Ersöz hocamız üç kişiyle görüşürken aynı anda diğer dört kişiye iş tarif eden, hiç vakti olmayan; eşimin de tabiriyle ‘Günlerce önceden randevu alıp da yanına varınca ancak iki dakika görüşüp de çıkıyoruz yanından, ancak o kadar vakti var. Hep bir iş yoğunluğu, koşuşturmaca halinde hoca’ dediği bir bilim insanı… Buyurunuz hikâyesini dinlemeye:
1962 Çumra Seçme Köyü doğumluyum. Annem “10 gün oruç tuttum sonra sen doğdun.” diyor. Bu hesaba göre 13 Şubat doğumluyum ama nüfus cüzdanında 14 Nisan yazılı. Eskiden köyden ne zaman şehre inildi, o zaman yazdırılırmış nüfusa.
Köyümüzün orijini Kırım kökenli. Romanya Köstence ili Mecidiye kazası, Köseler Beldesi’den gelmeyiz biz. Köstence’den öncesi de Kırım Kerç Bölgesi bizimkilerin geldiği yer. Yani Kırım Kerç’ten Köstence’ye oradan da 1890’ lı yıllarda Anadolu’ya geliyorlar.
Tatarca’yı, akıcı bir şekilde konuşurum. Kızım da konuşur. Bilkent Üniversitesinde Hakan Kırımlı hoca var. İfadesi ‘Bu bölgede, bizim köy için, Seçme, Yağlı Bayat, Süleymaniye için Türkiye’deki 350-355 tatar köyünden dili koruyan sadece bu köyler var ve koruma altına alınmalı.’
Bizimkiler göç ederken Anadolu’ya ilk Kırım makinesi, saban gibi aletleri de getiriyorlar, kızım da bu alanda ‘Göçlerin mimari tasarıma etkisi’ adı altında bir çalışma yapıyor.
-Biraz da ailenizi tanıtalım mı hocam okuyucularımıza? Handan Abla siz anlatmak ister misiniz?
Handan Hanım: “Giyim öğretmeniyim, çocuklarla ilgilenmek için öğretmenlik mesleğini hiç yapmadım. Üniversite sınavı giriş heyecanını kızımla birlikte yaşamak için ikinci üniversite sınavına da girdim. Sabah uyanıp o heyecanı birlikte yaşamak için. Sosyolojiyi kazandım ama devam edemediğim için bıraktım. Aslında Çumra Aromatik Bitkileri çok istemiştim. Ersöz ‘Karda kışta Çumra’ya gitmemin zor olacağını’ söylediği için tercih yapmadım.
Kızım Bilkent İç Mimarlık, büyük oğlum ODTÜ Metalürji ve Malzeme Mühendisliği mezunu. Küçük oğlum da İTÜ Metalürji ve Malzeme Mühendisliği’nde okuyor.
(Ersöz Hoca devam ediyor)
Köyde ilkokulu okudum. Hane sayısı şimdilerde yirmiye düştü. Her ailede bir erkek evlat mutlaka köyde kalırdı. Son on yıla kadar hep otuz haneydi. 1960-70’lerde ciddi anlamda okuma furyası başladı ve herkes öğretmen, mühendis, memur oldu.
İlkokul öğretmeninin çok etkisi var insan hayatında. Hamdi Kuşçalı (Sonra büyük oğlumun da aynı benimki gibi 5. Sınıfta öğretmeni oldu kendisi.) ısrarla ‘okutun’ dedi benden için. Rahmetli Dedem Devrim Ortaokulu’na getirdi beni. Durmuş Çınarcık Hoca’ya emanet edecek. Ama ‘Önce Kuran-ı Kerim i öğrenseydi.’dedi hocaya. Hoca da ‘Öğrensin sonra buraya gelsin.’ dedi. Bir sene Kuran kursuna gittim. Ertesi sene (1974) imam hatipler açılınca Merkez İmam hatibe yazıldım, ortaokul ve liseyi orada bitirdim. İlk 12-13 sınıf başlamıştık. Mezun olurken 4 sınıfa kadar düşmüştük. Harcandı diğer kesim. Hocalar oldukça ketumlardı ve çok sıkıyorlardı. Mezun olan hemen herkes üniversitelerde iyi yerleri kazandılar, kimisi de İslam Enstitüsü’ne girdi ve kimse açıkta kalmadı.
