Madam Estel’den Esma Hanım'a

Madam çıktı kapıya, hoş geldiniz, buyurun dedi. Ben de utangacım. Siz buyurun benim işim var diyecektim. Madam uyanık gel be bir kahve iç bakalim işin o kadar acele mi diyor ve beni de kolumdan çekiyordu. İsmail Detseli yazdı...

İsmail DETSELİ


Malatya Pötürge’dendi. Belki de oranın bir köyünden. Tanıştığım arkadaş olduğum hamal… Yıl 1963 idi. Ökkeş 18 yaşlarında ben de o yaştayım yani aynı yılın çocuğuyuz belki ay farkıyla Ökkeş benden biraz büyüktü.


Ökkeş iri cüsseli güçlü kuvvetli siyah burma bıyıkları yeni terlemiş daha gürleşmemiş, esmer yüzlü ve yakası açık olan gömleğinin altından bağrındaki kılları çıkmış.


Yürüyüşü okkalı, bakışları manalı ve masum sanki hem kendine acındıran hem de yüzüne bakanı hayran bırakan bir delikanlı.


Memleketinden para kazanmak, muannete muhtaç olmamak kendi ayaklarının üzerinde durabilmek için köylülerinin de hep aynı işe başvurduğu ve gurbette para kazanma yeri olarak seçtiği İstanbul’a kendini atmış.


11 kardeşten 7 kız 4 oğlan oğlanların 3.’sü olan Ökkeş bir sabah İstanbul’un işyerlerinin ve işhanlarının yoğun olduğu Tahtakale Tomruk Sokağı’na geliverdi. Hemşerilerinin yaptığı iş hep hamallıktı. Sırtlarına semer tabir edilen bir yük taşıma sırtlığı yaptırırlar, bir uzunca ip alırlar, ellerine bununla Tahtakale Eminönü Çemberlitaş Kantarcılar Mahmutpaşa buradaki hanlardan alınan malları ve eşyayı ya bir esnaftan esnafa ya da Anadolu’ya sevk için ambarlara götürürler, rızklarını bu yolla kazanırlardı. Bunların da bağlı olduğu bir hamal başı vardır. Onun izinden çıkmazlar birisine bağlı olmazlarsa katiyen iş alamazlar ve çalışamazlar.


Bu işleri organize eden adamlar birkaç tane hanın da müsteciriydi. Hem çay ocağı çalıştırıcısı hem oranın mırmırı idiler. Handaki bütün katlardaki işyerlerinden aylık odacı ücretini alır hamalların işlerini organize ederdi. Çok da zengin olurlar ama o zenginliğe rağmen kendilerini daima acındıracak şekilde giyim kuşamla gezerler bu han müstecirlikleri (çalıştırma) o kadar pahalı ki işi bırakıp memleketine giden kişi bir hemşerisine devrederdi. Bu devir işi zamanın parasına göre çok yüklüdür, 50 60 bin lira gibi…


Bizim Yıldız Han’ın da bir müsteciri vardı. Malatyalı Kâmil Ağa isminde… Çalıştırdığı üç tane hanı vardı sanırım. Gelen hamallık yapacak adamın parası yoksa ona yardımcı olur, semerini alır, iş verirdi. O da sonra bu parayı fazlası ile öderdi Kâmil Ağa’ya… Ben de o handa bir baharat imalatçısında işçiyim. Günlerimiz böyle geçerken bir gün öğle yemeği sonrası sohbet ediyoruz Malatyalı Ökkeş’le. Yediğimiz yemekti konumuz… Ben 50 kuruşluk pastırma ile 50 kuruşluk yarım ekmek ve 25 kuruşluk da turşu aldım. Onu yedim öğle yemeğinde. Bu yemek Ökkeş’in hoşuna gitmiş “gardaş bana da al gel şunlardan beh” dedi, parayı verdi. “Ökkeş gardaş bu sana az gelir sen yük taşıyorsun sonra zayıf düşer halsizleşirsin daha kuvvetli yemen lazım senin” dedim. Düşündü, “Haklısın gardaş da ‘var mı paran?’ demiyon öyle. Borç öderim Kâmil Ağa’ya bir bitse semerin borcu. Gerçi bubamgilde para ister, elleri daralmış ama ne yapayım çarem yok. Eee kolay değil köyde idareyi sağlamak. Gelir yok gider çok, babamın birçok çocuğu var onlara da para lazım” diyordu.


