Zeki Oğuz
Yirmi yılı geçmiştir Taşkale’ye ilk gidişim. Fazla bilgim yoktu orayla ilgili. Gideceğim yerler hakkında ön bilgiler edinme ilkesini de orayı gördükten sonra edindim. Karaman’ı geçtikten sonra sol yanda kalan Karadağ her yolculuğumda bana eşlik eder, o görkemli haliyle, başka yerlere git ama beni de unutma, der gibidir. Bozkır ortasında birdenbire önünüze çıkıveren İbrala vadisi saklı bir cennete açılan kapı gibidir sanki. İki yakalı bahçelerin arasında İbrala çayı sessiz sakin akar. Yeşilliğin önemli bir kısmını kavak ve devasa ceviz ağaçları oluşturur.
Sonraki yıllar bu güzel vadiden ve yoldan kaç kere geçtim kimbilir. Bir keresinde Yeşildere’li yaşlıların öfkesi bir başka güzelliği keşfettirdi bana. Taşkale dönüşü kısa bir mola vermiştik Yeşildere’de. Taşkale’ye gidip gelirsiniz buraya selam vermezsiniz, diye kızdı yaşlılardan biri. Çaylarımızı içerken gönlünü aldık adamın. Sohbet arasında Yunus Emre’nin dedesi İsmail Hacı’nın yaylasının kendi arazilerinde olduğunu anlattılar. Jandarma komutanı da bizim sohbeti dinliyordu, zamanınız varsa sizi götürebilirim, dedi. Canımıza minnetti doğrusu. Hemen düştük yola. Beldenin kuzey tarafından bozkıra çıkar çıkmaz müthiş bir dolu başladı. Biranda bembeyaz oldu ova. Koyu bir bulut kümesi kaplamıştı Karadağ’ın zirvelerini. İsmail Hacı zaviyesinde tekkenin olduğu yere geçmek için uzun bir süre selin azalmasını beklemek zorunda kaldık. Tekkenin güneyinde yaylacıların ağılları vardı. Doğu tarafında ise çok büyük bir mezarlık. Tekke yıkılmak üzereydi. Bu gizemli bölgeyi yeniden görmek ancak 2009 yılında kısmet olacaktı.
Taşkale gezginlerinin ilk durağı Manazan mağaraları olur. İlk gezimizde bu mağaraları gezme şansımız olmuştu. Gezi dönüşü zamanın belediye başkanı mağaraların önüne bir jeneratör kurdurmuş, üç katıda gezmiştik. Bu mağaralardan birinden çıkarılan genç kız cesedi hala Karaman müzesinde sergileniyor. Her ziyaretimde genç kızın entarisi büyülüyor beni. Öyle güzel dikilmiş ki sanki günümüzde dikilmiş gibi.
Arabamız ambarların önünde durduğunda hangi büyülü güzelliğe bakacağımızı şaşırmış gibiydik. Sol yanımız dimdik kayalıktı ve kayalara yüzlerce ambar oyulmuştu. Kayalıkla vadi arasında batıdan doğuya uzanıyordu belde. Beldenin karşısı bahçelikti. Evlerin kuytusunda geleneksel kıyafetleri içinde yaşlı kadınlar çorap örüyorlardı. Ambarların altında iki genç kız hararlara saman dolduruyorlardı. Tanıştık ve fotoğraflarını çektik. Sonra her gidişimde onların konuğu oldum. Babaları Hasan amca ambarların altındaki kayadan oyulma evinin bir anahtarını da bana verdi, ne zaman gelirsen burada kalırsın, diye. Onlarca atölyede kadınlar, genç kızlar halı dokuyorlardı. Bir zamanlar “Kızıllar Halısı” diye ünlüydü buranın halıları. Fakat artık boşlanmış, piyasa işi halılar dokuyorlarmış tüccarlara. Olsun yine de capcanlı bir belde olarak tanımıştım Taşkale’yi. Demet’i, annesi Şerife’yi ve küçük kardeşi Ayşe’yi tanımıştım. Demet o yıllar genç kızlığa yeni adım atıyordu, evlendi bir çocuğu var şimdi. Ayşe daha okula bile gitmiyordu. Sıfır numara tıraşlıydı başı. Erkek çocuğu sanmıştım ilkin. İlk gidişimizde o ve arkadaşı Hasret gezdirmişlerdi beldeyi. Sonra ikisi de sevdiğim iki cadı oldular. Bir keresinde dönüş için arabaya bineceğimizde yolumu kestiler abi ne olur burada kal, diye. Anlatamadım niye dönmek zorunda olduğumu. İkisi de ağlamaklıydı otobüs hareket ederken.
Taşkale’ye her yolculuğumda bir başka güzelliğini keşfettim. Beldenin güneyinde ve tam karşısındaki Gürlük pınarı bunlardan biriydi. Buz gibi sularından içerek, cadılarımın ikramı bazlamaları yedik.
Sonraki bir gezimizde İncesu mağarasını keşfettik ve el fenerleri ile yürüdük mağaranın içinde. Yürüdük ama attığım her adımda içim sızladı. Belediye başkanı Mersin’li tüccarlara soğuk hava deposu olarak kiraya vermiş mağarayı. O düzenbazlar da dümdüz etmişler milyonlarca yıllık sarkıt ve dikitleri.
Geçtiğimiz yıl yine yolumu düşürdüm Taşkale’ye. Dönüşte, keşke gelmeseydim de bu sevinçlerle andığım belde eski güzel görüntülerle kalsaydı anılarımda, dedim. Onlarca atölyeden eser yoktu. Kadınlar bomboş oturuyorlardı evlerin gölgesinde. Sadece iki kadın kalmış halı dokuyan. Artık onlar da bırakıyorlarmış. Oysa beldenin geçimi halı üzerineydi. Onların aşı ekmeğiydi halı.
Taşkale bilindik bir yer. Gezginlerin çok sık geldikleri bir yer ama turizmden ekmek yemeyi beceremeyen bir belde. İlk yıllarda tanıdığım cadılarımın, arkadaşlarımın hiçbir yok artık beldede. Bir Birsen kalmış. Son gidişimde soframı kuran o oldu. Babasıyla, annesiyle sohbet edip hasret giderdik. Bir daha görüşmek dileğiyle ayrıldık ama içim hüzün doluydu beldeden ayrılırken. Belde yıllar öncesinin coşkusunu, sevincini yitirmişti. Her gün daha ileri gideceğine, daha güzel şeylere kavuşacağına nerdeyse yok olma noktasına gelmişti.