Kader arkadaşları olunca hâlâ görüşüyoruz. O zaman ayrı bir değeri vardı imam hatiplinin. Amaç topluma erdemli insan yetiştirmeydi.
Önümüzde bize akıl verecek kimse yok, biz de lise sonda beş arkadaş kafa kafaya verip o yıl açılan Diltaş Dersanesi’ne gitmeye karar verdik. Bilinçli olarak. Okuldan çıkar bir simitle karın doyurur İnce Minare’ye dershaneye yürürdük…
-Zor bir dönemdi sanırım okumak için?
Öğrenciyken babaannem ve dedemle kaldım. Konya’ da evimiz vardı. Üzerimde babaannemin çok hakkı var. Kızım Zehra’nın adı babaannesinin adıdır. 90’ da yurt dışına gittim, O 94’ te vefat etmiş ve son zamanlarında hep beni sayıklamış.
Benim dayımın oğlu vardı; o da imam hatipten. Rahmetli dedemle karşılaşmış, konuşma esnasında benden söz açılmış, dayımın oğlu da “Mustafa üniversite hazırlık kursuna gidiyor” deyince, tabiiki dedem Üniversite lafını duyunca, akşam ben eve gelince ‘Üniversiteye gidip komünist mi olacan?’ diye bağırıp çağırdı, evden kovdu. Onun tüm hayali İslam Enstitüsü’ne gidip hoca olmamdı. O yıl da vefat etti. O dönem toplumda öyle bir düşünce vardı, üniversiteye giden ‘komünist olur’ diye.
-Siz bölüm tercihinizi nasıl yaptınız?
Kimya mühendisliği benim için bir hobi idi. Şule Yüksel Şenler’in, Huzur Sokağı, kitabında Bilal karakteri beni etkilemişti. “Yeğenine de Feyza (diğer ana karakter) adını koydu.” diyor Handan Abla (Tatarlarda çocuğa isim verilirken muhakkak amca, dayıya danışılırmış.)
S.Ü. Fen Fakültesi Kimya Mühendisliği Bölümü’nü 1981’ de kazandım. 82’de YÖK kuruldu ve Fen Edebiyat Fak. Kimya Bölümü oldu. Biz mühendislik olunca, Mühendislik Fakültesine bağlandık ve 1985 yılında okul bitti, araştırma görevlisi olarak başladım işe.
(Ersöz hoca hızlı yaşadığı gibi çok da hızlı konuşuyor. Kayıt cihazım her ne kadar kaydediyor olsa da ben yazmaya çalışıyorum ama yetişebilmek ne mümkün.)
Handan Abla devreye giriyor. “Çayını içseydi bari kızcağız.”
“5 yaşına kadar hiç konuşamamışım nedense. Tekkedir, doktordur götürmüşler. Hangi hoca okuduysa artık şimdi de böyle hızlı konuşuyorum, beş yıllık açığı kapatıyorum.”(Gülüşmeler.)
-Eşim anlatıyor:
“Zaten nerede görsek hocayı, sırtında bir sunu, bir proje yurt dışı yolculuğu için bekliyor oluyor havaalanında. Fakültede de en fazla iki dakika görüşecek vakti vardır. Herkes sırada bekler. Aynı anda birçok kişiyle görüşüp birçok işi kotarır.”
-Ersöz Hoca gülümseyerek devam ediyor anlatmaya:
İspanya’ya kongreye gittik. Dönüşü Paris üzerinden aldık. Araba kiralayıp geçelim dedik. Kiralama şirketine ulaşmak için bir arkadaşla 4-5 saat yürüdük. “Ben tekrar asla yürümem senle.” dedi. Hep yürürüm ben. Hızlı yürürüm.
