Gülay Göktürk-Bugün
Devlet değil, toplum baş edebilir.
Binnaz Toprak ve arkadaşlarının yaptıkları araştırma ortaya çıktığından beri bir endişem vardı. Bu araştırmanın yasakçı politikalara alet edilmeye çalışılması...
Çünkü bizde ne zaman “İslami” ya da “muhafazakar” etiketli bir suç işlense, ya da bir baskı olayı ortaya çıksa, birileri hemen din ve inanç özgürlüklerine karşı bir Haçlı Savaşı başlatmaya girişir. Derhal yasaklama, kısıtlama talepleri sökün eder.
“Devletimiz uyuyor mu?” korosu sesini yükseltir. Ne yazık ki, bu defa da aynı tutuma tanık olduk. Bu tutumu son bir hafta içinde yapılan televizyon programlarındaki konuşmalardan bile tespit etmek mümkün. “İşte gördünüz mü mahalle baskısını?
Ya bir de üniversitelere girebilselerdi, kamu alanı tamamen açık olsaydı, ne hale gelirdik! Biz kamu alanını kapalı tutalım derken boşuna demiyorduk” söylemindeki yaygınlaşmayı günlerdir hep beraber izliyoruz. Sanki, Erzurum’da oruç baskısı yapanlarla, Trabzon’da kızların kılık kıyafetine karışanlarla İstanbul Üniversitesi kapısında bekleşen türbanlı kızlar aynı kişiler.
Sanki Erzurum’daki baskıdan onlar sorumlu ve bu yüzden onların cezalarının sürmesi gerekiyor. Bu nasıl bir hukuk nasıl bir adalet anlayışıdır? Birilerinin suçları karşılığında başka birilerinin hakkının elde rehin tutulması nasıl kabul edilebilir?
Çoğunluktakilerin azınlık gruplar üzerinde baskı kurması bütün toplumlarda karşılaşılan bir olgudur. Bu baskıyla mücadelenin ve azınlıkların hak ve özgürlüklerini korumanın bir adli boyutu vardır; bir de toplumsal boyutu...
Elbette ki, hak ihlallerinin mümkün olduğu kadar çoğunun adli mercilere intikal etmesini, polisin ve yargının devreye girmesini sağlamak gerekir. Ama araştırmadaki vak’alardan da görüldüğü gibi, bu çoğu zaman mümkün olmaz. Bu noktada da toplumsal mücadelenin önemi ortaya çıkar.
Hiçbir iktidar başkalarına aşağılayıcı bakışlarla bakanları sokaklardan toplayacak bir polis teşkilatı kuramaz; Cuma namazı ısrarlarını, oruç tutmayanları ayıplamayı yasaklayan kanunlar çıkartamaz; kimseyi filancayı tecrit ettin, arkadaşlık kurmadın diye mahkeme karşısına çıkaramaz. İnsanların bu baskıya tek başına direnmeleri de zordur. O yüzden, kurulacak dayanışma gruplarının, bu baskıları izleyecek ve mücadele edecek sivil örgütlenmelerin olması gerekir.
Araştırma, Fetullah Gülen Cemaati’nin bu illerdeki büyüyen etkisini muhafazakarlaşmanın en önemli kaynaklarından biri olarak sunuyor. Araştırmayı tartışan birçok kişi de buradan hareketle, bu cemaatin mutlaka devlet tarafından kontrol edilmesi, denetlenmesi sonucunu çıkarıyor.
Sanıyorum ki, Gülen Cemaati okulları, vakıfları, dernekleri ve yurtları bu ülkede en sıkı denetlenen kuruluşlardır. Tamam, daha da sıkı denetlensin... Ama denetimden ne anlamalıyız? Demokrasilerde bu denetim cemaate girişçıkış özgürlüğünün sağlanması ve mali saydamlık noktalarında yapılır.
Ama bizim “laikçilerin” denetimden kastettikleri şeyin bundan ibaret olmadığını biliyoruz. Onlar, bu “denetimsiz gücün” devlet tarafından yasaklarla, kısıtlamalarla, baskılarla zapt-ü rapt altına alınmasını, mümkünse boğulup yok edilmesini istiyorlar. Bu bizim “laikçilerin” geleneksel tutumudur. Onlar ne zaman kendi dünya görüşlerine uymayan bir faaliyetle karşılaşsalar, hemen devletin etekleri altına kaçışır ve oradan “yasaklayok et” diye bağırmaya başlarlar.
Karşı oldukları faaliyetle sivil toplum alanında rekabet etmek; alternatif örgütler kurarak mücadeleye girmek akıllarına bile gelmez. Bugün Fetullah Gülen Cemaati’ye ilgili olarak da aynı şeyi yapıyorlar. Evet, Fetullah Gülen Cemaati, “daha dindar bi toplum” yaratmak için çalışıyor.
Kendi açısından bunun daha ahlaklı ve iyi vatandaş yaratmanın da yolu olduğunu düşünüyor. Her şeyden önce, bunun meşru bir amaç olduğunu kabul etmeliyiz. Birilerinin daha dindar bir Türkiye istemesi ve bunun için -zora dayanmayan- toplumsal çalışma yürütmesi suç değildir. Esasen sivil toplum kuruluşu olmak da budur. Tabii sizin de bu projenin karşısına “daha az dindar bir toplum yaratma” projesiyle çıkma hakkınız vardır.
Bu amaçla siz de örgütlenebilir, karşı faaliyete geçebilirsiniz. Ama meşru bir çalışmayı suç gibi lanse edip yasaklanmasını isteyemezsiniz. Toparlayacak olursak, Bugünkü “Muhafazakarlaşan Türkiye” tablosuna bakıp, AK Parti’nin iktidarda bulunuşundan cesaret alıp toplumsal iklimi dönüştürmeye kalkışanlar çıkacağından korkuyorsak bilmeliyiz ki, bu korkunun çaresi başka hiçbir yerde değil, kendimizdedir...
Hem teker teker hepimizin, hem de topluca ve örgütlü olarak kendi hayat tarzımıza sahip çıkma kararlılığımızda...