SANAT VE MİMARLIK TARİHÇİSİ, TİYATRO OYUNCUSU/ EĞİTİMCİSİ ERDAL ZEKİ TOMAR İLE BİR SÖYLEŞİ…

Olaylara ve insanlara farklı açıdan bakabilmeyi kendine düstur edinmiş bir beyefendi ile karşınızdayız bu hafta.

Olaylara ve insanlara farklı açıdan bakabilmeyi kendine düstur edinmiş bir beyefendi ile karşınızdayız bu hafta. Daha doğrusu her şeye pozitif açıdan bakabilmeyi beceren, neşeli, enerjik ve sıra dışı birisi Erdal Zeki Tomar… Her türlü eleştiri ve fikre saygı duyan, empati yeteneği ile insana hak ettiği değeri fazlasıyla verebilen bir sanatçı…

 

-Erdal Hocam okuyucularımız için kendinizi tanıtabilir misiniz?

03.06.1983’’te Trabzon’un mistik bir köyü olan Tonya’nın Sayraç Köyünde sabaha yakın dünyaya geldim. 3 kardeşiz. Babam sınıf öğretmeni, annem ev hanımı. Abim beden eğitimi, ablam Türkçe öğretmeni. Ben sanat tarihi okudum, mimarlıkta master yaptım.

 

-Mistik derken?

Rumca konuşulur bizim köyde. Platon ve Ariston’un konuştuğu “Anadolu Rumcası”. Hâlâ konuşulan bir dildir. Yunanca iki şekilde konuşulur Elenika ve Pontusça şeklinde. Bizim yöre Pontusça konuşur. Bunun gibi Trabzon’da Anadolu Rumcasını konuşan bir iki yer daha vardır. Çaykara, kısmen de Sürmene gibi.

 

Babam öğretmen olduğu için ben 3 aylıkken tayini Bitlis’in bir ilçesine çıkmış ve oraya yerleşip 10 yılımı Bitlis’te geçirdim. Yarı doğulu sayılırım ben, oranın toprak kokusunu taşırım içimde. Birkaç yıl önce tekrar gidip o yıllarda kaldığımız yerleri tekrar gezdim.

-Enteresan bir çocukluk geçirmiş olmalısınız. Bir tarafta kanınızda taşıdığınız Karadeniz kültürü, diğer yandan doğu kültürü.

Evet. Elbette. Trabzon-Bitlis, tekrar Trabzon derken ister istemez farklı kültürler bunlar, etkileniyorsunuz.İlkokulu Bitlis’te bitirdim. Arkadaşlarımın tamamı Kürt çocuklarıydı. Öğretmenim Bitlisli Kürt idi. Ben onların kelimeleri, cümleleri, yaşam tarzlarıyla büyüdüm. Kürtçe biliyorum o yüzden.Hâlâ derim ki; ‘ ben doğunun tezek kokusunu taşıyorum içimde.’ Tabi biz oradayken terörün kol gezdiği zamanlardı. Kimi tehlikeleri atlattık bu sebepten.Babam öğretmen olduğu belli olmasın diye sakal bırakırdı. Geceleri okula nöbet tutmaya giderlerdi, korkardık tabi. Belki benim de bilinç altıma işlemiş bu sakal bırakma işi; kamufle oluyorum sanki.

Bir de iki defa ölüm tehlikesi geçirdiğimi hatırlıyorum çocukken. Bir gün yukardan değirmenin boşluğuna düşmüştüm, ortası çukur olan. Ama ben düşerken kollarımı iki yana açınca çukura düşmemi engelledi onlar ve böylece kurtuldum. Diğeri de dere de yüzerken boğulma tehlikesi geçirmemdi. O mücadele içinde, çocuk aklımla ‘suyu içsem bitip tüketir de kurturulmuyum?’ diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ama bir el hatırlıyorum bana uzanan ve çekip kurtaran bir el. En yakınım olan ağabeyimin eli…

-Bitlis’te Kürtçe, Trabzon’da Rumca ve Türkçe. Başka diller de var mı hocam?

