Kurtlar Vadisi Pusu'daki Kayıp Renk

Türk televizyon tarihinin en çok izlenen dizilerinden Kurtlar Vadisi Pusu'nun 173. bölümünde Savcı Leyla'nın elindeki kitap merak konusu oldu.

Savcı Leyla'nın Polat Alemdar'ı aradığı bölümde Hüseyin Tunç'un yazdığı Kayıp Renk romanını okuması izleyicilerin dikkatinden kaçmadı. 

16 Ekim 2012 tarihinde okuyucu ile buluşan Kayıp Renk iki aylık sürede altı baskı yapmış ve çıktığı andan itibaren çok satanlar listesinde yer almaya devam etmektedir.

 Okuyucuların yorumlarına göre Kayıp Renk, hacimli yapısına rağmen akıcı ve anlam derinliğine önem veren okurları tatmin edecek derecede kültürel yoğunluğu olan bir eser.

 Dizi izleyicileri arasında Kayıp Renk'in gelecek bölüme ilişkin ipuçları içerip içermediği tartışma konusu oldu.

 KİTAPLA İLGİLİ TANITIM YAZISI

 Hüseyin Tunç'un ilk romanı Kayıp Renk, Nesil Yayınları'ndan çıktı. Hüseyin Tunç'un bundan önce aynı yayınevinden çıkan iki kitabı daha var. "Katılım Bankacılığı Felsefesi, Teorisi Ve Türkiye Uygulaması" yazarın ilk kitabı. Tunç'un bankacılık mesleği ile uğraştığı için ilk kitabı sektörü ile ilgili olmuş. İkinci kitabı "Biz Aslında Neyiz?" kişisel gelişim kitabı. Son kitabı Kayıp Renk, yazarın bundan sonra roman türünde eserler kaleme alacağının güçlü sinyallerini veriyor.

 Bu romanda yokluk içinde varlığın, bekleyiş içerisinde sorgulanan bir aşkın öyküsünü okuyacak, aynı zamanda çocukluğunuza da bir yolculuk yapacaksınız.

 Kayıp Renk, toplumsal hayatımızın son otuz yılına yönelik bir arşivleme ve sorgulamadır. Düzenli kargaşanın içinde savrulup duran ve neredeyse hiçbir kararını kendisi veremeyen gölge bireyler...

 Kendimizi rahatlatmak için kurduğumuz o müthiş soru iç dünyamızda çalkalanıp durur: "Eğer kararları biz vermiyorsak, yaptıklarımızdan nasıl sorumlu olabiliriz?"

 Çocukluğundan gençliğine, üniversiteden iş hayatına uzanan Ufuk, gittikçe kendisini daha iyi tanımanın, 'Ben' bilincine kavuşmanın sevinci içerisinde yaşarken, 'Bilme'nin getirdiği sorumluluklar karşısında bocalamasına rağmen kendi yolculuğunu devam ettirebilecek midir?

 Kader, milyarlarca olasılığın içerisinde yapmış olduğunuz bir seçimin, yine milyarlarca başka olasılığa dönüşerek kendi yolunuzu çizmek midir?

 Hayatın, sorular kadar cevapları da içerdiğine inanan insanların öyküsüdür bu roman. Ve buna inanmayan insanların da...

 Bir tarafta hayatı kural haline gelmiş bir akıntıya göre yaşayan çoğunluk... Diğer tarafta kararları gelişi güzel verirken bile, o içindeki enerjinin aslında kendisi olduğuna inanan insanlar...

 İnsan, yapılması gereken doğrulara kalbinin yönelmesini sağlayacak ikinci bir mekanizma üretebilir mi?

 Hayat için verdiğiniz kararları yeniden sorgulayacak, kaderi kimin şekillendirdiğini yeniden düşüneceksiniz.

 Kayıp Renkte yokluk içinde varlığın, bekleyiş içerisinde sorgulanan bir aşkın öyküsünü okuyacak, aynı zamanda çocukluğunuza da bir yolculuk yapacaksınız.

 "Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır

O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır

Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır"

 Sezai Karakoç

 Her roman bize bir şeyler söylemeye çalışır. Her romanı okurken söylediklerini de usulca dinleriz. Kimisi haykırır bize, kimisi fısıldayarak anlatır.

 Kayıp Renk'in de bize fısıldadığı, kimi zaman haykırdığı pek çok şey var. Hatta Kayıp Renk'in kahramanı Ufuk'un gözünden romana bakacak olursak:

 Romanın içine sızıyor, kişilerin olayların arasında sessizce dolaşıyor, mekân ve zamanlar arasında kayboluyordu. Hele bazı romanları okurken adeta Galata Köprüsü'nün altında içtiği tozun etkisini hissediyordu. Gerçekte yapmak istediği şeyleri romanlar sayesinde başarıyordu. Kâh bir denizci, kâh ortaçağda bir şövalye, kâh yalnız bir adam, kâh âşık oluyordu. Sıradan kelimelerin ve cümlelerin gerçekliğini ve gücünü hissediyor, edebi sanatların güzelliğini görüyor, gizli esprilerin kahkahasını atıyordu. Bir cümlenin sonunda olayın bitmesini kabullenemiyor, kitabı ve gözlerini kapatıp sahneleri devam ettiriyordu. Bazen bir paragrafla kenarına geldiği duygu yükünü kendi kafasında kurduğu diğer cümlelerle yoğunlaştırıyor, hatta gözlerinden yaşların akmasına izin veriyordu.