Bir ara da “yok gardaş böyle olmayacak akşama kadar kazanıyoruz. Allah bereket versin han parası ağa parası derken bize bir şey kalmıyor ama ne yaparsın buna da şükür geçenlerde bir hemşerim gelmişti iş bulamadı geri gitti memlekete. Biz yine bir lokma ekmek kazanıyoruz.


Yav gardaş sen istanbulun pazarlarını bilirsen mi?” diye sordu ve aramızda şunlar geçti:


-Bilirim.


-Buralarda eyi iş oluyormuş. Bazı Pazar işi yapanlar varmış. Pazar günü buralar kapalı. Pazara çıksam diyorum, eşya taşıttıran olur mu acaba?


-Bilmem belki olur. Pazar günü buluşalım. Beyazıt’a pazar kurulur, oraya bir gidelim.


Dediğimizi yaptık, pazara gittik. İş var, ama onun da ayrı hamal tahtası varmış. Taşınacak pazar eşyalarının ezilmemesi için tahtadan insan sırtına göre yapılmış kenarları yüksekçe bir ayrı semer çeşidi. Bunda kırılacak ve ezilecek olan eşyalar taşınıyor. “Bunu yapan tanıdığın var mıdır senin?” diye bana sordu. “Var” dedim. Bir marangoza gittik, sorduk. Kırk liraya yapacağını söyledi. Onda 30 lira vardı, ben de 10 lira koydum. Yaptırdık, pazara geldik. Zaten basit bir şeydi o semer, adam yarım saatte çakıverdi. Ben artık pazara gitmedim, burada hamal başı parası alan falan yoktu. Ne alırsan, ne kazanırsan kendineydi.


Pazartesi günü tekrar buluştuk. Ökkeş’in ağzı kulaklarına varıyordu sevinçten: “Gardaş bu İstanbol’da başka pazaryeri var mıdır, sen bilirsen mi?” “Bilirim vardır” dedim. Buralarda eyi para vardır yav, hep avratlara çalışıyorum, eyi de para veriyorlar. Burayı bırakacam anasını satam, bak senin dün verdiğin on lirayı bilem kazanmışam. Gardaş sen de yapsana bu işi. “Ben yapamam Ökkeş. Biz o işi bilmeyiz” dedim. En azından benim hemşerilerim beni kınarlar hamal diye, oysa kendi yaptığımız işler de hamallıktan kalmazdı. Ama bizimkiler kendi yükünü taşır; yağ, sabun, deterjan, zeytin falan satardı. Ben de çalıştığım işyeri Yahudi bir adama aitti. Dükkan cumartesi günü açılmazdı. Pazar da resmi tatil olunca ben de bu iki günü değerlendiriyordum. Boğaz vapuruna sabah erkenden binip Sarıyer, Büyükdere, Çayırbaşı’nda sabun satıyor, rızkımı alıyordum.


Ökkeş ile bir başka pazara daha gittik ertesi hafta. Ben de sabun götürdüm, benim işim pek olmadı. Onun işi de Beyazıt’taki kadar iyi olmamış öyle dedi kendisi. O gün akşam eve geldik. Ertesi gün işe gittim. Ökkeş yoktu, patrondan izin istedim, bir koşu Ökkeş’e bakayım dedim, kabul etti. Vardım, evde yatıyor. O yarım yorgan ve kirli yatağın içinde tir tir titriyordu.


“Geçmiş olsun gardaş nen var” dedim. Elimi alnına koydum, ateşi vardı.


Bana cevap yerine o yanık sesiyle


Anam hasta düştüm gurbet elde


Valla su verenim yoktur anam


Sağdan sola dönemem valla takatim yoktur anam


 Anama anam garip anam


Yetiş anam imdada valla bu dert beni harap ettiiiii


Anama anam garip anam mmm


diye acı acı bir söyledi ki içim cız etti, yüreğim parçalandı. “Gardaş seni doktora götüreyim” dedim. “Hani para?” dedi.


Durmadan of çekiyordu. Bir aşk, bir sevda derdi de var gibiydi, ne de olsa ikimizde delikanlıyız anladım durumundan. Bana döndü gardaş sen Kumkapı’yı bilir misin? Bilirim maşallah sen de her yanı biliysen dedi, hafif gülümsedi.


