Varlık âleminin yaratılış sebebi olan insan, ilahi bir cevhere sahip olması yönüyle gaye varlıktır. Bir taraftan fizik diğer taraftan metafizik âlemin unsurlarını kendisinde barındırdığı için eşref-i mahlûkât olarak isimlendirilmiştir. Onun bu ikili yönü kendisini diğer varlıkların üzerine çıkardığından Allah’ın halifesi olarak görevlendirilmiştir.
İslâm düşüncesinde insanla ilgili ilk bilgiler Kur'an'da görülür. İnsanın daha çok ruh yönüne dikkat çeken Kur’an onu, bir taraftan "zayıf olarak yaratılmış", "nankör", "aceleci", "çok cimri", "tartışmaya çok düşkün", "çok zalim, çok cahil" ve "hırslı"; diğer taraftan "Rabbine doğru çabalayıp duran", "üstün ve onurlu", "ilim ve hikmet verilen" ve "en güzel biçimde yaratılan" olarak nitelendirmektedir.
- Kendini Bilen İnsan
İnsanın kendini bilmesinden daha güzel bir erdem olmadığı bilincinde olan Mevlâna, dış görünüşe göre hüküm veren filozofların insanı küçük âlem ve hakîm-i ilâhi şeklinde isimlendirdiğini, sûfîlerin ise insanı büyük âlem olarak gördüklerini belirtir. Bu bakımdan onun görünüşünden çok içyüzüne bakmanın gerekliliğini vurgular:
- Ey insan, sen görünüşte maddî varlığınla "küçük bir âlemsin”. Fakat manen, gerçek varlığınla, "büyük bir âlemsin”.
- Görünüşte bir ağacın dalı, meyvenin aslı, temelidir. Çünkü yemiş dalda bulunur. Fakat hakikatte, o dal, o meyve için var olmuştur.
- Meyve elde etmeğe bir meyli ve ümidi olmasaydı, bahçıvan hiç ağaç diker miydi?
- Öyle ise görünüşte meyve, ağaçtan meydana geliyor da, hakikatte o ağaç meyve çekirdeğinden doğmuştur.
İnsanın kendi değerinin farkına varmasına büyük önem veren Mevlâna, Bağdatlı bir mirasyedinin rüyasında Mısır’da büyük bir hazine görüp onun peşine düşmesini ve Mısır’da yaşadığı olayların ardından asıl hazinenin kendi içinde gizli olduğunu öğrenişini anlattığı bir hikâyede, insanın kendinin farkına varması üzerinde durur. Allah’ın insana verdiği nimetlerin değişik şekillerde tecellî ettiğini vurgulayarak, zehiri panzehirle, nuru ateşle gizlediğini ifade eder. Bu sebeple Allah’ın lütfunu da kahrını da hoş görüp gönülden kabul ederek insanlara tevazu ile yaklaşmak gerekir.
Kendi aslî cevherinin farkına varan insan, Allah’ın yüceliği karşısında saygıyla eğilip onu sevecektir. Bu, bazen bir öğütle, bazen bir şiirle, bazen de bir resimle gerçekleşebilir. Nitekim bu anlayış, Konya’da yaşayan Aynüddevle isimli gayr-i Müslim bir ressamın Mevlâna vasıtasıyla insanlığının farkına varmasını sağlamıştır. İstanbul’da sergilenen Hz. İsa ve Meryem’e ait muhteşem iki resme hayran olan Aynüddevle, bu resimleri gizlice yerinden alıp Konya’ya getirir. Mevlâna ile dostluğu olan Aynüddevle, bir gün çarşıda onunla karşılaştığında, Mevlâna onun hal ve hatırını sorar. Aynüddevle başından geçenleri anlatınca Mevlâna resimleri görmek istediğini söyler ve o da hemen onları getirir. Bir süre resimlere bakan Mevlâna şöyle der:
“-Bu iki resim; Aynüddevle’nin bize olan sevgisi samimi değildir, o yalancı bir âşıktır,” diyorlar.
Aynüddevle, “bu nasıl olur?” Diye sorunca Mevlâna:
“-Sen yerde ve gökte sergilenmekte olan bu kadar canlı resmin ressamının bir eserisin. Senin yaratıcını bırakıp cansız ve manasız bir resme âşık olman doğru mudur?” diyerek onun resimle ressam arasındaki farkı görmesini sağlamış, Aynüddevle de tevbe edip İslâmiyet’le şereflenmiştir.
İnsanın kendini tanımasının ötekine karşı tutum ve davranışlarına olumlu etki edeceğini belirten Mevlâna, kendini tanımayanların başkalarının kusurlarıyla uğraşacaklarını vurgular. Ona göre eğer halk kendi kusur ve ayıplarını görseydi, diğer insanlarla ilgilenecek vakit bulamazdı.
2. Kâmil İnsan
İslâm tasavvufunda "insan-ı kâmil" olarak idealleştirilen insana büyük değer verilmiştir. Sûfîlere göre insan-ı kâmil, mükemmelliğinin ve tamlığının son sınırındaki insanî nefistir. Bir yandan insan, öte yandan âlemin ilk örneğidir.