Handan Abla: “İnsanlar soruyor Ersöz sen niçin yaşlanmıyorsun, kimyacı olduğun için bu işin formülünü mü buldun?” diyorlar. ‘Yaşlanma yerçekimi ile de oldukça alakalı olduğu için Ersöz hiç yaşlanmıyor. Yer çekimine karşı savaşıyor. Hayatının yarısından fazlası uçakta, havada geçiyor. Yerçekimine karşı koruyor kendini.’ diyorum.
-Hep böyle mi hayatınız hocam?
Yok. Yürüyüş yapıyorum. Okul döneminde güreşe, boksa, tekvandoya gittim, futbol oynadım. Şu an, haftada en az 3-4 gün spor yapıyorum. Spor ekibimiz vardı geçen aya kadar. Yürüyüş ekibi. Sabah namazından sonra buluşup yürüyoruz. Bazen Kelebekler Vadisi ya da Meram tarafına gittiğimiz de oluyor ama yüzde doksan Kanyon Parkı’nda yürüyorum.
-Evlilik süreciniz nasıl oldu bu arada?
Mualla Sezgin Eğitim Fak. Kız Sanat Bölümü’nden eşimin hocası aynı dönemde onun eşi Mehmet Sezgin de benim Kimya Bölümü’nden hocam. Onlar tanıştırdı. Şubat 89’ da nişanlandık.
89’ da YÖK’ ün yurtdışı doktora programı olunca başvurduk ve 90’ın 1 Şubatında Glasgow’a gittik.
Eşim 90’ da son sınıf öğrencisi. Güneye inmemiz lazım dil öğrenmek için. Bournemouth’ da dil kursuna 4 ay gittim ve 10 Haziran’da Türkiye’ ye geldim. 24 Haziran’da düğün yapıp Temmuz başında Glasgow’a gittik. 2 çocuğumuz orada doğdu.
-Handan Abla hocam evde nasıldır?
Glasgow’a gittiğimiz günlerde daha yeni yurtdışına çıktım ve bir yere gitmek istedim, Ersöz bir gün bana ‘Kendi işine kendin git, ben seni mi taşıyacağım.’ deyince dil öğrenmek zorunda kaldım. Taksiye binip Glasgow’da kendim gidip gelmeyi öğrendim. Bunun sonrasında halkın içine karıştım ve dili öyle öğrendim.
Destek oluyor bana. Ben kendimi çocuklarıma adadım. 2002’ de yurt dışındayken (İngiltere’de) 1 hafta orada yalnız bırakması gerekti bizi. Dil biliyorum ama, 2 gün öncesinde de 5-6 alkollü genç eve taş atıp taciz etmişlerdi. İngiliz Müslüman Cemile adlı bir kız vardı, o kaldı bizimle, acil bir durumda polisi arayıp konuşmak için. 4 sene 2 ay Glasgow’da kaldık.
-Niye Ersöz diye hitap ediyorsun hep Handan Abla?
İlkin o kadar çok Mustafa var ki bölümlerinde. (Ama evde yok ki diye takılıyorum Handan Abla’ya) Glasgow’da da 3 Mustafa vardı ve orada hep soy isimleriyle hitap ediliyordu insanlara. Mr. Ersöz gibi. Biz de Bal ve Lale vardı onlara ismiyle, Yiğitoğlu ve Ersöz’e de soyadlarıyla hitap ediyorduk karışmasınlar diye.
-Hoca devam ediyor:
Biz oraya gittiğimizde 3 Türk aile vardı ama bize çok uzaktalardı. Diğer Türk ailelerin yanına gitmek için taksi ücreti 3,5 pound tutuyordu. Hanım iktisatlıdır. Ben öyle deyince taksi tutmayıp başka yolu denemiş ilk. ‘Önce yer altı metrosuna biner oradan taksiye biner daha ekonomik olur bu iş.’ deyip çıkmış yola. Pinkston Drive diyor taksiye, araç bir gidiyor; 4-5 pound tutuyor ücret. Bu işte bir terslik var diyor hanım, taksiciyle konuşmaya çalışınca yanlış telaffuzla Pinkston Drive diye Dingston Drive gittiğini anlıyor. Taksi şoförü ilk aldığı yere geri dönüp taksimetreyi sıfırlıyor ve Pinkston Drive’ e götürüyor.(Gülüşmeler.)
