Kültürümüzde Alt Üst Görme

İsmail Detseli: Ben bir din adamı değilim ama bunun bazı sakıncalarını yaşamış birisi olarak anlatacağım...

İsmail DETSELİ

 

Alt üst görme konusu o kadar önemli ki daha çok kırsal kesimde herkesin mutlaka yaşadığı ve halen de yaşamakta olduğu ve çok zorlandığı bir hadise.

İnsan ölüm döşeğinde (sekeratü’l-mevt) iken -Anadolu toprağındaki şehirlerde bu çok geçerlidir- adamın başına köyün mahallenin büyükleri veya akrabayı taallukatının ileri gelenleri gelir, “Geçmiş olsun Ahmet ağa, Mehmet ağa, Fatma bacı, Ayşe bacı” gibi bilinen sözlerden sonra eğer hastayı çok bitkin umutsuz hissederse kendince hasta yakınlarına hemen fısıldar “altını üstünü koydu mu?”, “yok..”

Bu soruyu aman yanlış anlamayın canım çiş yaptığını biliyor mu sorusu değil bu. Yani “vasiyetini söyledi mi”, demektir. Artık devam eder vasisi kim, yani “öldükten sonra isteklerini kim yapacak kim yerine getirecek”. Hasta sahibi “yok onu biz soramadık o da hiç söylemiyor ne yapsak bilmem gibi çaresizliğini ifade ederse”, başlar bilgili ağzı laf yapanın birisi “Ağa veya aba! Allah döşeğini dolu kaldırsın, Allah hayırlı şifa versin, yalnız bir şey soracağım tabi vasiyet ölüm getirmez, bunu yanlış algılama ama sen altını üstünü vasiyetini koydun mu?, Evlatların maşallah akıllılar, şayet onlara güvenemezsen bir başka emin bildiğin adama bu vazifeyi ver” derler.

Adam bunun bilincinde ise onlara “Altım üstüm 3 milyar, oğlum Ali, Mehmet neyse vasimdir. O takip edecek veya komşu falan adam, bu işleri iyi yerine getiriyor, o vasimdir der veyahut da ben onları sağlığımda yaptım böyle bir şeye ihtiyacım yok” der. Veya hiç cevap vermez es geçer bu soruları. Oysa gelen şahıslar ona sadece moral verip şahadet getirtseler moral verici sözlerle ayrılsalar onun da diğer işlerini kendisine bıraksalar daha iyi olur kanaatindeyim.

Ölecek zat “Altım üstüm şu kadar” dedi, örneğin “iki milyar” dedi. Adamın daha ihtiyaçlı evlatları var ise veya mağdur hasta çocukları var ise onu bu şekilde vasiyet koymaya, para belirtmeye zorlamak bir nevi baskı yapmak çok kötü bir durumdur.

Bunlar dinimize sonradan sokulmuş bazı adetlerdir yani bidatlardır. Ben bir din adamı değilim ama bunun bazı sakıncalarını yaşamış, görmüş birisi olarak buradan yaşadıklarımı aktarmaya çalışacağım.

Bizim çocukluğumuzda -iyi hatırlarım- çünkü ben de bunları çok gördüm ve yaptım. Bir ölünün ardından vasi olmuş birileri daha adam vefat eder etmez, hemen cenaze yıkanırken defin hazırlıkları yapılırken o telaşın arasında, evin en büyüğüne veya evin idaresinde söz sahibi olana eşine veya çocuklarına “Aman babanızın (eşinizin) vasiyeti iki milyar para idi onu bir deruhte edin, çünkü şimdi hocalar gelecek kuşak devrine oturulacak, onlara para lazım” diye sıkıştırır, zaten üzgün ve sıkıntı içinde olan ev halkını sıkboğaz eder.

“Bunları nereden biliyorsun” derseniz sonraları ben de yaptım bunları ve yaşadım.

Daha ölü teneşirde iken veya daha bu işlerde ehil okuyacak, hesap kitap yapacak adamlar yok ise ölü defnedilip kabirden gelindikten sonra üç beş kişi toplanırlar. Ölü sahibine ölünün yaşı sorulur diyelim ki 60 yaşında, bunun 12 yaşını çocukluk dönemi sayarlar ve 48 yaşa inerler sonra bunu yıla, sonra güne bölüp 6 vakit namaz aslında 5 vakit ama bir de salâtı vitri sayarlar altı bunun yıllık çarpımından sonra 48 yaşın tamamına yayarlar.

Ve ellerinde tespih ile ev reisinden aldıkları günün rayicine göre fıtır sadakası miktarından bir miktarını onun hesabını yaparlar. Bir beze bağlayıp birbirlerine sayarak devrederler -kuşak devri denir buna- bu iş bitti mi kendi aralarında devire katılıp da bu paradan alanlar da olur almayanlar da olur. Alanlar hemen paranın büyük bir kısmını aralarında bölüşüverirler. Ama bunlardan çoğu bu paralar ile din eğitimi alan gençlere yardım ederler.

