Soyadı aslında “Turan” olan Hüseyin Bey tam bir laz olmakla birlikte bununla gurur duyan, bu hitap şeklinden de hoşlanan haliyle ricamıza ‘Tamam’ diyerek hoş bir söyleşinin de kaynağı oldu.
-Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
1964 Rize doğumluyum. Hanımım ve kızım Konyalı.(Gülüşmeler.)
Eşim Konya Ereğlili. Ben askerliği Konya’da yaparken izin günümde eşimle tanıştım çarşıda. Ve Konya’ da böylelikle kaldık. İş kurduk, devam ettik. Askerlik öncesi çıraklık yapıyordum… Burada evlenince de kalfalık yaptım önce. Sonra kendi dükkânımı açtım. 35 yıldır bu işi yapıyorum.
-Mesleğiniz elektrikçilik ama biz sizi daha çok dağcılıktan tanıyoruz.
(Hafifçe celallenerek)
Ben elektrikçi değil, elektronikçiyim. Ben televizyon, teyp, uydu sistemi tamiri, montajı yaparım. Elektrikçilik başka bir şey hocam.
-Tamam kızmayın hemen, az ‘Laz damarı’ var sanırım sizde?
Devam edeyim mi. Şimdi şöyle Serpil Hocam; 3 kişilik bir aileyiz biz. Kızım özel bir şirkette muhasebeci olarak çalışıyor.
Şekure(eşi) ile tanışınca adını ezberleyip düzgün söylemek için 6 ay boyunca defterime ‘Şekure, Şekure’ yazdım durdum. Zaten Türkçemi düzeltmeye çalışıyorum bir taraftan. İsmi de çok zor, bir türlü halledemedim yani.
Tabi o zaman ailem Konya’ dan bir kızla evleneceğimi duyunca mümkünatı yok izin vermediler. “Rize’de kız mı kalmadı?” dediler. “Kendi akrabalarımızın kızları var, ne işin var elin memleketinin kızıyla” dediler. Bizim Lazlar hiç dışarı çıkmazlar evlenmek için. Ben ilk oldum heralde.
Bunlar da buradan istemediler tabi. Rahmetli Abisi “Vermem” dedi. Sonra “Ancak burada kalırsan, buraya yerleşirsen veririm” dedi. Ben de bohçamı aldım geldim Konya’ya. (Gülüşmeler) O gün bugündür buradayım. Düğün yeri bi kahveyi tuttum, gelinlik dahi alamadım Şekure’me. 30-32 yıllık evliyim, daha bir kere hanım bile demedim. Hep aşkımdır o benim.
(Hüseyin Bey’in gerçekten de eşine ne kadar çok değer verdiğine zaten şahit olduğumuz için bu konuşma tarzını hiç de yadsımıyoruz. Diğer taraftan da o kadar hızlı ve anlaşılması gayret gerektiren bir şekilde konuşuyor ki…)
-Konuşmalarınızı anlamakta çok zorlanıyorum açıkçası. Laz şivesi bu değil mi?
Lazca konuşurdum ben askerden önce. Ancak askerlikten itibaren öğrenmeye başladım. Şimdilerde bu düzeltilmiş halim.
-Karadenizli olmak, Laz olmak nasıl bir şey?
Biz de tavuk yüzünden adam vururlar. 12 yaşını dolduran çocuklar da bile vardır silah. Kadınlarda da silah var. Hanımlar bodrumda silah yaparlar bizde. Laz yapımı derler, el yapımı, toplu silah. 6,8,9’ lu yaparlar. Evlerin arası çok uzak bizde. Ayısı var, domuzu var. Dağınık yerleşim. Lambası yok, ışık yok. Oranın iklimi, şartları bunu gerektiriyor.
Okula 10 km yayan giderdik çocukken. Düz de değil yol ha. Yağmur, çamur, karda keçiyolu patikadan. Trabzon, Samsun, Zonguldak Laz değil. Rize, Ardeşen, Hopa, Sürmene, Kalkandere Lazdır. Onlar kız almış, vermiş derken karışmış az biraz. O kadar.
Lazlar çabuk sinirlenir. Birdenbire anlamadan, dinlemeden hemen sinirlenip parlarız biz. Ama insanlığımıza denecek laf yok. Yolda kalmazsın biz de; yedirir, doyurur,yatağını yaparız.
-Zor olmadı mı Karadeniz’den sonra İçanadolu’nun karasal ikliminde yaşamak?
Karadeniz çocuğuyum ben. Bizde herkes balıkçılıkla geçinir. Büyük takalar var bizim. 8-10 ton balık alır. 11-12 yaşlarındayım. Denize açıldık 1 hafta kara görmek yok. Ben henüz yüzme bilmiyorum. 4-5 metrelik dalgalar olur denizde. Beni bir attılar denize, dalgaların ortasına. Çıkabilmenin imkânı yok takaya. 6-7 metrelik bir çubuk vardı demirden. Son ana kadar bekler en son ya yüzmeyi öğrenirsin ya da uzattıkları bu çubuğa “Yetiş de tut” derlerdi. Böyle öğrendik biz yüzmeyi.
