-Askerlik siz de önemli bir yer tutuyor. Biraz bahsedebilir misiniz?
Askere giderken tüm hazırlıklarımı kimseye söylemeden hallettim ve en son gideceğim zaman anneme söyledim. Onun üzülüp, ağlamasını istemedim. Askerlikte mantık aranmaz, derler ya. Aslında aranır. Mesela bölük komutanı yerdeki izmaritleri toplayın diye emir vermişti bir gün. Dedim ki “ Ya komutanım ben sigara içmiyorum ve izmaritleri de toplamak istemiyorum. Siz sigara içenleri ayırıp da onlara toplatsanız, ben çöpleri toplayıp atmaya razıyım.” Teşekkür etti, hay hay dedi komutan. ‘Hayat Güzeldir ‘ filmini bilir misiniz? Ben aynı oradaki gibi askerliği kendime bir oyun olarak gösterdim, algıladım.
İstanbul, Kasımpaşa Kuzey Deniz Saha Komutanlığına gittiğimde ilk günlerde görevli askerler gezdirmişti. Gezdirirken beni kütüphaneye götürdüler. Orada bir bayan memur var. (Nalan Özver:askerliğin bana kazandırdığı en güzel şeylerden biri, bir dostum oldu. Sosyolojide master yapmış, çok okuyan, bilgili, kültürlü biri. Sonrasında o yıllarda eşini kanserden kaybetti; kendileriyle hâlâ da görüşürüz. Cumhuriyet kadınıyla)Buraya birini alacaklarsa beni alsınlar diye düşündüm birden. İnsan kendi şansını kendi yaratırmış ya hemen sordum: “Kitap diziliş sisteminiz Harvard mı, Chicago diziliş sistemine göre mi?” diye sordum. Ben bu işten anlarımın dolaylı anlatımını yapmış oldum. (Gülüşmeler) Sen bu işten anlıyorsun, seni buraya alalım dediler. Aman Allah’ım en istediğim şey. 7000’e yakın kitap var içeride. Hayatımda yeni yazarlarla tanıştım ve hatta askeriyeyi bile değiştirdim bu konuda.
Duvara bir pano ayarladım. Amacım algıları ters çevirmek. Erler, astsubaylar ve subayların en çok okuduğu kitapları aylık olarak bu panoya yazıyordum ama tersi taktikle. Erlere Sofi’nin Dünyası vb, subaylara ise basit polisiye kitapları. Bu arada askerleri de tembihliyordum ‘Karargâh komutanının emridir, kitapları böyle göğüs hizasında taşıyacak ve kitaplarınızla tek sıra halinde çıkacaksınız buradan,’ diye. Hâlbuki öyle bir şey yok. Maksadım komutanlara erlerin de okuduğunu göstermekti. Bir gün bir binbaşı geldi ve panoya bakıp şaşırdı, “Bizim erler mi okuyor bu kitapları” dedi. Ve daha sonra bir er olarak ben binbaşı bilginin gücü sayesinde rütbeli biriyle çok rahat konuma fırsatı buldum.
135 gün askerlikte 55 gün çarşıya çıktım ve hatta arkadaşıma nikâh şahitliğine bile gittim. Ve bunu hiç suiistimal etmedim. Siz derdinizi güzel anlatırsanız, iş, eş ve Allah’la ilişkilerinizde dürüstçe davranıp, güzelce anlatabilirseniz bu işi çözersiniz. Tuttuğum günlüklerimde bunlar ayrıntılı olarak yazar. Yazılan şeyler asla kaybolmaz.
Hayatımın her evresinde Sunay Akın beni çok etkiledi. Askerlik yıllarda her izne çıktığımda mutlaka müzeleri geziyordum. Oyuncak müzesine de böyle gittim ve oradan ayrı gittiğimde bir şiir yazdım. “İstanbul’da vapurlardan karşıdan karşıya geçerken simitleri yakalamaya çalışan martılara benziyordu istiklalde tramvayların arkasından koşan çocuklar, Kim bilir belki de oynayamadıkları trencilik oyununu oynuyorlardı, Gerçek hayatın ta kendisinde…”Bir katkı sağlamalı, bir bakış açısı geliştirmeli olaylar, yerler. Mesela Oyuncak Müzesi’nde sergilenen şeylere sizler eğilerek bakarsınız, çünkü çocuk boyuna göre yapılmıştır. Orada bir şeye şahit oldum. Kurşun askerler sıralanmış, ellerinde kabzeleri, havaya kaldırmışlar. Babasının elinden tutan bir çocuk da babasıyla konuşuyor, “Bak baba görüyor musun, diyor. Kurşun askerler var. Ama onlar savaşmak istemiyorlar ve silahlarını havaya kaldırıp yere vurup kırıyorlar bu yüzden.” Bir çocuğun iyi niyetiyle hayata bakabilmek, ne müthiş bir şey…
Ve “Bir müzenin insanda yarattığı etkiye bakın.” Ve o gün şöyle bir karar almıştım: Bir gün kendi çocuğum olursa ona kendi kıyafetlerinden kendi oyuncaklarını yapacağım diye. Yıllar geçti tabii ve gün geldi, İzmir doğdu. Ben onun küçülen kıyafetlerini hiç atmadım. Bu arada İzmir’in aylık suret fotoğraflarını çekiyordum. Baskıdan bunları aldım, terziye gittim ve çorabına varıncaya kadar ayarlatıp içlerini elyafla doldurttum. 3 tane böyle bebeğimiz oldu. Yazısıyla birlikte bunun birini Sunay Akın’a gönderdim, biri kayınvalidemde, biri de bizde kaldı.
