Osmanlı toplumunun kitap kültürü

Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Dr. Christoph K. Neumann, Tarih ve Toplum dergisinin Bahar 2005 sayısında Osmanlı kültüründe kitabın yerini ve rolünü ele alan ilginç bir yazı yayımladı.

(Üç tarz-ı mütalaa. Yeniçağ Osmanlı Dünyası'nda kitap yazmak ve okumak. Tarih ve Toplum, sayı 1, s. 51-76) Osmanlı'da kitabı kimlerin, niçin yazdığını, kimlerin, niçin okuduğunu; yazma kitaptan matbu kitaba geçişin niçin geciktiğini; Osmanlı'da niçin bir matbaa devriminin geç ortaya çıktığını; Osmanlı'da kitapların nasıl tedavül ettiğini, hangi aşamalardan geçtiğini, ne gibi özelliklere sahip olduğunu etraflıca ele alan Neumann, Osmanlı'nın bilgi tarihine ışık tutuyor. Gerçek Hayat dergisinden Tayfun Salcı, bu ilginç makalede dile getirilen tezlerden daha ayrıntılı bahsetmesi için Neumann ile bir röportaj yapmış. Biz de Neumann'ın röportajda dile getirdiği bazı önemli düşünceleri Memleket okurları için derledik (Murat Güzel).

Osmanlıca metinlerin hitap bağlamı üstüne…
Bir metnin çok bariz bir muhatabı veya muhatap grubu oluyor. Bu gayet tekil olabilir: Osmanlılar, biliyorsunuz, şiire çok önem verir. Birçok insan sevdiği beyitleri veya mısraları bir yazma halinde bir araya getiriyor ve bir mecmua yapıyor. Bunu çok eğitimli insanlar da yapabilir, ama halk edebiyatındaki cönkler de böyledir mesela. İlk önce kendi kendine yaptığı şey, sonra belki de ailede tedavül ediyor. Fakat bu metinler hakkında hakikaten çok az şey söylemek mümkün. Ondan sonra, örneğin bir insan şiir yazıyor ve başka birine ithaf ediyor veya bir risale yazıyor ve onu birine ithaf ediyor. Burada artık tekil değil, ikili bir durum söz konusu. Bu çok önemli, çünkü burada yazan ile muhatap arasında metin tam bir köprü vazifesini görüyor. Ona biraz dikkat etmeye çalıştım. Üçüncüsü ihvan, yani kardeşler, bir tekkenin müdavimleri veya bu gibi iyi tanımlı ama küçük bir grup için yazılmış metinler var. Bunlar aslında o grubun dışına çıkmak üzere ele alınmıyor. Dikkat ederseniz, buraya kadar sözünü ettiğimiz tür metinlerde zaten matbaa hiçbir işe yaramıyor. Ondan sonra daha evrensel bir iddia taşıyan metinler var. Evrensel iddiada, yani herkes için yazılmış metinler bunlar, ama aslında, yine de, burada da bazı gruplar söz konusu ve bunlar da onları göz önünde tutuyor. Burada bir hususu yazmadım çünkü henüz daha araştırılması gereken bir konu: Acaba bu gruplar belli bir temsil gücüne sahip miydiler? Mesela her Müslüman'ın bilmesi gereken şey hakikaten her Müslüman'ın bilmesi yolunda mı anlaşılıyordu yoksa bütün ulema bilse bu yeterli miydi? Veya bütün eğitimli insanlar bunu bilse yeterli miydi? "Herkes" lafzı kimi kasteder bu kabil konuda: her insanı mı, her Allah'ın kulu mu, yoksa onları bir anlamda temsil edecekleri mi? Bundan henüz emin değilim. İlginç olan bir taraf da metinlerin yer değiştirmesi: Sadece bir kişiye ithaf edilen bir kaside son derece popüler olabiliyor. Veya bir zaman son derece önemli olan bir metnin yerine başka bir metin geçebiliyor ve o zaman bu metin biraz gözden düşüyor. Bunun kuramsal ve kavramsal çerçevesini açmaya çalıştım. Böyle bir çalışmanın sonunda zaten neticelerden ziyade bol bol açık sorular bulursunuz.
…

Avrupa'da fark neydi?
Her zaman Osmanlı hoşgörüsünden söz ediliyor ya, bunun hoşgörü olduğunu düşünmüyorum. Bu farklı bir toplumsal düzendi. Osmanlı birbirinden çok farklı, hatta birbirine zıt grupları barındırmakta çok mahir bir toplumdu. Hıristiyanı, Yahudisi, Müslümanı vardı. Hattâ bazı istisnalar hariç, zındık olarak görülen gruplar çok kötü takibata uğramıyordu. Şiiler vardı, Dürziler vardı vs. Bunlar Osmanlı çatısı altında yaşayabiliyorlardı, ama erken yeniçağın Avrupa'sında böyle bir şey bulamazsınız. Orada genellikle tek mezhep hakim oluyor, belki belki, çok marjinal gruplar olarak Yahudilere mesleki olarak sınırlandırılmış belli bir yer veriliyordu. Bu çok büyük bir farklılıktır. Osmanlı'da toplum bu bakımdan çok ciddi bir toplumsal işbölümüne, hattâ bir bölünmeye dayanıyor. Bir Müslüman'ın Hıristiyanlığa geçmesi zaten yasak; ama bir Hıristiyan'ın Müslümanlığa geçmesi de çok fazla arzu edilmiyor. Hele kitlesel bir şekilde asla! Karışmaları da arzu edilmiyor. Mümkünse herkes yerli yerinde kalsın ki bu birbirinin zıddı gruplar arasındaki barış sürsün. Bu modern tolerans kavramına girmiyor, bambaşka bir şey. Burada bir yanyanalık söz konusu. Latin Avrupa toplumunda bu olmadığı için, bu toplumlarda bir kamunun oluşması çok daha kolay oldu. Ve o kamuya hitap edecek olan matbu metinlerin ortaya çıkması da gayet akla yakındı.

