Necmettin Erbakan Üniversitesinden Edebî Esintiler…

Şakir Tuncay Uyaroğlu

Saygı değer okuyucularım, bir zamanlar Üniversiteme bağlı olan, daha sonra Necmettin Erbakan Üniversitesine devrettiğimiz fakültelerden, kalemi güçlü üç öğrencimi bugün köşemde misafir ediyorum. Benim için her biri bir pırlanta kıymetinde olan değerli arkadaşlarım, sizlerle gurur duyuyorum. Yüreğinize sağlık… Ne mutlu bana ki, sizlerin hocası olma bahtiyarlığına eriştim.

Ahmet Mutlu / Meram Tıp Fakültesi

Arif Kaptan ve Sekiz Kondu

Bir kış gecesi... Gündüzleri, kocaman tenekelerin şehrin çöpünü getirip boşalttıkları bir tepenin üstü... Çöp yığınlarından az uzakta, fener ışığında sekiz tane kondu...

Sacdan, tenekeden, ziftli kâğıtlardan, briketten, naylondan, eski kilimlerden oluşturulmaya çalışılmış kondular. Çatılarında yılın ilk karı var, bembeyaz ve kocaman bir hüzün.

Naylon leğenden çatıları, eski kilimlerden kapıları, muşambadan camları, ıslak briketten duvarlarıyla; çöp yığınları çevresindeki bu küçük mahalle, sekiz konduyla beraber ilâç atıkları ve çamurun içinde doğdu.

Hemen alt kıyısında mahallenin, çöp tepenin eteğinde deniz uzanıyordu. Durgundu. Donuk bir maviydi, küsmüştü sanki ya da uyuyor olabilirdi, uykudaydı sanki deniz...

Simsiyah gecenin şafağı kesmeye başladığı saatlerde, şimdi bu kondulardan birinin sahibi olan   -ama eskiden gözü pek bir denizciydi- Arif Kaptan, bu donuk renkli su kütlesinin, yıllar önceki o fırtınada vahşi bir canavarı andıran hâliyle arasındaki farkı anlamaya çalışıyordu.

Ortadan kısa boylu, şişman, elli yaşlarında, gündüze mıhlanan geceye özgü gözleriyle acıklı ve yenik bakan, sustuğunda saatlerce susan, konuştuğunda saatlerce konuşan, varlıkla yokluk arasındaki “gel git”te bocalayan, yalnızlıktan bunalan biriydi Arif Kaptan.

Donuk renkli denizin önünde saatlerce hiç hareket etmeden duruyordu. Belki de düşünüyordu, o eski günleri. Aylarca bir gemide; kimi zaman durgun, kimi zaman bir canavar gibi, azgın denizlerde seyahat ettiği o günleri düşünüyordu.

O zamanlar eğlence ve heyecana düşkün, hırçın, atak ve hayalci bir insandı Arif Kaptan.

Şimdi ise, bu çöp yığınları içerisindeki tepenin üzerinde bulunan sekiz kondudan birinde yaşayan bu adam; durgun, mat renkli, pis denize baktıkça düşünüyordu belki de… Deniz de; benim gibi, o eski günleri unutmuş ölmeyi bekliyor.

Şimdi; bütün bunları, bu durgun maviyi yıllar öncesinin o yağmurlu ve korkunç gecesini, -ki o zaman fırtınada batan gemiden kurtulan tek kişi olmuştu.- bu sekiz konduluk mahalleyi ve donuk, mat renkli denizi ve bu bembeyaz örtüyü, yeni yeni oluşmaya başlayan alaca karanlıkta düşünüyordu. Ve uzakta, sabahı söylüyordu martılar...

 

Murat Öz / Ahmet Keleşoğlu Eğitim Fakültesi / Sosyal Bilgiler Öğretmenliği

 

Unutulmaz…

Kimilerinin mazi dedikleri, o solmuş sayfalarda yaşayan bir efsane, unutulmaz bir âbidedir Türkçe…

Kimilerinin gözünde, vatanı için canını vermiş körpe bir kuzuya yakılan ağıttır Türkçe…

Elbette ihanet edenler, değerini bilmeyenler, yabancılaşma hasretiyle kavrulanlar da vardır; ama unutulmamalıdır ki, unutulan her şey değersiz değildir ve her unutulan herkesçe unutulmuş değildir.