 Hayatın nasıl renklendiğini anlatıyor bize kitap. Kimi hayatlar çok renkli iken, kimi renkler hayatları ışıldatıyor. Peki, ikisinin arasındaki ayrım ne? İşte Kayıp Renk, bize bu noktada bir kapı açıyor. Hep özenilen peşinde koşulan hayatların karanlığa ittiğini anlatıyor. Bunu anlatırken kitabın kahramanı Ufuk'un hayatını aktarıyor. Ufuk'un seçimleri, yapmak istedikleri günümüz insanına ışık tutuyor. Ufuk'un içinde bulunduğu keşmekeş, belki de birçok insanın içinde bulunduğu hayat gibi. Ancak tercihleri onu ayakta tutuyor. Her doğru aldığı kararda hayatına yeni bir renk daha ekliyor.

 Çocukluğundan gençliğine, üniversiteden iş hayatına uzanan Ufuk, gittikçe kendisini daha iyi tanımanın, 'Ben' bilincine kavuşmanın sevinci içerisinde yaşıyor. Ancak 'bilme'nin getirdiği sorumluluklar karşısında bocalamasına rağmen kendi yolculuğunu devam ediyor. Ufuk'un başından geçenler bize hayatın pek çok halini sorgulatıyor.

 Hayatın, sorular kadar cevapları da içerdiğine inanan insanların öyküsüdür bu roman. Ve buna inanmayan insanların da... Yahut buna inanmak isteyenlerin...

Ak ile kara kadar farklıdır beklentilerimiz:

 O delikli kayanın ötesinde hazine varmış... Kredi almanın püf noktaları varmış... Bu memlekette güpegündüz adam kaçırılırmış... Bu işler telefonda konuşulmazmış...

 Kayıp Renk, toplumsal hayatımızın son otuz yılına yönelik bir arşivleme ve sorgulamadır. Düzenli kargaşanın içinde savrulup duran ve neredeyse hiçbir kararını kendisi veremeyen gölge bireyleri anlatır bize. Kendimizi rahatlatmak için kurduğumuz o müthiş soru iç dünyamızda çalkalanıp durur: "Eğer kararları biz vermiyorsak, yaptıklarımızdan nasıl sorumlu olabiliriz?"

 Yazarın kitapta ifade ettiğine göre de:

"Hayatın iki kapağı var" diye söylendi. Tereddüt eden ve biraz da korkan bir ruh hali içindeydi ve içinde bulunduğu sisli his dünyasını bütün hücreleri dillendiriyordu. "İç kapak ve dış kapak..." Bugün artık Ufuk'un hayatında iç kapak geri dönülmez şekilde kapanıyordu. Dış kapak; bulanık, figürleri karmakarışık... Kitabın içi bugüne kadar ona irade, fikir ve duygu adına ne verdiyse, bundan sonra gıdası, haritası, yörüngesi o olacaktı. Dönüp dolaşabilirdi, yalpalayabilirdi ama hücrelerini besleyen alfabe onu bir merkeze bağlı tutacaktı. Ha, belki de, içine dalmak üzere olduğu bulanık nehir ona yeni bir alfabe de öğretebilirdi. "Hayırlısı ne ise o olsun" dedi.

 Kader, milyarlarca olasılığın içerisinde yapmış olduğunuz bir seçimin, yine milyarlarca başka olasılığa dönüşerek kendi yolunuzu çizmek midir? İnsan, yapılması gereken doğrulara kalbinin yönelmesini sağlayacak ikinci bir mekanizma üretebilir mi? Hayat için verdiğiniz kararları yeniden sorgulayacak, kaderi kimin şekillendirdiğini yeniden düşüneceksiniz. Bir tarafta hayatı kural haline gelmiş bir akıntıya göre yaşayan çoğunluk... Diğer tarafta kararları gelişigüzel verirken bile, o içindeki enerjinin aslında kendisi olduğuna inanan insanlar...

 Matrix'teki Neo ile Kâhin'in parktaki diyalogları, Ufuk'un hayatının özeti gibidir.

 Ufuk, yaptığı tercihlerin altında yatan anlamları anladıkça, 'ben' bilincine kavuşmuş, tercihlerinin nedenlerini sorgulamaya başlamıştır: "Biliyorum ki, çok erkenden kalbim iki defa titredi: Birinde bir çift göz değdi ona, diğerinde neşter ve yolum bu yüzden..."

Ne diyordu Kâhin?

"Buraya bir seçim yapmaya gelmedin. O seçimi çoktan yaptın. Buraya, neden bu seçimi yaptığını anlamaya geldin."