Bana sen bugün git çalış, akşama gel konuşalım looo dedi. Tamam dedim. Konuşmaları doğu şivesi idi, ama çok tatlı konuşurdu. Ona bir gripin hapı aldım, içirdim, yatırdım, üstünü güzelce örttüm, dükkana geldim. Akşama yanına vardım, biraz açılmıştı terlemiş. Yedek elbise olmayınca da terleyen atletini balkona sermiş yatağa çıplak yatmıştı. Anadolu çocuğu gardaş benim köyneği (atleti) getir, sen şöyle kenarda dur ben üstümü giyineyim dedi. Tamam dedim üstünü giyindi. “Ökkeş şu ağıtı bir daha söylesen yahu hasta düştüm diye” dedim. “Olmaz. O o zamandı, dertliydim” dedi. Konu açılmıştı.


Ökkeş anlatıyor. Gardaş senle hani tahta semeri yaptırdık, sen ayrıldın, bak neler oldu, iyi dinle.


Bir hanım yanıma geldi “Hamal beğ benim eşyalarimi Kumkapı’ya kadar götürür müsün?” dedi. Uzak mı abla? Yok yok hemen şuracıkta yakindir dedi.


Olur dedim. Kaç para istersin, canın sağ olsun abla, ne verirsen dedim. Olmaz kaç paradir söyle. 5 lira dedim. Tamam dedi. Aldığı eşyaları benim sırtıma koydu. O önde ben arkada yürüdük. Arada bana yoruluyorsun, istersen biraz dinlen diyordu. Sanırım benim gibi Türkçe’yi zor konuşuyor, tat mı bilmem. Tabi o benim günlük ne kadar yük taşıdığımı bilmiyordu. Yok, yorulmadım dedim. Eve varmıştık. Eşyaları indirdik, bana bir kahve içersin dedi. İçmem dedim, itiraz etti, yoruldun, bir kahvemi iç. Kapının eşiğine oturdum. Kadın olmaz, ayıp olur, sırtından bunu indir, eve gel dedi. Korktum. Olmaz dedim. Gel be ne korkuorsun dedi. Ben ona sen kekeme misin diye sorunca hafiften güldü “Sen Rum biliorsun?” dedi. Bilmem dedim. Ben Rum kıziyim, ben madamım dedi. Madam ne demek İsmail gardaş? Rum, Yahudi veya Ermeni kadınlarına Madam, evlenmemiş kızlarına da Matmazel derler Ökkeş dedim. Yani bu kadın evli mi dedi. Madamsa ya evli ya da dul dedim. Düşündü. Olmadı yahu, oysa ben onu sevmiştim dedi. Ne iş yaparmış sordun mu dedim. Kadın ne iş yapar, gardaş evdedir dedi. Olmaz, onlar çalışır, işleri vardır, bir gittiğinde sor dedim. Bu Pazar beraber gidelim mi dedi. Olur dedim. Pazarı iple çekti, çalışması falan düştü, istekli çalışmıyordu. Pazar gelmişti. Erkenden bizim bekâr odasının kapısını çaldı, beni çağırdı. Erken dedim. Olsun dedi. Bir saat sonra Kumkapı’da denize nazır ahşap bir eski İstanbul evinin önünde idik. Zorlukla utanarak kapıyı çaldı. İçerden bir Rum kızı sesi “Kim ooo?” Şey ben hamal ökkeş derken dili boğazına çekildi sanki. Bir takka bekle geleceyim diyordu. Ben İstanbul’da eskiyim, biraz bir şeyler biliyorum. Ben kenara çekildim, o kapıda kaldı. Madam çıktı kapıya, hoş geldiniz, buyurun dedi. Ben de utangacım. Siz buyurun benim işim var diyecektim. Madam uyanık gel be bir kahve iç bakalim işin o kadar acele mi diyor ve beni de kolumdan çekiyordu.


Ben birazda etraftaki evleri süzerek zorla girdim. İkimiz de bir koltuğa iliştik. Utanıyoruz. Madam yeni uykudan kalkmış. Ben de sabaha yakın geldim, yorulmuşum bütün gece uyuyordum hoş geldiniz dedi. Ben kusura bakmayın madam, sizi rahatsız ettik, Ökkeş hastaydı da hem sizi görelim hem de tanıdığınız bir doktor var mı diye sormaya gelecekti beni de getirdi siz tanışıyormuşsunuz zaten. Beyiniz falan varsa ayıp olur bize müsaade dedim. Yok be, ben yalniz yaşıyorum yakinde bir gece kulübünde şantözüm deyince Ökkeş şaşırdı o kahve yapmaya gidince bana şantöz de nedir lo dedi. Şarkıcı sus, sonra konuşuruz dedim. Üç kahve ile geldi bize ikram etti, karşılıklı oturduk. Madam gayet rahat, biz ise ateş üstünde duruyor gibiydik.


