Mezhebin Kadar Savaş!

Derviş Argun

İslam dünyasının geldiği nokta, içler acısı. Pis bir mezhep çatışmasının tam göbeğinde, çamurda depreşip duruyoruz. Kimin ne dediği de kimin kime ne dediği de önemsiz. Herkes bir yerlere bağırıyor, bağırdığımız yerde birisinin olup olmadığını bile önemsemiyoruz. Bu pis mezhep çatışmasının her iki taraftaki siyasileri de güya din anlatıcıları(!) da ve hatta ayak takımı da çok iyi biliyor ki depreştikçe içeri çeken bir bataklığın ortasındayız ve sürecin çözümle neticelenmesi de tevarüs eden tecrübeden biliyoruz ki imkânsız.

Kendi süfli gelecekleri ya da geçimleri için mezhep farklılıklarını çatışma dozunda evirip çeviren ve kullandıkça semiren bu kesimler, tahrik ettikleri insanlardan yüz binlercesinin de bu çatışmalarda yok olup gitmesini maalesef önemsemiyor. Her iki tarafın bu ahlaksız ve düşük tahrikçileri, ürettikleri kaosu din sosuyla süsleyip, karşılıklı olarak birbirlerini öldürmeyi dinde irtifa kazanmak olarak pazarlıyor.

Neredeyse 14 yıl süren Suriye iç savaşında bu durumun acı faturasını Şii’siyle Sünni’siyle tüm İslam dünyası fazlasıyla ödedi. Rakamlar doğruysa, Suriye İnsan Hakları Gözlemevi verilerine göre, bu iç savaşta 199.000 sivil, 170.000 rejim güçleri, 100.000 muhalif savaşçı, 65.000 DEAŞ mensubu, 10.000 SDG/YPG mensubu ve 8.000 de yabancı Şii savaşçı olmak üzere toplamda 600.000’inin üzerinde insan öldü. Bana göre bu dağılımın- belki SDG/YPG kısmındaki küçük bir azınlık hariç- tamamı Müslüman.

Siviller hariç bu grupların kimisi İran üzerinden, kimisi Suud üzerinden kışkırtılarak kimisi de ABD ve İsrail tarafından dizayn edilerek alana sürülmüş ve tam 14 yıl boyunca tekbirler eşliğinde birbirlerini katlettiler. Hedefte olduğu iddia edilen Eset tüm bu süreçlerden ve yaptığı zulümlerden bir Moskova bileti ile sıyrılıp çıkarken, geride yerinden edilmiş 10 milyon insan ve toprağa düşmüş 600 binin üzerinde can bıraktı. Sanki bu fatura yetmezmiş gibi, tüm bunların üstüne bir de kucağımızda tamiri imkânsız gibi gözüken Şii-Sünni düşmanlığı kaldı. Faturanın detaylarında maalesef ne ABD ne İsrail ne de Batı’nın canını acıtacak tek bir kalem yok.

Öte yandan neredeyse 1979 İslam devriminden bu yana İran ile ABD-İsrail arasında dönem dönem dozu yükselen bir gerilim ve vekâlet savaşları zinciri yaşanıyordu. Aynı şekilde bu bağlamın devamı olarak Lübnan hattında da benzer bir durum ve mütemadiyen kırılgan bir yapı hâkim. Barselona'da düzenlenen Avrupa Nabız Forumu'nun kapanış konuşmasını yapan İspanya başbakanı Sanchez, Orta Doğu'daki düşmanlıkların sona ermesi gerektiğine işaret etti ve "Lübnan'da yeni bir Gazze'ye izin vermeyelim" dedi. Bu tür çağrılar, aslında İslam dünyasının kendi içinden yükselmesi gereken bir iradenin dışarıdan ifadesinden ibaret kalıyor.

Tam da bu noktada asıl mesele şudur. İslam dünyası diye tarif edilen büyük başlık, gerçekte ortak bir akıl, ortak bir ahlak ve ortak bir gelecek tasavvuru üretebiliyor mu? Yoksa sadece kriz anlarında birbirine slogan atan, fakat sahada birbirini tüketen dağınık kitlelerden mi ibaret?

