olan bu ülkenin alacağı biçimle alakalı endişelerle örülmüş bir dünyaydı. Fakat dünya iki savaş yaşamıştı. İkinci dünya savaşından sonra dünya yeni bir düzenle yüz yüze geldi. Bu birinci dünya savaşı sonrası düzeninden çok daha  ciddi bir değişim idi. İkinci Dünya Savaşı çıkmasaydı biz 16. yüzyıldan 20. yüzyıla gelmiş değişmenin tabi sonuçlarıyla yaşayacaktık. Ama öyle olmadı. O gelişmenin esasları 1944 yılında değişti.



Şiirin neye ilişkin olduğunu anlayabilirsek, Türkiye’nin akıbetinin ne olacağını da çıkarabiliriz.



Benim söyleyebileceğim şey, Türkiye’de şiirin neye ilişkin olduğunu anlayabilirsek o zaman Türkiye’nin akıbetiyle ilgili daha sağlıklı sonuçlara ulaşabiliriz ya da kendimizin hangi misyonla karşı karşıya olduğumuz konusunda daha açık seçik fikirlere kavuşabiliriz. Bir çoklarının sandığı gibi şiir Türkiye’de böyle cafcaflı laflar, ya da ne bileyim, güzel ifadeler falan filan meselesi değil. Türkiye’de şiir, ülkenin, hayatının teminatıdır. Bunu mübalağa ettiğimi sanmayın, bugün Türkiye’de siyasi manada birtakım bayağılıklar ya da bariz hatalar ortaya çıkıyorsa bunun tek sebebi bu insanların şiirle kurdukları irtibatın ya çok zayıf olması yada hiç olmamasıdır.  Dolayısıyla bu bir yetişme, kendini yetiştirme, kendini yükseltme meselesidir. O manada insanların önce kendilerine bir kıymet kazandırmaları ve bu vasıtayla başkalarının kıymetini fark etmeleri söz konusudur. Eğer kıymetin dolar bazında ölçülebileceği fikrindeysek, bir şeyin kıymeti kaç dolar ettiği ile anlaşılıyorsa, bu bir yoldur ki şu anda Türkiye o yolu yürüyor, bir de Türk şiirinin neresine düşüyor? Bu ölçü esas alındığı zaman Türkiye’nin milli birliği ya da toprak bütünlüğü meselelerinin çok daha görülür, çok daha aydınlatılmış bir sahada konuşulabilir hale geldiğini anlayabiliriz. Ama bu eminim ki bu hiç istenmeyen bir şeydir. Çünkü Türkiye’de insanlar kendi kültürlerinin yerini anlama konusunda çekingen davranıyorlar. Çünkü başka bir kültürün kendilerini daha belki mutlu edeceğine filan inanıyorlar. Benim düşündüğüm şu ki, Türkiye’de dolarla ölçülen değerle, şiirle ölçülen değer arasında tercih yapan insanların birbirinden ayrılmaları hatta birbirinden kopmaları Türkiye’nin lehine olabilecek bir şeydir. Kimin nerde olduğu bence sarahaten bilinmeli ki ondan bir semere doğsun.

Kültür Sanat Haberleri

Hierapolis’te Yeni Dönem: Antik Kentin Ruhuna Dokunan Modern Dokunuş
Atıklardan yaptıkları müzik aletleri ile konser verdiler
Antalya'da Şafak Vakti Sıra Dışı Manzara
Alanya Kalesi'nin 800 Yıllık Sırrı
Türkiye’de Sadece 7 Tane Kaldı: İşte Küllerinden Doğan Mavi Değirmen