Rumca’yı babannemden, anne ve babamdan öğrendim.Bizim köy kahvesinde kimse ‘oyna’ demez; o ‘pekson’dur. Bizim köye gidip “merhaba” deseniz, onlar da “merhaba” der ama dilleri hemen Rumcaya dönerek devam ederler. Mareftika, likihalika,tropsom(peynirli mısır unlu ekmek)…Böyledir yemek adlarımız.İnsanların gerçek dillerini, sevdiklerinin kayıplarıyla yaktıkları ağıttan en iyi anlayabilirsiniz aslında.Babaannem, anneannem Rumca yakarlar, miroloğayı.

-İnstagram hesabınızdaki Rumca konuşan kişi? Evet babaannem o. Oldukça dinçtir ve hâlâ Rumca konuşur.

-Kökeninizi araştırdınız mı hiç hocam?

Başbakanlık devlet arşivine bakmıştım bir dönem. Ama benim için etnik kimlik asla önemli değil ve takılmam buna. Biz hepimiz Türk’üz, hepimiz bir milletiz sonuçta.

-Bitlis yıllarına dönelim mi tekrar?

Bizim Bitlis’e giderken sadece bir sünger yatak bir de çatal kaşıklarımız varmış. O yıllar “yokluk yılları” ama şu da var ki Yokluk insanı hamarat kılar. Babam öğretmendi ama iyi bir inşaatçıydı, iyi bir marangozdu.Az çoktur aslında. Ben bunu babamdan gördüm. O sünger yatağı ortasından enine kesip bir yataktan iki yatak yapmış o dönemde, bizi yatırmış. Yokluk insanı böyle hamarat kılıyor. Keşke bunu biz de şimdilerde çocuklarımıza anlatıp bunu başarmalarını sağlayabilsek.

-Sonraki yıllar tayin isteyip memleketinize mi döndünüz?

Babam Bitlis’te iken bir gece rüyasında bizim iki tüfeğimiz olduğunu görüyor (Tonya’da silah kültürü gelişmiştir. Her evde bir iki silah bulunur), oturduğumuz lojmanı teröristler basmış ve babam camın ardından onlara karşılık veriyor, tüfek boşalıyor annem doldurduğu diğerini veriyor sürekli; ama yetişemiyor teröristlere ve sonunda evi basıp hepimizi kurşunluyorlar ve ölüyoruz. Babam duramıyor ve tayinini istiyor, Bitlis merkeze geçiyoruz ve ertesi hafta gerçekten de teröristler oraya saldırmışlardı. Bu şekilde ben ilkokulu bitirene kadar oradaydık, sonrasında döndük Trabzon’a. Ortaokulu okudum sonrasında liseyi Trabzon Lisesi’nde bitirdim.

-İki şey dikkatimiçekti ilki babanıza daha doğrusu ailenize çok düşkünsünüz, diğeri de hakikaten zorlu bir çocukluk dönemi geçirmişsiniz.

İlk sorunuza cevabım kesinlikle öyle. Babam benim rol modelim olmuştur. Ağabeyime ve ablama düşkünümdür, annemle günde 2 kez konuşurum. Diğer sorunuza cevabım tam olarak öyle değil aslında. O zaman terör vardı, yoksulluk vardı ama o yıllarda Bitlis’te öğretmen çocuğu olmanın gururunu da taşıyordum. Yolda yürürken Muhammet Hoca’nın oğlu derlerdi, onur duyardım.

-Öğrencilik yıllarında nasıldınız?

Standart biröğrenci idim ama zeki, esprili, hareketli biriydim. Sanatsal dersleri çok severdim. Resim ve müzik favorimdi. Sınıf öğretmenimiz de sanat tarihçisiydi. Ablam çok kitap okurdu, Türkçe öğretmeni oldu. Ben sanat derslerini çok severdim, sanat tarihçisi oldum.

Eskiden Türkü TürküTürkiyem programı vardı, sürekli izlerdik ve babam bize oradaki üniversite öğrencilerini örnek gösterirdi;“ Hayatı öğrenmek için okuyun yoksa bir şekilde zaten para kazanır, geçiminizi sağlarsınız. Ama üniversite hayatını hiçbir şey size veremez. Bu hayatı ancak okuyarak öğrenirsiniz.” derdi. Türkiye harmonisi bizi hep böyle etkileyerek büyümemizi sağladı.  Ben de liseyken sanata daha çok eğilmeye başladım, halk oyunları grubuna katıldım ve horonda dünya birincisi olduk.