Bugün gelinen noktada Şii-Sünni ayrışması, teolojik(!) bir farklılıktan çok daha fazlasına dönüşmüş durumda. Bu ayrışma, jeopolitik çıkarların, güç mücadelelerinin ve bölgesel hâkimiyet hesaplarının bir aparatı hâline gelmiş bulunuyor. Dinî söylem ise çoğu zaman bu mücadelenin meşruiyet kılıfı olarak kullanılıyor. Böyle olunca da camilerde, kürsülerde, ekranlarda üretilen dil, ıslah edici değil, ayrıştırıcı ve kışkırtıcı bir mahiyet kazanıyor.

Oysa tarih bize başka bir şeyi de gösteriyor. Aynı kıbleye yönelen, aynı kitaba iman eden toplumların birbirini “öteki” ilan ettiği her dönem, sadece iç çöküşü hızlandırmıştır. Bu çatışmaların hiçbirinde kazanan olmamış, sadece daha derin yaralar ve daha uzun süreli düşmanlıklar miras kalmıştır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, romantik birlik söylemleri ya da hamasi nutuklar değildir. İhtiyaç duyulan şey, mezhep farklılıklarını inkâr etmeden, fakat onları bir çatışma gerekçesi olmaktan çıkaracak olgunlukta bir siyasal duruş ve ilmî akıldır.

Bunun sağlanması için belki çok şey söylenebilir. Herkesin söyleyecek birkaç maddesinin olması da doğaldır. Bu yazıda da neler yapılabilir zihin egzersizinin hemen sonrasında şunları söylemek mümkün.

Birincisi, hem Şii hem de Sünni dünya için din dilinin hastalıklı unsurlardan temizlenerek yeniden inşası oldukça elzemdir. İnsanları tekfir eden, ötekileştiren ve düşmanlaştıran dil yerine, ihtilafı yönetebilen, farklılığı rahmet olarak görebilen bir anlayışın güçlendirilmesi gerekir.

İkincisi, siyasetin mezhep üzerinden mobilizasyon üretme alışkanlığından vazgeçmesi gerekmektedir. Kısa vadeli kazanımlar uğruna toplumların geleceğini ateşe atan bu yaklaşım terk edilmeden hiçbir kalıcı çözüm mümkün değildir.

Üçüncüsü ise toplumların bilinçlenmesidir. Kitleler, hangi sloganın arkasında hangi çıkarın yattığını görebilecek bir ferasete ulaşmadıkça, aynı senaryolar farklı isimlerle tekrar tekrar sahneye konacaktır. Bir Şii, Sünni düşmanlığı yapacaksa hiç değilse konu ile ilgili kaynaklara müracaat edip, düşmanlık edeceği düşünceyi, aynı zamanda seyahat ederek de düşmanlık edeceği kitleyi tanımalıdır. Aynı şey, Şiiliğe düşman olmak isteyen Sünni için de geçerlidir. Esasen Hac ibadeti, tam da bu tanışmanın ve kaynaşmanın adresidir. Fakat unutmayalım ki, bugün sahayı domine edenler, haccın bu misyonunu da katledenlerdir.

Bu konuda kendimize çeki düzen vermezsek, bugün Suriye’de yaşadığımız bu büyük acıyı, yarın Lübnan ve devamında başka bir İslam coğrafyasında yaşamaya ve konuşmaya devam ederiz. Aynı cümleleri kurar, aynı ağıtları yakarız, fakat hiçbir şey değişmez.

Sonuç olarak mesele sadece bir mezhep meselesi değildir. Mesele, aynı zamanda bir medeniyetin kendi içindeki farklılıkları yönetememe krizidir. Bu kriz aşılmadıkça, dış müdahalelere karşı koyacak bir gücü temerküz edemeyeceğiz. Çünkü asıl zaaf içeride olduğu sürece, dışarıdan gelen her rüzgâr bu yangını büyütmeye devam edecektir.

Bugün İran’ın ABD-İsrail ittifakına karşı savaşırken, çoğu Müslüman tarafından yok sayılması, Çin ve Rusya gibi yine başka bir coğrafyada bize acı üreten ülkelerden yardım istemesi ya da destek beklemesi yeterince acı verici değil mi? İran ile ABD-İsrail arasında yaşanan savaşa, İsveç-Norveç arasında yaşanıyormuş muamelesi ve ilgisizliği gösteren bizler açısından durum vahim değil mi? Gazze’de sözde barışa rağmen halen devam eden katliamlarla ilgili İspanya başta olmak üzere batının hem halklar hem de kurumlar bağlamında inisiyatif alma çabası bizim için utanç verici değil mi?

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.