-Yurt dışı size ne kazandırdı hocam?
Gitmeseydim bilimsel özgüven alt yapım oluşmazdı. Doktoraya başlamıştım. 96 yılında doçentliğe 16-17 tane yurt dışı yayınıyla başvurdum, kuruldan geçememişim. 2 gün Ankara’da kaldık. Siyasi jüriden farklı zihniyette olmam, bunun yanında İmam Hatipli olmam vb sebebiyle… Demoralize olmuştum ama meydanı boş bırakmayacaksınız.
Yurt dışında doktora yaparken de ‘ya başarısız olursak Türkiye’ye nasıl döneriz’ diye hep düşündük. Eşim hep destek oldu bana. Gece gündüz gelip laboratuar çalışmalarımda hep yardım etti. Hatta ‘Eşine de diploma vermeliyiz.’ demişlerdi.
Doktora hocasının desteği çoktu. Her şeyi serbest bıraktı. Harry John Duncan İskoç hoca. Hâlâ mailleşir, mesajlaşırız. Şu an 85 yaş civarında olmalı. Isabel Boyd isimli araştırmacı vardı bir de. Onun desteğini de çok gördüm. Bilimsel olarak hep tartışırdık. Bosna’ da yapılan savaşı konuşurken, bana kendilerinin de böyle bir savaşı olduğunu ve o savaşında “Galibolu, Galibolu…” diyerek çok kaybımız var derdi. Meğerse, Galibolu diyerek Çanakkale Savaşı’nı anlatıyormuş. İskoçlar çok kayıplar vermiş Çanakkale’de.. Hala görüşürüz. Türkiye-Yunanistan meselesini çok tartışırdık, latife olsun diye birbirimize çok takılırdık.
-Eğitim dışında herhangi bir faaliyetiniz oldu mu orada?
Tabi ki. Türk Öğrenci Derneği Topluluğu kurduk. Bosna Savaşı çıkmıştı o zaman. Farklı birçok etkinlik yaptık. 40 ın üzerinde Türk öğrenci vardı Glasgow da. İslamic Relief diye de bir organizasyon vardı. Onların Glasgow’da toplantısına katılırdım ve bir toplantıda Bosna da yaşanan dram ile ilgili video kasetini izlemiştik ve hemen o kasedi aldım, bizim Türk Öğrenci Topluluğunu topladım videoyu izlettim. ‘Bizim Boşnaklarla din bağımız var. 500-600 yıl birlikte yaşamışız, en azından vicdani olarak etkinlik yapmamız lazım.’ dedik ve miting yapmaya karar verdik orada.
O süreçte topluluğun başkanı idim. Valilik, emniyet, park-bahçeler için izin için lazım. Koşturuyoruz. Bunu duyan Pakistanlı Tıp Fak. çalışan fizikçi Ali Sait Bey bir Cuma namazı sonrası yanıma geldi. ‘Bu işler böyle olmaz, dernek kurmamız lazım.’ dedi. İmzalarla birlikte üniversitede bir salon bulduk ve tüm STK ve partilere bu sayede ulaştık. İskoç, İngiliz, Hırvat, Pakistanlı… 60-70 kişi geldi. Scottish friends of Bosnia (Bosna’ nın İskoç Arkadaşları Derneği’ ni kurduk. Sekretaryayı bana bıraktılar. Hırvat orada yaşayan bir kadın muhasib oldu. İskoç ve İngilizler yönetim kurulu oluşturdu. Böylece büyük bir miting yaptık, ve bu mitinglerimiz toplantılarımız devam etti.
“O gün Londra’ dan 40 kişi geldi ve o gece bizim evde uyudular hepsi. Bir yastıkta 3 baş vardı.” dedi Handan Abla.