Sonra işte denizden çıkıp ovaya gelip yerleştik. Kuru yere geldik. Orada deniz var, orman var, bol oksijen var. Tamamen buraya yerleştim dediğime bakmayın bir ayağım tabi ki Rize’de hâlâ. Arabamın arkasında da Rizeli yazar. Tabi bayramlarda filan zor oluyor. Burada geçirmişsem şayet.
Mıhlama, karalahana, Laz böreği, Laz ekmeği özlenmez mi… Ne Hanım ne kız sevmezler. Hamsiyi alırım, keserim, yıkarım, bulaşığını yıkarım. Kızartıp önlerine getiririm. Birkaç ya yerler ya yemezler ben yerim bulaşığını da ben yıkarım.
-(Ve sıra hep sormak istediğim soruya geliyor)Boynunuzdaki fular hep var değil mi?
Olmazsa olmazım bu benim. Her renkten vardır. Yaz-kış takarım. Takmazsam bir eksiklik hissederim. Ne giyersem giyeyim, nereye gidersem gideyim hep boynumdadır fularım.
-Lazoğlu diye tanıyor herkes sizi. Hüseyin Turan Lazoğlu değil mi tam adınız?
Yok değil. Hüseyin Turan adım benim. Ama beni Lazoğlu diye bilir herkes. Lazoğlu aşağı, Lazoğlu yukarı. Adımı demez kimse.
-Dağcılıkla alakanız sonradan mı gelişti?
Doğa benim en büyük mutluluk kaynağım. 10 gün doğada kal deseler kalırım, hiç sıkılmam.26 yıldır dağcılık yapıyorum. Komşum Veli Akpınar vardı, o tanıştırdı beni dağcılıkla. Recai Bey’ in de ustası odur. Şu anda Mevlana Dağcılık Klubü başkan yardımcısıyım. Başkanımız Recai Bey şu anda. (80 yaşındaki, az sinirli amca değil mi o diye araya giriyorum hemen.)
Evet, o işte. Çok disiplinlidir. Tırmanış ve yürüyüşlerde sigara içirtmez, maç, siyaset konuşturmaz. Nizamı bozanı, oraya buraya çıkıp poz vereni azarlar. Doğru olan da budur.
Otele girmem ben. Yaz kampı, kış kampı yaparım.
İlk dağcılık madalyamı aldığımda çok mutlu olmuştum. Alaattin Karaca (Dağcılık Federasyonu eski başkanı)sürekliliğim için hak ettiğimi söyledi. Bu güne kadar daha bir gün aksatmadım dağ programımı.
(Arkadaşı devreye giriyor.) Geçen yaz Marmaris, Antalya civarı ailesi ile tatile gittiler. Ama Lazoğlu hafta sonu tırmanma programı için geldi tırmanışı yaptık, tamamladık geri döndü ailesinin yanına...
Dağcılık bir hastalık, bir bağımlılık benim için. Hiç yorulmam, bıkmam. Doğayla ilgilenen insandan zarar gelmez. Doğayı seven, hayvanı seven, insanları da sever. Kötülük yapmayı bilmez. Ben kendim de öyleyim.
Şu anda hayvan kalmadı dağlarda çok şükür(!), bırakmadılar. Adam 5 tavşanı öldürmüş, bagajına doldurmuş. Daha hala soruyor bize “Bu yıl çok az tavşan, iz yukarda gördünüz mü ne tarafta var?” Tam tersi yönü gösteriyorum ben de. Benim dükkânda da 8 yıldır baktığım kedilerim var. Kışın soğuklarda içeri de alırım. Dağcılarımdan her gelen ciğer getirir. Doyururlar. Tırmanışlarımızda da “Sponsor bekler benim kediler.” deyince anlarlar hemen, ciğer alıp gelirler. Sularını, yemeklerini takip ederim onların.
- Evet hayvanları ve doğayı çok sevdiğinizi biliyoruz. Geçen bahar Meram-Dere’den Apa’ ya 21 km yürütmüştünüz bizi de 3 gün ayağa kalkamamıştım. O zorlu yürüyüş esnasında siz de grubun bir önüne bir arkasına gidip gelip sürekli kamera çekimi yapıyordunuz, hiç yorgunluk hissetmeden. Nasıl oluyor bu, önünüze belli bir hedef mi koyuyorsunuz yürüyüş ve tırmanışlarınızda?
Dağcılıkta hedef hep “Zirve yapmak”tır. Zirveye ulaşmazsan hep içinde kalır. Sivas’ta Yıldız Dağı’nda, 8-10 yıl öncesi, arkadaşın birinin ayağı kırıldı. Kar, kış bir taraftan. Karanlığa kaldık. Normalde 3 saatlik yolu 9 saatte anca aşağı indik. Çocuk ölecek diye çok korktuk. ‘Nerde ölürsem beni oradan oraya taşımayın, oracığa gömün’ diyorum Şekure’me de. O ilk zamanlarda çok endişe ediyordu. Şimdi sormuyorlar bile. Türkiye genelinde her yerde var tırmanma programlarımız.