2004’te Selçuk Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’ne girdim ve orada da bu faaliyetlerim hep devam etti, her hafta Salı günleri Süleyman Demirel Kültür Merkezi’ndeki müzik gününe eksiksiz katıldım mesela.

Neyse. Hep eski eserler benim dikkatimi çekiyordu. Konya’ ya isteyerek geldim ve okudum. O yıllarda Selçuk Üniversitesi ilk defa yan dal programı açtı. Mimarlıkta restorasyona başvurduk ve kabul edildik. Hasankeyf’ te kazılara gittim. Sonra master yapmaya karar verdik. Burada da şöyle enterasan bir durumla karşılaştım ve şunu öğrendim bazen ‘bildiğini bildirmemek lazımmış.’ Ben ilk başta masterı tamamlayıp doktora yapıp akademisyen olma niyetiyle yola çıkmıştım. Karadeniz Teknik Üniversitesi olmadı, Selçuk Üniversitesinde yapalım dedim. Çünkü aktif, tanınan bir öğrenciydim. Daha o dönemde aramızda para toplayarak üniversiteden araç kiralayıp, benzinini koyuyor diğer taraftan 50 ekmek alıp arasına salam koyup, meyve sularını ayarlayıp arkadaşlara sanatsal gezileri düzenliyorduk. Bozkır’a, Eflatunpınar’a, hanlara v.s. gidiyorduk. Artan parayla da bölüme, bölümle ilgili kitaplar alıyorduk. Zaten çalışarak okudum ben. Öğretmen çocuğuydum ve abimle aynı dönemde giriş yapmıştık üniversiteye.  Kütüphanecilik yaparak çıkardım harçlığımı. Bölüm ikincisiydim. İyi çalışırdım iyi de gezerdim yalnız.

Neyse asıl konuya dönelim:Master için beni okuduğum ve mezun olduğum bölüme almadılar. Ben bölüm ikincisi olduğum halde niçin kabul edilmediğimi bir türlü anlayamamıştım “o yıllarda”, çok zoruma gitmişti.  Ve nedenini de askerde vatani görevimi yaparken öğrendim. Başvuru belgesinde ‘orta düzey İngilizce, ileri düzey Rumca biliyorum.’ diye yazmıştım.’ Bu ajan mı diye?’ şüphelenenler olmuş ve sözlü sınavda da garip sorular sordulardı zaten bana, o zaman nedenini hiç anlayamadığım.

O dönem mimarlıkta hocalarla da güzel bir diyalogum vardı,sınava girip kazandım ve orada master yapmaya başladım. Ve böylece Selçuk’ta ilk defa sanat tarihi mezunu olan biri olarak mimarlıkta master yapmaya başlamış oldum. Fırsatçı olmayacak ama fırsatları da kaçırmayacak şekilde davranmak gerekir. Bunu da öğrenmiş oldum.

“Anadolu Muvakkithaneleri” tezimi tamamlayarak yüksek lisansımı tamamladım. Namaz vakit ve tayinin yapıldığı yerler bunlar. Bir nevi mimari kol saatlerimiz.  Tek tek gezerek, fotoğraflayarak tezimi hazırladım. Hepsi de kendi imkânlarımla. Afyon’da, Hatta İzmir’deki iki Muvakkithaneyi de (nişanım orada yapıldı benim) nişandan hemen sonra gidip inceledim. Hatta muvakkithanenin ve çevresinin bugünkü halini çektiğim fotoğraflarda nişandan az önce çıkmış ve az ilerde yemek yiyen ailemin görüntüsü bile çıkmış.( Gülüşmeler.)

-Sizi en çok etkileyen sanatçı ve yazarlar?

Ben Ahmet Hamdi Tanpınar için şu cümleyi kullanırım, iyi ki okuma yazmayı öğrendim. Ben de çok ayrı bir yeri var. Onun kitapları ile ben kendimi buldum.

Ben iki kişiyi mezarlarında rahatsız etmişimdir. Birisi Aşiyan mezarlığında yatan Ahmet Hamdi Tanpınar’a mezarı başında

“Ne içindeyim zamanın,

Ne büsbütün dışında,

Yekpare, geniş bir anın

Parçalanmaz akışında…”  dizeleriyle seslenmiştim.