-Askerlik dönüşü evlendiniz ve önceki işinize devam mı ettiniz?
Dönüşte eski çalıştığım mimarlık şirketinden ayrıldım. Sevdiğim bir ağabeyim olan Turgut Baş’la beraber tarihi binalara mimarlık şirketimiz adına dokunmaya başladık. O dönemlerde KTÜ’ye bir proje sunmaya gittiğimde eşimin watsapp’ tan yazmasıyla bebeğimin olacağını öğrendim. İçimden dedim ki ‘bu bebek büyük ihtimalle İzmir’ de dünyaya gelir ve eğer kız olursa eşim adını İzmir koyar.’ Ve o günden itibaren bebeğimin bana hissettirdiği duyguları kaleme almaya, günlük tutmaya başladım. Büyüyünce kızıma vereceğim onları. Biz onu İzmir’ in kuruluş günü 9 Eylül’ de bekliyorduk ama İzmir 4 Eylül’ de dünyaya geldi.
-Kolunuzdaki dövmelerinizden biri kızınızla ilgili sanırım?
Bu dövmeler kızımın ayak izinin küçültülmüş hali, Da Vinci’nin cenin pozisyonu eskizi ve yan tarafında yine kızımın adı. Diğer dövmelerim Kazakistan’ınTamganlı Mağarası’nda Bronz Çağına yani M.Ö 3000-1500’lü yıllardan insan hayatına dairşamanizmi besleyecek çizimler. Diğeri bir dövmede 9. yy Orta Asya çinisinden aldığım Sivastika yani ‘Türk, Tanrı Damgası’ olarak da bilinen motiftir.
-İzmir’le çok farklı bir bağınız var sanırım. Anlatabilir misiniz?
İzmir’in hayatıma katkısı konusunda şöyle diyebilirim. 2015’te baba oldum. Babalığı evladınızla birlikte, o doğunca öğrenmeye başlıyorsunuz. Öğrenmenin yaşı olmadığı gibi öğretenin de yaşı olmuyor.Düşünsenize siz bu dünyada 32 yıla kadar yaşıyorsunuz. İlkokul,ortaokul,lise,üniversite hayatı ve bunun akabinde hayatın öğretisi devam ediyor. Baba olunca bu öğretiler farklı bir anlam kazanıyor. Hayata bakışınız,nefes alışınız,sanata bakışınız dâhi değişiyor. Onun gözünden bakmaya niyetleniyor, bir nevi drama sanatı başlıyor, empati başlıyor,yeni öğrenme süreçleri başlıyor. Çocuk sevgisinin çok farklı bir duygu olduğunu hissediyor insan ilk kucağına aldığında…
-Sizin için yeni bir duygu da İzmir’i yukarı atarak fotoğraf çektirmenin hazzı olsa gerek. (Gülüşmeler.) Ne kadar daha devam edecek bu durum?
İzmir’i yukarı fırlatmaya gücümün müsaade ettiği zamana kadar devam edeceğim. Bir yerden sonra fiziki olarak duracağız. O zaman da kalbimizde zıplatırız.
-Oyunculuk ve tiyatroculuk nasıl başladı?
Hasbelkader 2012 yılında bir arkadaşım sanat atölyelerine katkı sağlamamı rica etti. Zaten insan evinin kapısından çıktığı an hayattaki rolünü oynamaya başlamıyor mu? Amatör olarak başladık, eğitimleri aldık, oyunlar oynadık ve o gün bugündür tiyatroculuk yapıyorum, drama derslerine giriyorum. Direniş Karatay ‘da da şaman rolünü oynamıştım Sanat Atölyesi’nin katkılarıyla.Derneğimiz var, hiç kimsenin maddi bir çıkar gayesi yok. Derneğe katkı sağlıyorsun ve devam ettik, dramada amacım çocukların üzerindeki enerjiyi almak değil, daha fazla enerji yüklemek,düşünmelerini sağlamak. Çocuğa çok iyi matematik,fen öğretebilirsiniz; ama pazara gidip en iyi domates, en güzel küflü peynir nasıl alınır bunları öğretmeniz lazım, hayatı öğrenmeleri gerekir.