-Genel anlamda çok renkli bir insansınız. Bu kadar iş ve yoğunluk yormuyor mu sizi?
Karadeniz insanı borcu derdi düşünmez, güler, eğlenir. Yaşamdan tat almayı bilir. İtibarım var çok şükür. Herkes davet eder etkinliklere, törenlere.Her işimi bir araya sıkıştırıyorum. Emekliyim normalde. Ben pozitif ve mutlu bir insanım. Mutluluğumdan, ailemden taviz vermem. İçerde 150- 200 bin liralık tırmanma malzemelerim var o kadar. Başka da kalabalığım yok.(Eşya, mal-mülk anlamında söylüyor ve dükkânının iç kısmına davet ediyor bizi.)
Size ilginç bir olayımı anlatayım;
15 sene evveliydi. İlerde Doğukent var dörder katlı. Beni çağırdı bir hanım, anten takılacak, diye. O zaman çanak anten yok. Çatıya çıkacağım, anteni takacağım. Yerlerde 4-5 metre kar var. Fena kış. Çatıya çıktım, çatı katında da 4-5 kadın ekmek yapıyor, açıldılar bana yol verdiler. Merdiven dayadım, çıktım yukarı. Demir direk vardı. Ona tutunarak penseyle anteni ayarlarken birden elektrik çarptı beni. 4. Katın çatısından aşağı düştüm. Kendimden geçip bayılmışım. Artık ne kadar zaman geçtiyse dakikalar sonra kendime geldim. İyi ki karlı hava, kara düşmüşüm. Hava sıcak olsaydı kesin ölürdüm. Soğuk hava kendime getirdi beni. Ayağa kalktım, kendime bir baktım bir şeyim yok. Ne yapacaksın,işe aynen devam. Tekrar çıktım çatı katına, kadınlar hâlâ ekmek yapıyorlar. “Abi sen ne zaman indin de geri çıkıyorsun” dediler bana. Ölüp gitsek kimsenin haberi yoktu yani. Üzerimize kar yağar kapanır giderdi.(Gülüşmeler)
-Dağcılığın da kendine has şartları vardır değil mi?
Her dağın bir ayakkabısı, botu var, ipi var, kaskı var. Dağ büyüdükçe malzeme ve de kalitesi artmak zorunda. Mesela Loras’a 20-30 luk çanta yeterliyken. Erciyes, Hasan Dağı’na en az 80 litrelik çanta lazım. Ocak lazım, eldiveni, suyu, kazması, kramponu, tulumu, patlayıcısı hepsi ona göre.
Benim 6-7 çeşit uyku tulumum, bir o kadar çadırım. Matım (yalıtımlı yatak). Zirvede su yok. Tırmanacaksın oraya. 2-3 günlük suyunu taşımak zorundasın yanında. En büyük hayalim, hedefim Afrikada Tanzanya Kilimanjaro Dağı’ na tırmanabilmek. Bunun için sponsor lazım tabi.
Dağda çok düştük kalktık biz. Çığdan kaçtığımız oldu, yaban hayvanlarından kaçtığımız oldu; gece karanlığına kalıp yönümüzü şaşırdığımız oldu. Ama korkmamak lazım ya da korktuğunu belli etmemek. Sen korkarsan, ben korkarsam herkes korkmaya başlar. Dağcılık öyle bir şey ki ufacık taşa ayağın takılır, hiç ummadığın anda metrelerce yuvarlanıp yaralanabilirsin.
Dağcılık yaz da olsa kış da olsa hata kabul etmez. Kışın mesela çığ tehlikesini göze almak lazım. Yan yana belli bir düzende yürümek lazım. Böyle kış mevsimlerinde 6 kişiden az çıkılamaz dağa. Ve yağan karın üzerinden en az 10 gün geçip iyice yerine oturması beklenilmelidir.
Bir de yukarılarda baş ağrısı olur,bir yerini kesip, kanın akıtılması vücut basıncının düşürülmesi gerekir. Böyle durumlar var yani, tecrübe gerektiren. Dağcılığın duayeni de Nasuh Mahruki’dir.
Her Çarşamba Sun Tv’de Zirveye Doğru Programını yapıyoruz. 1 saatlik bir program. İlgi duyanlar buradan da izleyebilirler.
-Hüseyin Bey son olarak sizden bir şey için müsaade almak istiyorum. Bizim çocuklar sizin facebook paylaşımlarını okuyorlar ve şiveniz çok hoşlarına gidiyor, eğer izin verirseniz ben de birkaç tanesini gazetemde paylaşmak istiyorum.
Tabi olur. Herkesin çok hoşuna gidiyor. Bazen benim kıza yazdırıyorum ya. O düzgün oluyor. Arkadaşlar, eş dost hemen arıyorlar bunu sen yazmamışsın hasta mısın diye…
Renkli mi renkli yeni bir insan ve de onun yönlendireceği yeni yerleri tanımak istiyorsanız Sille yolu üzerindeki dükkânında Lazoğlu’nu biran önce ziyaret etmelisiniz efendim, tabi dağda değilse şayet…