Diğeri de “Hayatta ben en çok babamı sevdim, Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk,Çarpık bacaklarıyla ha düştü, ha düşecek” mısralarıyla başlayan “Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim” şiirinin yazarı Can Yücel’i Datça’da.

Mistik müzikten çok hoşlanıyorum. Psarantonisve  Salif Keita, Mohsen Mamjoo gibi bunun yanında Zülfü Livaneli, Erkan Oğur ve Hüsnü Arkan gibi toprağın besin kaynağı olduğu her müziği severek dinlerim. Zaten Ahmet Hamdi Tanpınar Beş Şehir Kitabını Erzurum bölümünde “Güzel bir Anadolu filmi çekilecekse onu türkülerde arayacaksınız.” der.

-“Saatleri AyarlamaEnstitüsü” hiç ölmeyecek bir eserdir.Bu yüzden mi zaman mevhumuna çok önem veriyorsunuz?

 Yapılan zaman sempozyumlarının hepsine katılmaya çalışırım. Konya’da da yapılmıştı bir keresinde, benim tezim muvakkithanelerle ilgili.  Ve ben şöyle bitirmiştim konuşmamı: Zaman bizim için çok önemli ve bununla ilgili iki mühim örnek de bozuk saatleri tamir ederek fakirlere dağıtan Muvakkit Nuri Efendi’den ‘Zamanı bil gerisi Allah Kerim’ demesi ve diğeri de Liman vonSanders tarafından Atatürk’ e hediye edilen köstekli saat.  Çanakkale’de Atatürk’e çarpan şarapnel parçasını karşılayan zaman aygıtı. Belki o saat olmasaydı biz çok farklı bir mekânda olacak belkide bu sohbeti yapamayacaktık

-Nişanınızdan bahsetmişken eşiniz Kadriye Sevil Hanım’la nasıl tanışmıştınız?

Sınıf arkadaşım eşimle yurtta aynı odada kalırlarken bir gün Yaşar Erdemir Hocamın dersine misafir öğrenci olarak getirmişti kendisini. Daha ikinci sınıftaydık o dönem. Eşimle o gün tanıştık. Şimdi de olduğu gibi onun gözlerinde Anadolu’nun güzelliğini görüdüm…O da halkla ilişkilerde okuyordu. 6-7 yıl arkadaşlık yapıp 2011’de nişan, sonrası İstanbul’ da 6 ay askerlik ( İstanbul Kasımpaşa’da denizci olarak)ve dönüşünde düğün yaptık. Tabii ki Yaşar Hocam da dersine misafir kabul ederek tanışmamıza vesile olduğu için nikâh şahitliğimizi de o yaptı. Ahde vefa yani.(Gülüşmeler.)

-Siz Trabzonlusunuz, eşiniz Erzurum’lu ama ailesi İzmir’de yaşıyor. Niçin Konya’ya yerleştiniz?

 

Çünkü burayı çok seviyoruz. İşlerimizi burada bulduk. Ben daha askere gitmeden çalışıyordum, eşim de buradaki bir otelde zaten çalışıyordu. Konya’ yı çok sevdim ve seviyorum. Bana çok şey kattığına inanıyorum. Bilgi anlamında, hayata bakış anlamında. Konya bir ilim irfan şehri. Selçuklu döneminin Konyasına bakıldığında biri Bağdat’ ta Nizamülmülk Medresesi olan Dar-ül  Hadis’ in, yani yüksek lisans eğitiminin verildiği bir yer, ikincisi Konya’ da İnce Minareli Medreseydi. Ben böyle güzel bir şehirde yaşıyorum. Bir imparatorluğun başkentinde yaşıyorum.O dönemde Paris henüz bir köydü daha.

Ben bu şekilde 3 başkenti dolaşmış oldum. Trabzon, Konya, İstanbul yani Fatih’ in gemileri kaydırdığı yerde de askerliğimi yaptım.

DEVAMI HAFTAYA....

 

Yerel Haberleri

ARANAN ŞAHISLARA SIKI TAKİP
BİR İLÇE SULAR ALTINDA
KONYA'NIN SU GÜVENLİĞİ
Karatay’da Yarıyıl Tatiline Sanat Molası
Eksun Gıda ile Selçuk Üniversitesi’nden Konya’da Ar-Ge Protokolü