Kahveler bitti, biraz oradan buradan konuştuk. Annem babam öldi ben yalnız yaşıyorum, bana karişan yoktur, yani ben hürüm diyerek Ökkeş’e döndü. Eee Ökkeş efendi, neyin vardir, niçin hastelandin dedi. Üşütmüşüm abla deyince birak ablayı canım şimdi. Bir toktura götüreyim seni istersin tanıdik vardir dedi. Ben siz bunu bir doktora götürün madam benim işim var bana müsaade dedim. Madamın Ökkeş’e aşık olduğunu görür gibiydim. Onun yüzüne masum ve sevecen bakışları aşkını ele veriyordu.


Ben ayrıldım yanlarından: Onlar bir doktora gitmişler. ökkeş de hem gribal enfeksiyon hem de aşk enfeksiyonu olduğunu sezmiş Madam Estel’in tanıdığı tecrübeli doktor. O gün eve gelmedi Ökkeş, sabah işe geldiğinde de pek çalışma iştahı yoktu. Handa bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu. Mütereddit bir hali vardı. Bir ara yanıma yaklaştı. Gardaş seninle uzun uzun görüşmemiz lazım, ne dersin? Hay hay dedim, akşama buluşup bir kahveye gittik. Orası sakindi, oturduk. Ökkeş tam âşık olmuştu Rum kızına, ama aralarında madamla hem yaş farkı vardı, hem de ailesine bu durumu nasıl kabul ettirecek nasıl anlatacaktı.


Yaş farkını pek önemsemiyordu. Nihayet Ökkeş 1945 doğumlu, Estel 1939’luydu. Altı yaş önemli değildi. Ama madam dul idi. Başından kısa bir evlilik geçmiş, sonra boşanmış, dul kalmıştı, ilk defa bir Türk’e âşık olmuştu.


Bunları konuştuk, ama bir karara varamadık, çünkü ikimiz de toyduk bu konuda, bir deneyimimiz yoktu. Ayrıldık, bunlar birlikte yaşamaya devam ettiler. Arkadaşları tarafından dışlandı bizim Ökkeş. Anadolu geleneğine aykırı davrandı, bir gavur kızına âşık oldu diye iş çevresinden de koptu. Mecburdu zaten, aralarına almıyor, konuşmuyordu arkadaşları, ona iş de vermiyorlardı.


Bir gün akşam vakti yine yanıma geldi. Artık bunalmıştı. Hem çalışmıyor hem madam parası ile geçiniyor, bu da bir Anadolu çocuğuna ağır geliyordu. Gardaş dün madamla kavga ettik. Neden? Onun çalıştığı tavernaya gittik, orada çok pislikler oluyor, galiba Estel’i kıskandım, çalışma burada dedim. O da ne yapalım başka çare yok, ne iş yapacağız dedi. Bunu da kabul ettim mecburen dün Yenikapı sahiline gittik, denize girdik. (O zamanlar Yenikapı, Kumkapı sahilleri denize girmek için çok temiz ve müsaitti. Her yerde insanlar denize girer, akşamlara sabahlara kadar eğlenirlerdi.) Orada Estel soyunup denize girdi, herkes bize bakıyordu. Kolundan tuttuğum gibi eve getirdim. Bana küstü. Ben de kaçıp gittim. Ama akşama yine beni buldu. Konuştuk. Vallaha karamsarım. Ne yapsam bilmem dedi.


Ben, Ökkeş sen İslam dinini iyi biliyor musun? Bilirim tabi gardaş. Öyle ise sen buna dini telkin et ve bir de Müslüman olmasını öner. Eğer kabul ederse hem bu tür yanlışlardan vazgeçer hem de babana anana bu kızı Müslüman yaptım, evlendim diyebilme cüretin olur. Ama dulluğu, yaş büyüklüğü veya başka bir şeyi seni engellemiyorsa bu işte başarılı olursun dedim. Hay aklınla bin yaşa gardaş be, ne güzel söyledin hemen bu teklifi yapayım, ama kabul eder mi sence? Eder eder. Çünkü seni çok seviyor.