Konferanslar da düzenledik. Bosna fahri temsilcisi sürekli irtibat halindeydi bizimle. Bosna’daki mücahitlerin muhatap noktası bizdik. İki büyük miting yaptık. Muslum Aid (Müslüman Yardımı) Yusuf İslam ın kurduğu organizasyon ve diğer organizasyonlar bizimle irtibata geçerdi. Bosna dan gelen mücahitler için yardım toplardık ve bir kereseinde Glasgow merkez camisinde 80.000 pound para toplanmıştı. Mitingler için pankartlar hazırladık, akşamları eve gelince. Bosna’daki katliamı durdurun, batının tek hedefi “petrol” diye yazılar yazdık. Bosna’dan bir mücahit gelince onu yanımıza alıyor Edinburgh, Glasgow, St. Andrew, ve diğer şehirlere gidip, Bosna daki yapılan zulmü anlatırdık.
Birleşmiş Milletlere, Margaret Teacher’ e sürekli yazılar yazıyorduk.
Yugotur (Yugoslavya tur) şirketi vardı bir de. Ekonomik ambargo uyguluyordu güya Amerika ve Birleşmiş Milletler onlara. Ama her nedense Yugotur aktif çalışıyordu hâlâ. Biz dernek olarak Emniyete müracaat ettik ‘gösteri yapacağız’ diye. Pankartlarla farklı yollardan binaya ulaşırken ilk giden arkadaş, şu anda Selçuk Üniversitesi, Jeoloji mühendisliğinde, onun tek fotoğrafını alıp “yalnız protestocu” dediler gazeteciler ama sonrasında biz hepimiz basında, tv’ de çıktık ve Yugotur kapatıldı.
Bir şey daha söyleyeyim. Mülteci olduğu için Yugoslavya’dan 40 aile Glasgow’a geldi. Eşleri cephede kalmış, kadın sırp ama eşi Müslüman ve cephede olanları da var aralarında. Bir şatoya yerleştirdiler bunları. Onlarla ilgilenen Güney Afrikalı bir doktor, eşi de Malezyalı ‘bunlar Türkleri istiyor’ dediler. Her hafta sonu biz Türk öğrenciler olarak pasta, börek yapıp gidip destek olduk. Çocuklarla maç yaptık, bir arkadaşımız genç çocuklara Tekvando kursu verdi.
-Sonra Türkiye’ye döndünüz değil mi?
Evet. Ankara’ ya gelince söylediler babannemin vefatını. Ve ailelerimiz ilk orada gördüler kız torunlarını.
İlansız olarak yardımcı doçent olarak başlamam gerekirken bir sene kadro bekledik. Anadolu Ü., Gebze Yüksek Ens., KTÜ davet ettiler bu dönemde beni ama biz Selçuk’ ta devam etmeyi istedik.
96’da doçentlik için başvurduk. 24 Temmuz 98’de Tübitak Bilim Teşvik Ödülü’ne ödüle layık gördüler. İlk defa Çankaya Köşkü’nde o zaman gerçekleşti. Eşim başörtülü olduğu için onunla değil, kayınbiraderle gittik.
Bundan bir hafta sonra doçentlik unvanım verildi. Konya bazında ilk ben aldım o ödülü. 20 yıl sonra 2018’ de de benim öğrencim İmren Hanım almış oldu.
Doktora sonrası araştırmacı olmak için 2001’de İsviçre’ ye ve İngiltere Hull’e müracat yaptım. Bir sene daha yurt dışında kaldık. Sonra profesör olduk. Kalkınma Bakanlığı’na proje ile İltek Arge Merkezi’ni kurdum. Doğal Ürünler Araştırma Uygulama Merkezi’ni kurduk (Zade Vital). Innopark (Aksaray yolundaki Bölgesel İnovasyon Merkezi olarak) projesinin proje yürütücüsüydüm ve kuruldu. O dönemde 2004-2012 arası Sanayi Odası Danışmanlığı da yaptım.
Ayrıca 2005’ten beri bilim ve teknoloji Avrupa İşbirliği, COST projelerine girdim. Avrupa çapında network oluşturduk. İşbirliği ağları geliştirme projesi bu. Horizon denilen projelerine entegre olduk. İrlanda da Intel ile birlikte yaptığımız proje ile çalışmalar yürüttük.