Bunlar güzel adetlerdi. Çocukların okumasında kullanılır ve dini eğitim alan çocuklar ölünün ardından bolca yasin okur ve hayır duada bulunurlardı.

Aslında ölünün ardından verilecek sadaka veya yiyecek, giyecekler bildiğim kadarı ile fakirlerin hakkı olsa gerek oysa bunları kendisi için kullananlar da olabilirdi. Kuşak devrinde dağıtılan para ölünün bir aylık geçmiş namazına kefaret olarak ödenirdi. Bunun miktarı da bu günün şartlarında 900 YTL yapardı. Ama alimler bunun bir ayet veya hadis gereği olmadığını da beyan ederlerdi. Bu ölüye dua olduğu kadar fakirlere de ölünün sahipleri tarafından bir yardımdı (buna ıskatı salat derlerdi)

Ömer Nasuhi Bilmen hoca merhum Büyük İslam İlmihali’nde “namaz ibadeti hiçbir zaman paraya çevrilip kefarete tabi olmaz, namazın mutlak ve mutlak birey  tarafından kılınması gerekir. Bunun parasal kefaretle ödemesi yok” diyor.

Sonra şu hesap yapılır artık vasi tarafından. O bu işi bilenler vasi olanın eline bir kağıt yazarlar, 100 yemin onarlı onarlı alt alta 10 tane sıra yaparlar. Bir de 60 savm (oruç) diye onarlı 6 sıra bir kağıt daha verirler ve şu tembihi de unutmazlar: Bunu dağıtırken dikkat et yeminden ihtiyaçlılara 2-3-5 verebilirsin ama savumu ancak günde bir tane vereceksin bir şahısa, ama ihtiyacı var ise ertesi gün bir daha verebilirsin.

O da bu minval üzere aldığı vazifeyi itina yerine getirmeye çalışır.

Eskiden böyle yaparlardı bu görevi üstlenen ihtiyarlar. Ne güzel hasletlerdi bunlar. Ben küçüğüm ihtiyaç sahibi ailelerdeniz, babam merhum sürekli hasta, anam rahmetli güç bela bizi yetiştirmeye çalışır. Okula gelir üç beş emmi sınıflardan bizleri dışarıya çağırırlar. O kalabalık sınıfın içinden çıkıp da o dağıtılacak paraları buna, yani ölünün ömründe yüz defa yemin etmiş ama onun gereklerini de yerine getirememiş olabileceğini tahmin ederek bunu yaparlardı. Şimdi bunu 1000 yemine hatta 2 bin yemine çıkarsalar da değer, günümüz insanı için. Ve bir defada bilerek veya bilmeyerek veya kazaen Ramazan orucunu cezasına çarptırıldığını tahmin ederek 60 günde oruç kefareti koyarlardı. Bunların kefareti için dağıtılan bu paraya da işte kefareti yemin kefareti savum denirdi.

Okulda sınıflardan seçilen ihtiyaçlı çocuklar, bir odaya toplanır, bu çocuklara vasi olan adam elinde kağıtlarla başlardı, “Gel oğlum veya kızım merhum falan oğlu filanın kefareti yemini için birinci eminin birinci kefareti yemini için aldın kabul ettin mi?” Elinde sadaka’i fıtır miktarı para vardır, onu çocuğa verir ve “Birinci yeminin ikinci kefareti veya beşinci yeminin 3 kefareti” gibi sözlerle devam eder o biter. Bu kez öbür kağıdı eline alır ve “Kefareti savum için aldın kabul ettin mi” der, bir devir daha yapar sonra kaç devir yaptı ise o çocuğa ve diğerlerine paraları öder bitirir.

Sonradan daha bilgili hocalar geldi ve bunların daha kısa söz ve ifadelerle yapılmasını tavsiye ettiler falanın kefareti yemini için veya kefareti savumu için demek kafi öyle onuncu yeminin beşinci kefareti demeye gerek yok dediler mantıken de bunlar doğru idi.

Bu böyle devam eder ve ölünün parası yeterse kalanını fakirlere su hayrına cami hayrına verirler “büyükler eğer adamın çok bir variyeti yok ise bu koyduğu alt üst parasından mevlidi okutulur, kabir taşı yazdırılır, ölüye yapılacak bütün harcamalar bunun yettiği yere kadar yapılır” derlerdi.

Şimdi bunlar yapılıyor mu bilmem ama sanırım kırsalda halen böyle bir uygulama devam etmektedir. Bu tür geleneklerimizin yapılmasında çok fayda olduğunu zannediyorum ama sanırım bu geleneklerimiz de kaybolmaya yüz tuttu Çünkü halen bizim yörelerimizde ölünün kabrine defnine gelenler birbirlerine bu soruları sorarlar, “Acaba alt üst koydu mu ki? Vasisi kimdi” diye fısıltı ile sorulan soruları duymaktayız.