Osmanlı'da bir kamuoyu yoktu yani?
Böyle ortak bir kamu son derece sınırlı tutuluyordu. Ortak kamunun sınırlı tutulması toplumun istikrarı için iyi bir şeydi. Son derece yararlıydı. Bu gerekli miydi, değil miydi, siyaset bilimci olmadığımdan hüküm veremem. Ama işlevseldi.

Fakat Avrupa'da?
Avrupa'daki durum böyle bir kamunun oluşmasına elverişliydi. Osmanlıdaki insanlar çoğunlukla birbirileriyle ihtilat etmeyi arzu etmiyorlardı. Bir Ermeni'nin bırakın bir Müslüman veya bir Yahudi'yle, bir Rum ile de çok fazla ilişkisi yoktu. Tabii ki alışveriş vardı, günlük hayatta ilişki vardı, ama genellikle evlilik olmazdı mesela. Osmanlı toplumu bu bakımdan Avrupa toplumlarıyla elbette çok büyük bir ortaklık içersindedir: Aile son derece önemli bir kurumdu yeniçağda. Aile mezhepsel sınırlara göre ayrı tutulursa, ihtilattan imtina olur. Böyle bir toplumda çok nesnel olarak ortak dil, ortak alfabe de kolay kolay bulamayabilirsiniz. Matbaanın da aslında ortak dili yaratmış olduğunu unutmayalım. Bugün milli dil olarak gördüğümüz diller büyük ölçüde matbaanın yaratığıdır.
…

Bir Osmanlı aydınının kütüphanesi nasıldı?
Bu bölgeden bölgeye çok değişiyor. Aydın problematik bir kelime, aydınlanmayı varsayıyor. Bir Osmanlı okumuşunun demek daha doğru. Böyle bir ortalamayı bulmak için yeterince verimiz yok, ama tahmin edebileceğimiz gibi, iyi okumuş ve kitapları olan bir insanın 10, belki 20 kitabı vardı. Bir daha söylüyorum, bu insandan insana, bölgeden bölgeye çok değişiyor. Mesela Şam'da biraz daha iyi verilere sahibiz. 18. asrın başında nüfusun yüzde 20'si -çok büyük bir oran bu- kitap sahibiydi, en azından bir kitabı vardı. Bu, matbaanın olduğu yerlerde, Avrupa'da da çok daha farklı değildi. Ama öbür taraftan 19. asır Selanik'inde, artık matbaada var, matbaa devrimi de var, Selanik'te kitap edinmek de kolaydı, yine de, o geç dönemde bile, kitabın yaygın olduğunu söyleyemeyiz. Hattâ Şam'dan daha azdı. Ama benim görebildiğim kadarıyla 20 kitaptan fazlasına sahip olan insan son derece nadir Osmanlı'da. Bir insan alimse, kadıysa, genellikle 10 kadar kitabı oluyor, en fazla.

Ne tür kitaplar bunlar?
Bunlar arasında çoğu zaman bir Kur'an ya da bir Enam-ı Şerif bulunuyor, bu çok önemlidir. Okunmasa bile bulunur, önemlidir, bir tür prestij kitabıdır, sırf dini kitap değil. Genellikle bir mecmua bulunabilir, yani kendisinin oluşturduğu veya bir yerden aldığı, mesela babasının mecmuası. Burada çok daha fazla araştırma yapmak gerekiyor. Ondan sonra genellikle standart kitaplar, yani mesela bir kadının elinde bir feraiz kitabı bulunur. Ama çok ilginç bir biçimde bir fıkıh kitabının bir askerin elinde bulunması da mümkündür. Okul kitapları, medreselerde okutulan kitaplar yaygındır. Ki çok ilginçtir, Osmanlı edebiyatı olarak bugün bildiğimiz en önemli metinler, yani divanlar, Baki Divanı, Nedim Divanı, bunlar hakikaten azdır. En azından şimdiye kadar çok az gördüm onları. Nerde gördüm? Tereke listelerinde veya kütüphane listelerinde. Var tabii, ama standart Arapça metinlere göre daha az.

Kültür Sanat Haberleri

Hierapolis’te Yeni Dönem: Antik Kentin Ruhuna Dokunan Modern Dokunuş
Atıklardan yaptıkları müzik aletleri ile konser verdiler
Antalya'da Şafak Vakti Sıra Dışı Manzara
Alanya Kalesi'nin 800 Yıllık Sırrı
Türkiye’de Sadece 7 Tane Kaldı: İşte Küllerinden Doğan Mavi Değirmen