Konya bilim merkezi projesini hazırladık. Proje Konya Büyükşehir Belediyesi adına, yapılan bu yarışmayı kazanıp TÜBİTAK destekli ilk bilim merkezi kuruldu ve Danışmanlar kurulunda destek veriyoruz.
Gıda Tarım Üniversitesi’nin uluslararası projelerine destek oluyorum.
COST bilimsel komite başkan yardımcılığım görevi devam ediyor. En çok zevk aldığım şeylerden birisi bu. 38 ülke var. Avrupa’nın bilimsel, stratejik araştırma alanının yönlendirmesini yapıyoruz. 2030 yılına kadarki stratejik planın yaptık. Avrupa içerisindeki daha fazla projede etkin rol almaları için mekanizmaları geliştirmeye çalışıyoruz. Doğu Avrupa ülkelerindeki bilim insanlarına teşvik ve destek mekanizmalarını geliştirdik. Geri kalan ülkelere fazla destek sağlıyoruz.
-Handan Ablacığım bu kadar yoğun çalışan birinin eşi olarak söylemek istediğiniz şeyler vardır muhakkak.
Öyle bir şey anlatacağım ki. Bir gün Aydınlık’ta araçla giderken kaza yaptım, araç yan yattı. Esnaf gelip aracı düzelttiler. Aradım az sonra Ersöz geldi. Sonraları kıza sordum ‘ben kaza yapıp arayınca baban ne dedi, tepkisi nasıl oldu’ diye… ‘İşimiz gücümüz var, kaza yapmanın sırası mı’ demiş. Ben de bir kitap yazmaya karar verdim (gerçi birkaç sayfadan sonrası bekliyor da halen) ‘Akademisyen Eşi Olmak’ olacak adı. (Gülüşmeler.)
İlkokulda oğlumun öğretmeni evde doldurun diye bilgi formu göndermiş. ‘Evde odan var mı, kaç kardeşsiniz, babanın işi, işi dışında neyle uğraşır.’ diye. Oğlum da ‘Babamın işinin dışı yoktur.’ diye yazmış vermiş.
Büyük oğlumuzun düğününde de faaliyet olarak düğün sırasında ceketini giyip katıldı o kadar, bir de yemek parasını ödemişti tabi ki. (Gülüşmeler.) Ama çok şükür hiçbir şeyden eksik bırakmadı bizi. Ersöz aile reisi olmanın gerektirdiği hiçbir görevini de aksatmaz bu arada.
10 yıldır Bedesten’e hiç inmemişti, geçen gün gittik, çok şaşırdı. Yolu bilemedi, tanıyamadı.
Ve bir de çocuklar için de hiç ihmal etmedik birbirimizi. Bize bağımlı olmadılar, kendi kendilerini idare etmeyi öğrendiler.
Kızımız Avrupa turuna gideceğim dedi. Git dedik, hem de otobüsle… Küçük oğlum İlkokul 1. Sınıftayken dolmuşla stadyuma izciliğe gidiyordu. Yanlışlıkla bir gün Balık Hali’nde bir gün de Eski Garaj’da inmiş. “Bırak ya bulur o Konya’ da nerde kaybolacak.”dedi. ‘Özgüven kazanması lazım çocukların.’ der. Eskiden beri çocuklara şunu yapar: Otele vs. bir yere gidince işleri, kayıt vs onlara yaptırtıyorum, güven kazanmalarını sağlar.
-Ersöz Hoca devam ediyor:
Eşimi her yıl mutlaka bir yere götürüyorum. Bu sene Rümeysa Bangkok’u istedi oraya gideceğiz. Bosna’ yı seçti çocuklar götürdük. Estonya –Baltık ülkelerini merak ettik, gittik. Almanya’ya gittik. Önceden söylüyor çocuklar bana, yıl içinde uygun zamanda götürüyorum. Singapur’a, Fas’a, Rusya’ya ,Brüksel’ e gittik. Bir yere gittiğim zaman ‘keşke eşimi de getirseydim’ derim ve beğendiğim yerlere mutlaka onu da götürmeye çalışırım.