Türkçeyi sevmek, bir kardelenin güneşe hasreti gibidir. Bilir misiniz, kardelenin hayat hikâyesini? Bilir misiniz, kardelenlerin güneşe duyduğu özlemi?

Kardelen, güneşi çok seven ve onu bir kere görebilmek için ölmeyi bile göze alan çiçeklerin en nadidesidir. Sırf bu yüzden, aylarca karın altında bekler, amacı güneşi bir kez görebilmektir.

Bekler, bekler, bekler… Düşerken günler birer birer takvim yapraklarından; bir gün gelir ve işte o gün, güneşi görme günüdür. Karın altından yavaşça başını çıkarır ve güneşe bir kez bakar sonra solmaya başlar; işte kardelenin hayat hikâyesi ve güneşe olan sevgisi budur.

Türkçe hakkında binlerce kelime, binlerce deyim söylesek; eminim onu anlatmada kifayetsiz kalacaktır. Türkçe sadece onu düşünmek değil, onunla yaşamaktır.

Varlığımızın asıl sebebini, onunla yaşayarak ve onu güzel kullanarak gösteremiyorsak; bu bizim yokluğumuz ve yoksulluğumuzdandır. Sevgi, karşılıksız sevmektir. Sevgi uğruna can vermektir. Seversen, çiçekler dilinden anlar. Seversen, bin yıllık hasretler yaşar. Beş bin yıllık Türkçemi, beş bin yıllık hasretle uğurluyorum.

 

Ebru Gümüşcan / Ahmet Keleşoğlu Eğitim Fakültesi / Coğrafya Öğretmenliği

 

Doğru Davaların Yolcusu…

“Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözüyle gururlanan, göğsü kabaran ben bile aynı şeyi yapıyordum. Anneannemin ifadesiyle “gâvurlar” gibi konuşuyordum.

Sabahları “good morning”le uyanıyor, kahvaltıdan sonra çayımı yudumlarken “laptop”umdan “e-mail” atıyor, okula giderken “goodbye” diyor, okulda “part time”çalışıyor, arkadaşımla hesabı “fifyt fifty” ödüyor, akşam “hous”e “good evening”ile dönüyordum.

Anneannemin dediği doğru idi, “gâvurlar” gibi konuşuyordum. Benim onlardan ne farkım vardı? Benim dilim yok muydu? Sevdalısı olduğum Türkiye’min Türkçesi yok muydu? İşte bu soruları sormak, o kadar kolay olmadı. Tam dokuz ay geçti, dile kolay dokuz ay.

İlk gördüğümde ne kadar sıkıcı bir adam dediğim, her hoca gibi ne kadar çok konuşuyor diye yakındığım; sonra da şeker gibi yüreğimi tatlandıran “Şeker Şakir” hocamızı tanıyınca her şey değişti.

Sakin bir ses tonu vardı, nakış nakış işliyordu yüreğimize Türkçe sevdasını, gönlümüze tohumlar ekiyordu emek emek. Bilgi bulutlarından yağmur yağdırıyordu damla damla.

Artık dikkat ediyordum konuştuklarıma, yolda yürürken yabancı kelimelerle yazılmış tabelalara hayıflanıyordum. “Güzel Türkçemiz varken, bunlar da neyin nesi?” diyordum.

“Cehaletime hançer saplamıştı.” Şeker Şakir Hocamız. Yoluna kurban olduğum, canımı vereceğim; Türkiye, Türkçe ve Türklük davamı daha kendimden emin bir şekilde anlatıyordum.

Her geçen gün minnet ve teşekkür borcum artıyordu bu güzel insana. Benim dünyamdaki tohumları, her geçen gün daha da yeşeriyordu.

Yalnız değilim diyordum davamda; Şeker Şakir Hocamız var, Yavuz Bülent Bâkiler hocamız var ve tanımadığım daha niceleri. Seni çok ama çok seviyorum Şeker Hocam. Bana ilk derste de son derste de hep aynı duyguları yaşattın, hep aynı yolda gitmemi sağladın.

Ben Türk’tüm, Türkçeyi Türk’çe konuşmalıydım.

Sana ne desem, ne söylesem azdır. Yüreğime öyle yağmur yağdırdın ki, sağanaklar taşkına dönüştü şu satırları yazarken.

Gözlerime öyle ışıklar verdin ki, aydınlattı güneş misali çevremi, inciler saçtın sözlerinle yüreğime… Bir kez daha anladım, doğru davaların yolcusuyum.

Seni seviyorum yüreği güzel insan…

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.