Bölgenin tüm ülkeleri sağa sola koşuşup, orman yangını sırasında dost-düşman tüm hayvanların aynı yöne kaçmaları gibi, belirli bir ‘alana’ konumlanıyor. Üstelik Türkiye bu ‘sutre’nin en önemli yerinde duruyor. Kısa vadede kapıyı çalacak bir savaşın tarafları şekilleniyor.
Ama “yangın” ne, bilinse de söylenmiyor! Bu hercümerç içinde Türkiye’nin daha da kritik bir “hal”i bulunuyor. Ankara’da alevlere karşı cepheleniyor. Ve itiraf etmek gerekir ki-cephe doğrudur yanlıştır ayrı konu-iyi bir sutre oluşturuyor.
Nasıl mı? Esasında Ankara’nın duruşunun en güçlü pekiştirmesi, ABD ziyareti öncesi İran Dışişleri Bakanı’nın başkente gelerek, terörist PKK’ya yönelik “ortak” bir harekât teklif etmesiyle oluştu.
Daha doğrusu bu bir sonuç. Zira Tahran, ne yapacağı tam kestirilemeyen bir ülke. Buradan “güvenilmez” anlamı çıkmasın. Sadece “yeni gelişmeler” karşısında, Ortadoğu ülkelerinin hepsinden daha süratle ve başat pozisyon alarak diplomasi üreten bir yapısı var.
Bu yüzden kritik konularda kendini bağlayıcı veya temel dışışleri politikasını açığa çıkaran eylemler de bulunmasına nadiren rastlanıyor.
Çoğu zaman “İran ne düşünüyor” sorusunun sorulmasının sebebi de bu. İran az açık veren bir ülke. Bu yüzden Türkiye’ye gelip, açıkça bağlayıcı biçimde, “beraber operasyon “yapalım” demesi, bu yolla Ankara’yı bir-yakınlaşma dönemi yaşanıyorsa da iki ülke arasındaki rekabet bitmiş değil-merci olarak dünyaya sunması önemli.
Peki İran’ı bu duruma getiren ne? Türkiye’nin Ürdün’le ciddi hatta yarı stratejik denebilecek anlaşmaları bulunuyor. Ürdün büyük değil ama önemli bir ülke. Suriye içinse zaten diyecek bir şey yok.
Şam’ın patronu Esad kısa süre önce ve ailecek Ankara’daydı ve Türkiye’nin tutumunu desteklediğini belirtti. Keza 90’lı yıllardan bu yana İsrail’le de “çok yönlü” ilişkiler mevcut.
ABD ziyaretinden önce basına son yansıyan stratejik anlaşma ise İngiltere ile imzalandı. Türkiye’nin günlük sıkıntıları içinde çok üzerinde durulmadı ama gerçekte son derece dikkate değer bir imza bu.
Bunun hemen ardından da, sanki “şarkiyat”ın ana atasözlerinden olan “Suriye’siz barış, Mısır’sız savaş” olmaz sözünü doğrularcasına Kahire ile de (Bu gelişmelere ilişkin haberlerin tamamı özel bakış açılarıyla iyibilgi okurlarına yansıtıldı.) imzalandı. (ABD gezisinden hemen sonra bölgenin en önemli aktörlerinden olan Suudi Arabistan en üst düzeyde Türkiye’de bulunacak.)
Ve ardından da Washington’a uçuldu. Türk heyetinin ABD’ye ayak basmasından önce tüm medyanın ve uzmanların üzerinde mutabık kaldığı iki konunun masaya yatırıldığı anlaşılıyordu.
Türkiye tarafın PKK’yı, ABD tarafı ise İran’ı masaya sürecekti. PKK tarafı sayfa sayfa yazıldı. Peki, ama İran için ne konuşuldu? İşte tüm bu öykünün, yangından kaçmak için herkesin koştuğu yönün adresi bu. İran.
Muhtemelen Başbakan Erdoğan’ın Bush ile başbaka görüşmesi sırasında gündeme gelmiş olan İran konusunun detayları hemen hiç bilinmiyor. Ama dumanı gözüküyor.
O dumanın nedeni olan ateş ise, önümüzdeki bir yıl içinde, ihtimal yaz aylarında İran’a karşı bir ABD saldırısına şahit olacağımız. Bu yönde çok kuvvetli işaretler var.
Öyle ki, “kuvvetli” bir İngiliz akademik araştırması son derece detaylı biçimde saldırının “şekli”ni veriyor. Ve diyor ki: “ABD’nin hazırlıkları bitti. Bu savaş kesinlikle olacak. Mesele zamanı! Hatta sınırlı nükleer silah kullanılması da olası.” (Considering a war with Iran: A discussion paper on WMD in the Middle East, Dr Dan Plesch and Martin Butcher, September 2007)
İşte yeni cepheleşmenin ikaz fişekleri bunlar. Kısa vadeli gelecekle ilgili ve bu cepheleşmeye biraz daha dikkat çekecek bir olayı da duyuralım. İlk kez bir İsrail lideri (Cumhurbaşkanı Peres) bir Müslüman ülkenin parlamentosunda konuşma yapacak. Bilin bakalım hangi ülkenin?
iyibilgi.