Koşarak Allah’a ısmarladık bile demeden yanımdan ayrıldı. Ertesi gün yine geldi. Ökkeş’in yüzü gülüyordu. Tamam, gardaş ama bana dini iyi anlatan birisi lazım. Kız zaten komşularımız Türk idiler. Türk ve Müslüman gelenek ve göreneklerini az çok biliyorum demiş. Tamam, onu Müftülüğe götür dedim. Olmaz gardaş bu işi senle ben yapacağız. Ben seni gardaşlarım kadar severim, ne olur bana yardımcı ol. İyi de ev uzak ben çalışıyorum gece sizinle geç vakte kadar oturup sonra Unkapanı’na gelip yatmak işlerime engel olur dedim. Cesaretle “İşte sana bir teklif. Madamın evi müsait, sen de bir odasında kal.” Olmaz dedim, sonra bizim de arkadaşlığımıza leke gelir. En iyisi Pazar günü geleyim konuşalım dedim.


Olur dedi. Bir Pazar sabah erkenden buluştuk, oturduk bildiğimiz kadarı ile madam Estel’e dinimizi anlattık. O da bizim kadar vakıftı zaten dinimize, yalnız bazı kısa Kur’an ayetlerini yazıp eline tutuşturduk. Bir de örtünme ve namazın adabında,n tadili erkânından uzunca bahsettik.


Bir gün beni akşam yemeğe davet etti Ökkeş. Aradan uzun zaman geçmişti, yani 3 ay kadar.


Akşama güzel yemekler yapmış madam. Bana yemekten sonra utanarak “İsmail beğ sana bir müjdemiz var söyleyelim mi?”Ben zannettim ki ‘çocuğumuz olacak diye verilecek müjde.’ Benim adim nedir, söle bakalim dedi. Estel dedim. Yoook benim ismim Esma dedi, ben Müslüman oldim, sizin dini kabul ettim, eyi etmişim, ne dersin?


Çok iyi etmişsin dedim ve ayağa kalkıp alnından öpüverdim kardeşim kardeşim dedim. O devam etti. Dün gittik Süleymaniye müftülüğüne şahadet getirdim bak güzel mi? Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühü verasülühü diye hiç yardım almadan kelime-i şahadeti söyleyiverdi. Ben şaşkınlığım geçtikten sonra onlara zannettim ki bana çocuk müjdesi vereceksiniz deyince bana utanarak bakan madam şöyle dedi. Ayıp oluor İsmail beğ nikahsız olur öyle şey, ben daha Ökkeş ile karı koca olmamışım. Ancak şimdi nikah yapacayız, sonra çocuk dedi ve beni kendisine bir kez daha hayran bıraktı.


Nikâhlarını bir müftü önünde kıydırdık. Ökkeş ana babasını da bu konuda ikna etmiş, onlar da gelmişlerdi. Bende nikâh şahidi oldum, evlendiler ve Etsel, yani yeni adıyla Esma öyle bir Müslüman hanım oldu ki sormayın. Kapandı, namazını geçirmez, iyiliksever tam bir hanımefendi olup bizim yaşamımıza taş çıkarttı.


Madamın evinin civarları genelde iş yeri olunca oradan ayrıldılar ve Kocamustafapaşa’ya kiraya gittiler. Kumkapı’daki evin kirası, tuttukları evin kirasını fazlası ile karşılıyordu. Ökkeş de pazarcılık yapmaya başladı ve gül gibi geçinip gittiler.


Onlarla arkadaşlığım, aile dostluğum iki yıl sürdü ve ben askere gittim. Ökkeş de asker oldu, sonra tekrar İstanbul’da buluştuk. 1970 yılı başlarına kadar samimiyetimiz devam etti. Sonra ben Konya ya geldim, araya şehirler girdi. İletişim de o yıllarda bu kadar ileri değildi ve birbirimizden koptuk. Sağlar ise Allah uzun ve hayırlı ömür versin, yok Hakk’ın rahmetine kavuştularsa Allah rahmet eylesin AMİN

Konyaspor Haberleri

SIRADA BAŞAKŞEHİR VAR
TOPA VURMADI CEZA ALDIRDI
KONYA'NIN İKRAMINI BOŞ ÇEVİRDİ
Konyaspor’dan Yunus Emre Demirkol açıklaması
KONYASPOR'DAN 6 İSİM ADLİYEDE