-Hocam bu kadar iş yükünün altında unuttuklarınız olmuyor mu?
Unuttuğum bir şey olmuyor ama bazen kendime bir günü dinlenme günü yapıyorum. Bir özelim de: çok acayip bal tüketiyorum. Hep bildiğimiz yerlerden doğal bal getirtiyoruz. Yılda 10 çıta bal yerim. Beyin hücrelerini çalıştırıyor bal. Yemekten sonra da sıcak bir şey içmem önemli. Hemen çalışma odasına giderim. Sıcak suya 2 dal maydanoz atılması bile yeterli.
Bilim insanı olmanın yanı sıra, keşke ben iyi bir tekvandocu ya da basketbolcu olsaydım derim hep. Çocuklarıma hep bunu söyledim; muhakkak bir dalda spor yapın dedim, ama bıkıp bıraktılar. İngiltere’ de spor dalında çocukları mutlaka bir dalda ön plana çıkartıyorlar.
-Hocam bir ömre birkaç kişilik ömrü sığdıran birisisiniz Maşaallah. Ama bu kadar yoğun çalışırken bir o kadar da çok seviliyorsunuz. Bunu nasıl başarıyorsunuz?
Kişilere gereken değeri her zaman vermek gerekir. Benim için en önemli şey ülkemin, insanımızın kalkınması. Edindiğim ilke bu. Meyveli ağacın dalları eğik olur, olmalı değil mi. Mütevazılık önemli bir şey bizim için.
-Rümeysa’cığım anne-babanla ilgi anlatmak istediklerin var mı?
Bu çok heyecanlı bir şeymiş. Yani röportaj yapmak. Bir de anne babamı nasıl anlatabilirim ki, aslında hayat çizgimizi belirlemede çok etkili oldular. Bir şeyler üretme adına çok büyük destektir babam. Kendi hamurumu ikisinden de yoğurmuşum ben.
Her yaşta farklı anne-baba oldular bize. Büyüdükçe rol model olduğu için kariyer yolunda hayatı belirlemede çok önemli rolleri var. Bizde de onlara karşı hayranlık var. Annemin sanatsal yönden çok katkısı var. Babam spor yapmamızı, bir enstrüman çalmamızı istedi hep. Keman ve piyano çalıyorum. Yazın 3 ay boşluk bile bana fazla ağır ve boş zaman kaybı geliyor. Babamdaki boş zaman pişmanlığı bizde de oluyor. ‘Öğrencilik ve asistanlık yıllarımda Zafer ya da Alaaddin Çay Bahçesi’nde arkadaşlarımla buluşup oturduğum boş geçen o zamanlarıma hala acırım ben.’der babam.
Laptopunu hiç ayırmaz yanından, aynı hanımların el işi gibi. Yolda filan kalırsak o vakti değerlendirmem lazım diye.
-Hocam son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mıdır?
Şu an İslami değerlerimiz, hedef kapsamında ne diyeyim materyalizme döndü her şeyimiz sanki. Gençlerimizde idealizm kayboldu sanki. Muhafazakârlık arttı ama idealist olma daha gerilere gitti. Ama ümit varım gelecekten. İslam tarihine baktığımızda İslam’ın şahlanışı ve iniş çıkışı yani heliks bir yapısı var ve çıkışa geçecek yeniden inşaallah.
İnşallah değerli hocam diyerek teşekkür ediyor ve bizleri misafir ettikleri başarı, samimiyet ve ilim dolu evlerinden ayrılmak için müsaade istiyoruz. Kapıda Handan Abla bizleri uğurlarken “Çok iyi oldu Serpil’ciğim. Biz de sizin sayenizde oturup muhabbet etmiş olduk, uzun zamandır bu kadar uzun süre oturup muhabbet edememiştik.” diyor.
Ne diyelim efendim. Böyle donanımlı ve kıymetli bir insanla ve de aile ile birlikte geçirilen birkaç saatin ardından biz de kendimizi hesaba çeken düşüncelerimizle yola koyuluyoruz…