MEVLANA VE MOĞOLLAR: İSLAMİ DAVET STRATEJİSİ
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Moğollarla ilişkisi hakkındaki iddialar, son dönemlerde daha yoğun olarak gündeme getirilmiş ve bu iddialara birçok tarihçi ve araştırmacı tarafından detaylı cevaplar verilmiştir. Bu tartışmaların merkezinde yer alan temel iddialar ve verilen cevaplar aşağıda özetlenmiştir:
1. Moğol Casusluğu ve Propagandası İddiaları
İddia: Mevlânâ'nın ve hocası Şems-i Tebrîzî'nin Anadolu'da Moğol casusluğu yaptığı, Moğol propagandası yaparak halkı itaate çağırdığı ve işgale zemin hazırladığı ileri sürülmüştür. Bayram, Şems'in Moğollar tarafından özel bir misyonla Konya'ya gönderildiğini iddia etmektedir.
Cevap: Araştırmacılar, Şems'in Moğol casusu olduğuna dair hiçbir tarihi vesika bulunmadığını belirtmektedir. Mevlânâ'nın Moğol yöneticileriyle kurduğu ilişkilerin asıl amacının, Moğol zulmünü dizginlemek, halkı korumak ve şehirlerin yağmalanmasını engellemek olduğu ifade edilmiştir. Örneğin, Moğol komutanı Baycu Noyan'ın Konya'yı kuşatması sırasında Mevlânâ'nın manevi nüfuzunu kullanarak şehri büyük bir yıkımdan kurtardığı tarihi kaynaklarda yer almaktadır.
2. Cengiz Han ve Moğol Yöneticilerini "Kutsallaştırma" İddiası
İddia: Mevlânâ'nın, Cengiz Han'ın mağaraya çekilip Allah'tan mesaj aldığını savunarak onu "lahutî (ilahî) bir şahsiyet" gibi sunduğu ve Moğolların atlarına bile oruç tutturacak kadar dindar olduklarını iddia ettiği ileri sürülmüştür.
Cevap: Bu yorumların, Mevlânâ'nın tasavvufî tarih felsefesinden koparılarak yapıldığı savunulmuştur. Mevlânâ, Moğolların yükselişini ilahî bir inayet veya bir "kötülük problemi" çerçevesinde, dönemin yöneticilerinin zulümlerine bir ceza olarak yorumlamıştır. Ayrıca Mevlânâ, Moğolların ahiret inancına sahip oldukları iddiasını bizzat reddetmiş; yaptıkları zulümlerin bu inançla asla bağdaşmayacağını vurgulamıştır.
3. Ahiler ve Ahi Evran ile Düşmanlık İddiası
İddia: Mevlânâ'nın, Moğol karşıtı olan Ahilerin ve liderleri Ahi Evran'ın "baş düşmanı" olduğu, hatta Şems-i Tebrîzî'nin öldürülmesinden sorumlu tuttuğu Ahileri cezalandırmak için Moğollarla iş birliği yaptığı iddia edilmiştir. Bayram, Mesnevi'deki "yılancı" ve "ejderha" hikâyelerinin Ahi Evran'ı yermek için yazıldığını ileri sürer.
Cevap: Tarihçiler, Mevlânâ'nın en yakın müritlerinden Hüsâmeddin Çelebi'nin bir Ahi şeyhinin oğlu olduğunu ve Mevlânâ'nın çevresinde pek çok Ahi bulunduğunu belirterek bu düşmanlık iddiasını reddetmişlerdir. Mesnevi'deki metaforların (yılan, ejderha vb.) tasavvuf edebiyatında binlerce yıldır "nefsi" temsil etmek için kullanılan sembolik anlatımlar olduğu, belirli bir şahsa yönelik saldırı amacı taşımadığı ifade edilmiştir. Ayrıca, Ahi Evran'ın 1261'de Moğollarca öldürüldüğü iddiasına karşın, onun 1300'lü yıllara kadar yaşadığına dair belgeler de mevcuttur.
4. Maddi Menfaat ve Siyasi Destek İddiaları
İddia: Mevlânâ'nın Moğol yanlısı yöneticilerden (Muîneddin Pervâne, Taceddin Mu’tez vb.) büyük miktarda para ve hediye aldığı, Moğol yönetimini meşrulaştırdığı ileri sürülmüştür.
Cevap: Mevlânâ'nın devlet adamlarıyla ilişkisinin genel olarak onlara nasihat etmek ve ihtiyaç sahipleri için ricacı olmak üzerine kurulu olduğu belirtilmiştir. Mevlânâ, Moğol altınlarının kamuya ait "helal" mallar gibi görülebileceğini ifade ederken, Moğolların bunları gayrimeşru yollarla elde ettiğine ve bu paraların tekrar Müslümanlara dönmesinin uygun olduğuna işaret etmiştir. Ayrıca Mevlânâ, Moğollarla iş birliği yapan Muîneddin Pervâne'yi, Müslüman Memlûklara karşı Moğolların yanında yer aldığı için sert bir dille eleştirmiştir.
Sonuç olarak, Mevlânâ'nın Moğollarla ilişkisi, onları İslam'a kazandırma (tebliğ) ve Anadolu'yu daha büyük katliamlardan koruma stratejisi olarak değerlendirilmiş; "casusluk" veya "işbirlikçilik" iddialarının dönemin siyasi ve tasavvufî atmosferini yansıtmadığı ortadadır.
*****
Çalışması, emeği ve izni için teşekkür ediyorum.