DİĞER GÜZEL HASLETLERİMİZ

Daha bunun gibi birçok gelenek görenek ve güzel hasletlerimiz vardı. Örneğin bizim köylerimizde güz mevsimi geldi mi 11. aydan başlayarak Mart Nisan aylarına kadar köyümüzde en az 30-40 hane kadar aile tüm köyün insanlarını ve civar köylerden de tanıdık eş dostunu davet ederek bir akşam yemekli mevlit merasimleri düzenlerlerdi. Bunu da köye tellal vasıtası ile duyururlardı: Hey ahali, falan kişi yarın akşam mevlit okutacak herkes mevlit yemeğine davetlidir

Akşamdan yemekler yenir, kadınlara ayrı erkelere ayrı yerlerde yemekler verilir, akşam namazlar kılınır, yatsı namazına gidilip gelinir, yine büyük bir salonda erkekler, bir ayrı odada da kadınlar toplanırdı. Çağı geçmiş ihtiyar bir imam efendi kadınlar için mevlit okur yanında onun okuttuğu sabi sayılan bir genç talebe de aralarda kuran tilavet eder, mevlit evi sahibinin verdiği ücreti imam o talebesine verir ve onu daha çok okumaya teşvik ederdi. Veya ev sahibi durumu iyi ise onlar da bir miktar harçlık verip onları da gönüllerdi.

Erkeler tarafında yine güzel mevlit okuyan hoca efendiler mevlit okurlar yine yanlarında talebeleri olurdu. Onlar da aynı durumda, eğer ev sahibi variyeti yerinde ise hafızlara ayrı ücret verir ve bunlar da iştahla okurlardı. Mevlidin sonunda bir “mevlid okşaması” yapılır, iyi sesli bir hoca tarafından okunan mevlidin duası yapılır arada getirilen salavatlardan sonra “O evin ölenlerine köyün ölenlerine şehitlere şühedalar ölmüş tüm Müslümanlara ve bu dünyadan gelmiş geçmiş ardında kimsesi kalmamış bize de bir fatiha gönderecek yok mu?” diye dua bekleyenlere ithaf edilirdi. Bu mevlidi dinleyen köyün kadını, erkeği, çoluğu çocuğu merhum Süleyman Çelebi’nin yazdığı mevlidi ezberlerlerdi.

Ayrıca evi dar olup da mevlid merasimini evinde yapmaya muktedir olmayanlar olurdu. Evin reisi sabah erkenden camiye namaza gider, bir gün evvelden köydeki hoca efendileri tembihler, “Bizim evde bir hatim yapalım” diye namaz sonrası cüz cüz bir kutu içersinde olan Kuranı Kerim’i alır öne düşer, camiden çıkan cemaat onu takip eder eve gelirlerdi. Evin hanımları kahvaltı ve yemek hazırlar, Kuran’ı bilenler cüzleri bölüşürler ve hatime başlarlardı. Bilmeyenler de tespih çekerek huşu ile dua ederler ve sonunda evin, köyün ve tüm müslümanların ölenlerine dua yapılır ve yemekler yenir, sonra herkes evine işine dağılırdı.

Şimdi buralarda doğru dürüst mevlit okumayı bile bilen kalmadı. Bundan başka daha çok güzellikler vardı. Evinde mevlit okutamayanlar şehirden 40-50 kilo şeker alırlar, süslü kağıtlara külah yapılarak doldurulan şekerler Cuma camisi denilen büyük 500 kişilik camide evvelden ilan yolu ile duyurulan Mevlidi Şerif okutulurdu. Cami direklerine kokulu buhurlar yakılır, köyümüze has ekin sapından örme seleler içerisinde o süslü şekerler dinleyen cemaate dağıtılır, artanı ise köy içine çıkılır çoluk çocuk kim önüne gelirse herkese şeker verilir ve köyün okuluna gidilir, oradaki çocuklara da dağıtılırdı. Veya evin dini bütün oturaklı, otoriter, Osmanlı artığı kadınları herifine “Herif şehirden ya bir teneke yağ getir, bir bişi yapıp ölenlerimiz için dağıtalım ya da şeker al gel bir cami de mevlit okutalım” derlerdi.

İnsanların kaynaşması samimiyeti bir başka idi, o yıllarda yine de dediğim gibi köylerde veya kentlerde dört hafız veya mevlithanımızdan başka mevlid tilavet edecek adam bile yok sanırım.

O genç gelinler atalarından aldığı terbiye ile üzerindeki ziynetin altınların yılı geldi mi onun zekatını verebilmek için Ramazan ayının gelmesini falan beklemez, kocasından kaynanasından kayınbabasından izin ister evden emeği karşılığı olan razı olurlarsa buğday ile veya bir miktar ne kadar tutuyorsa, para ile zekatını gününde öderler ve dayanışma bu şekilde olurdu, şimdi öyle mi acaba! Tam zekat zamanı gelirken adam at alır araba alır ev alır, derken parayı nereye harcayım da zekatın neresinden kısayım diye çabalar kanaatindeyim.

 

 

 

 

Konyaspor Haberleri

SIRADA BAŞAKŞEHİR VAR
TOPA VURMADI CEZA ALDIRDI
KONYA'NIN İKRAMINI BOŞ ÇEVİRDİ
Konyaspor’dan Yunus Emre Demirkol açıklaması
KONYASPOR'DAN 6 İSİM ADLİYEDE