-Marjinal bir görüntüye sahipsiniz ve bu halinizle de gayet mutlusunuz. Bizim gibi biraz içe dönük toplumlarda bu tarz olumsuz anlamda dikkat çekiyordur değil mi?( Gülüşmeler)
Evet, ben bu halimi çok seviyorum ve mutluyum. Dediğiniz gibi oldukça dikkat çekiyorum. Özellikle yaşlı hacı amca ve teyzeler bana bakıp “Besmele ve tövbe, istiğfar çekiyorlar.” Ben de içimden ‘ne güzel,' diyorum. İnsanların bir kez daha Allah’ı zikretmelerine vesile oldum…En güzel şey değil midir Allah’ı anmak.
-Sanatla ilgilenen gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?
Gençler ne yaparlarsa yapsınlar içlerinden gelmediği halde zoraki olarak yapmasınlar. İçlerinden geldiği şeyi yapmayı kendilerine miğfer edinsinler. O içlerindeki duygu onları çok güzel bir yerde sanatla buluşturacaktır. Yeter ki sanattaki öznelliğin, değer farklılığının ve zenginliğinin özgür zihinlerde çoğaldığını bilsinler. Bu yeterli olacaktır. Çünkü sanat insanı A noktasından belki de D noktasına götürür ve aradaki B ve C noktalarını göremezsiniz hızla ilerlemekten
– Siz çok pozitif bir insansınız. Her zaman bardağın dolu tarafını görmeyi nasıl başarıyorsunuz?
Dünyada hiçbir enerji kaybolmaz, pozitif ya da negatif. Moralini yüksek tutmak için insan asla neşesini kaybetmemeli hayatta, pozitif bakmak insanı daima yukarılara taşır.
İnsanda her şeyin bir zamanı vardır. Bir şeylerin zuhur etmesi için onun zamanının gelmesi gerekir. Şimdi yapacağım tek hedef doktoram var. İnsanoğlu bir daireyi tamamlamak üzere gönderilmiş dünyaya, çemberin tüm çeperini birleştirip de o daireyi tamamlarsa vazifesini tamamlamış olur. Ben sanatla ve sporla bunu tamamlamaya çalışıyorum. Günde iki kez sporumu muhakkak yapıyorum. Bu vücudu Rabbim emanet etmiş bana ve hıyanet edilmemesi gerektiğini biliyorum.
Bir de insanlara ayna olmayı seviyorum. Asansöre binince biri bana ‘sen ressam mısın’, dediğinde ‘evet ressamım’, diyorum. O insanı böylece mutlu etmiş oluyorum, yanındakilere ‘bak nasıl da bildim’ sevincini yaşamasına fırsat veriyorum. Bu pozitif enerjiyi vermek lazım. Ben yoldaki bir yabancıyla da, bir dilenci meczupla da tokalaşıp arkadaş olmaya, anlamaya, dinlemeye gayret ediyorum. Hiç kimseyi hor ve hakir görmüyorum. Hiç kimse bir başkasının karşısına boş yere çıkmaz, tanışmaz hayatta. Mutlaka bir nedeni vardır.
-Sizi çılgın olarak nitelendiren insan sayısı çok olsa gerek. Eşiniz ve aileniz de böyle düşünüyorlar mı?
Çılgınlık konusunda haklısınız. Ben içimdeki enerjiyi bastırmak yerine daha da ziyadesiyle dışarı çıkmasını sağlıyorum. Bu da otomatikman diğer insanlar tarafından çılgınlık ya da delilik olarak nitelendiriliyor. Buna bir de rahat bir insan olmam eklenince tamam. ‘Etraf ne der?’ sözü bende önemli değildir. Doğru yaptığımdan eminsem hiç problem yok. Ama çılgınlık noktasında hemfikiriz.
-Son olarak söylemek istedikleriniz.
Hayata dair hiçbir zaman çocuk bakışlarını kaybetmesin insanlar. Dünyayı iyi niyet kurtaracak. Bir yerde eğer vicdani bir karar vereceksen, sokaktan bir çocuğu çevirip ona sormalısın. En doğru, en temiz kararı o çocuk verecektir. Yeni Türkü bunu nasıl bağlar,“Biz büyüdük ve kirlendi dünya…”